Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 31 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     266 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Hastalığın adı ne?
Fatma Pekşen

  Sayı: 108 -

 

Çocuk ağlamaları eşliğinde, şanzımanı bozuk, Nuh Nebi’den kalma otobüsle şunca yolu tep, ter döktüren, burun kızartan, insan alıklaştıran sıcakta evdekilere sürpriz yapmanın heyecanını yaşa! Amma ve lâkin in cin uğrağı bir yerle karşılaş; kapı yüzüne çarpsın, zil, tokmak ses vermesin, kimsecikleri bulama! Olacak şey miydi şimdi bu?

İlk torunmuş. Dede adı, ağız tadıymış. Deste başı, mücevher taşıymış. Hıh!

Hadi annesi ya pazara uzanmıştır, ya bir davetçinin davetini reddedemeyerek mevlide veya sohbete gitmiştir; o anlaşılmaya anlaşılır da kardeşlerin niye ikisi birden yok? Üstelik de kız olacak, ev hanımlığının püf noktalarını belleyecekler.

Baba, dükkânı açık tutacaktır, kâr kapısıdır sonuçta, ekmek teknesidir, lâkin evin demirbaşı, ağ saçlısı, okka çekeni ne olmuştur? Aynı adı taşıdığı Hacı Sadettin Efendi hangi deliğe gizlenmiştir? Kim nereye giderse gitsin, hanelerinin değişmez elemanı odur çünkü. Hattâ, çoğu kimse bunu bildiğinden, eve çat kapı dalar zaten. Kapıyı açık bulacağından, yüz geri dönmeyeceğinden emindir çünkü.

Her ne kadar şimdilik kapalı bulduysa da, kapı açıldığında, el öpülüp kucaklanıldığında pek sevinecektir evin en yaşlı ferdi.

“Benim torunum baytar mektebinde okuyor emmisi. Bıldır başladı daha ama zehir gibi. İkmala mikmala kalmadan okuyup geldi çok şükür” diye konuşacak, cemaatten dostlarına, o günkü öğüne tesadüf eden yabancılara tanıtacaktır ilk Cuma camisinde.

Matruşka gibiydi Sadettin ismi. Üçüncü Sadettin’i oluyordu evin bildiği kadarıyla. Aradaki diğer isim, yani babanınki Osman Nuri idi. Onunkinin kaçıncı Osman Nuri olduğunu ise net olarak hatırlayamıyordu. Emir gibiydi bu kaide. Emir, miras, gelenek ne sayarsan say. Erkek evlâtların hepsinde tatbik ediliyordu bu baba-dede ismi koyma geleneği. Sadettin, Osman Nuri, Sadettin, Osman Nuri...

Allah nasip eder de bir gün evlenecek olursa, doğacak olan oğlunun adı şimdiden hazırdı işte: Osman Nuri. Osman Nuri Kalaycıoğlu yani. Yabancı değildi sonuçta bu ad. Yıllardır kendi kimlik kartının baba hanesinde yazılı olan isimdi işte. Bir daha koyulacakmış, koyulsun. Bir matruşka daha çoğalacakmış, çoğalsın. Ne çıkar?       

  Peki, oğlan değil de kız doğacak olursa ne yapacaklardı o zaman? Nuri’yi Nuriye, Sadettin’i Sadiye mi edeceklerdi? Yoksa oğlan doğup, aile mirası isimler konulana kadar çocuk düzmeye devam mı edeceklerdi?

Yarım düzine kız çocuğunu canlandırdı gözünde. Kıvırcık sarı saçlı, kendisine benzeyen güzel çehreli kızları. Işıl ışıl, cin bakışlı. Gelincik dudaklı. Bebeklik hallerinde tombul topalak.

Peki ya annelerine benzerlerse? Esmer ya da kumral! Sahi anneleri kim olacaktı ki sarı kızların? Ve dahi en sonunda doğacak olan Osman Nuri’nin...

İmkânı yok gelmezdi bu kasabaya fakültede okuyan kızlardan biri. Zaten iki elin parmağını geçmeyecek kadar sayıya sahiptiler. Talebelerin ekserisi erkekti ve erkeği çağrıştırıyordu “veteriner hekim” unvanı.   

Kızlar beş yılı -çoğu uzatırdı da- altı yılı elin memleketinde hasret çekerek okuduktan sonra, bir sarı oğlanın peşine düşüp, adını sanını bilmedikleri bu kasabaya gelmezler, kayınbabanın açtığı bir klinikte esneyerek müşteri beklemezlerdi.

Olacak şey miydi hiç, mantık kabul eder miydi? Kendisi düşüp gider miydi onların yerinde olsa? Gitmezdi elbette. Dil de dökseler, iknaya da çalışsalar yola gelmezlerdi bu burnu havada kızlar.

Hem, Osman Nuri Kalaycıoğlu’nun açmak için söz verdiği hayvan kliniğini kim ne yapacaktı ki? Hayvan sahipleri, yumruk kadar cüsseli, kırışıklıklarla buruşukluklarla bezeli halk adamlarına güvenirlerdi de şunca zaman okumuş, ilim irfan öğrenmiş kendi gibi mekteplerinin hak kapısı işyerlerine gelmezlerdi. Üç beş memur ailesinin şımarık çocuğunun fifi’sine, cici’sine aşı yapmakla da asla köşe dönemezlerdi; karınlarını doyurabilirlerdi o kadar. Gerçi atlara, sığırlara, küçükbaşlara bakımda ad yaptı mıydı, işte o zaman gerisi gelirdi. 

Zor meslekti bu; yürek, bilek isterdi veterinerlik. Dedesinin deyimiyle baytarlık.

O okulu kazandığını işittiğinde bayağı sevinmişti ihtiyarcık. Gözünü yumup, eski askerlik coşkusuyla Çanakkale Destanı’nı, İstiklâl Marşı’nı okumuştu sular seller gibi. Bu erişilmez satırların şairi Mehmet Akif merhum da baytar değil miydi? O, milletin kalbine gömüldüğüne, millete mâl olduğuna göre kendi Sadettin’i de olabilirdi.

Sultan Üçüncü Sadettin, açılmayan kapıya, yumrukladığı halde ses vermeyen eve şaşkın şaşkın baktı. Dipleri kurumaya dönmüş asma yapraklarına, meyveye durmuş üzüm salkımlarının garipliğine hayret etti. Susuz kalmazlardı bunlar ama... Annesinin pek sevdiği alakaranfilleri, aslanağızlarını, hanımküpelerini gözleriyle okşadı. Kızların yaz boyunca üstünden inmediği salıncağa baktı ne yapacağını bilmez bir halde. Sonrasında da kirli giysi tıkıştırılmış valizi, iri, siyah bir poşeti gözden ırak bir yere, gül öbeğinin ardına koyarak gerisin geriye çıktı az evvel girdiği sokak kapısından. İçindeki ses, dedesinin çoğu zaman yaptığı gibi ikindi namazı için yarım saat evvelinden mahalle camiine gittiğini söylüyordu.

Gitmeliydi. Ezana yetişirse safların birine durmalıydı çarçabuk aldığı bir abdestle. Yok, daha zaman varsa, yarenlik etmeliydi dedenin kanepe arkadaşlarıyla. Azalırdı, çoğalırdı, çoğaldığı zaman yürekleri ayrı çarpardı lâkin daimi cemaati altı kişi olurdu ahşap minareli caminin.

Kanepenin en başında demiryollarından emekli Sadettin Efendi otururdu. Onun yanına tıknaz bedeniyle Necmi Efendi sığışırdı. Bir sonraki çehre, iri gözlükleriyle hep gülerek bakan Behçet Efendi olurdu. Onun yanına da tek tel siyahı kalmamış gür bıyıklarıyla Hasan Efendi ilişirdi. Acelesi varmış, bir yere çağrılacakmış gibi, diken üstünde, huzursuz otururdu nedense... Yaz kış değişmezdi bu kaide.

İmamla müezzin zaten eğlenmeden sokarlardı anahtarı kilide. Hoparlörü açar, eli kulağa atarlardı hemen. Daimi elemanların “iki dakika erken açsalar ölürlerdi sanki!” bakışlarını görmezden gelirlerdi, onların torunları yaşındaki din görevlileri.

Büyükler, “siz gidicisiniz, biz kalıcıyız”ın haklılığıyla kurulurlardı oturdukları yere. Aslına bakılırsa bükülmüş belleri, titreyen bacaklarıyla heyet oluşturup müftünün huzuruna çıksalar, imamla müezzinin kulağını çekmesini isteseler olurdu ya... Ona da cesaret edemiyorlardı işte.

Küçük Mezarlık Mahallesi’nin cemaati benzeri şikâyetlerle müftüye çıkıp vazifelilerin değiştirilmesini istemişlerdi de aylarca perişanlık çekmişlerdi bir iki yıl evvel. Gitmesini istedikleri görevlileri mumla arar olmuşlardı kadrosuz imamlarla müezzinler karşısında. Yeniler canları istediğinde açar, canları istemediğinde açmaz olmuşlardı camii kapısını. Bunu, yarenlik yaptıkları, ibadet ettikleri şu saatleri de yitirirlerdi de, hepten bozarlardı işi. Bir çeşit haberleşme merkezi olan buluşmaların yok olduğunu düşünmek, zor hazmedilecek meseleydi vesselâm.      

“Selâmün Aleyküm.”

“Aleykümselâm Sadettin. Hoş geldin!”

“Hoş bulduk.”

“Ne zaman geldin oğlum?”

“Beş dakika önce geldim Necmi Amca. Dedemi görmeye geldim ben de. Evde kimseyi bulamadım.”

“Haaa... Kızkardeşlerin halanlara gittiler sabah”

“Eeee? Dedem de mi gitti halamlara?”

“Yok. O şey... Sahi senin haberin yok.”

“Neyden haberim yok Hasan Amca?”

“Şey... Deden hastalandı da azıcık...”

“Ne zaman?”

“Dün öğlenden sonra.”

Oğlanın çehresi bulutlandı ister istemez. Evdekilere sürpriz yapmak için, fakültenin kapanış tarihini söylememişti; çat kapı gelerek ailesini sevince boğacağını hesap etmişti ama...

Sakın babaannesi gibi apansız gitmesindi bu da öte tarafa! Vedasız, helâlliksiz, zemzemsiz... Gerçi o yıllanmış kalp hastasıydı. Dede ise turp gibiydi şimdiye kadar. Kırmızı çehreli ve sıhhatli. Veda, helâllik, zemzem, ebedî yolculuğa çıkma...

Sırtı ürperdi, burnunun direği sızladı yoldan yeni gelmiş gelmiş.

“Ama onunla üç gün önce konuştum ben! Sesi iyi geliyordu. Şimdi nesi var?”

“Nesi yok ki? Ateş, titreme, bulantı, bilinç kaybı...”

Her kelimeyi ayrı kişi söylemişti.

“Allah Allah!!!!”

Üç ihtiyar kafa, vazifesini yerine getirmiş eski zaman memuru rahatlığıyla sallandı.

“Evet öyle.”

“Birkaç zamandır tadı tuzu yoktu”

“Öğünleri bile atlatıyordu”

“Bana söylemediler annemler. Demek dedem hasta öyle mi?”

Gene vazifesini bihakkın yerine getiren eski zaman memuru pozunu takındılar kanepe müdavimleri.

“Üzülmeyesin diye oğlum”

“Deden de istememiştir”

“Dün yolcu ederken, ‘Sadettin’e söylemeyin sakın’ diye kızlara tembih etti”

Yolcu etmek mi? Nereye? Ne yolcusu? Selâ melâ? Offff... of! Buz gibi soğuk çorbalar yiyip, anne elinden çıkmış lezzetlere garkolmayı umarken, neler duyuyordu? Yol boyunca neler kurmuştu halbuki. Sakın, sakın...

“Ne yolculuğu? Nereye gitti?”

“Buranın doktoru teşhisi koyunca şehre gönderdi oğlum”

“Yatırmışlar hastaneye”

“Bir iki hafta kalacakmış”

Gene her cümleyi ayrı kişi söylemişti.

Mayışmış gibiydi yol yorgunu delikanlı. İşittiklerini, hayallediklerini sıraya koymaya çalışıyordu.

“Annem de mi gitti?”

“O da gitti.”

“Baban ne yapsın oğlum tek başına?”

“Birisi dedenin yanında durursa, öbürü evrak dolaştırır”

Eksiksiz tamamlıyorlardı birbirlerini üç titrek ses.

“Teşhisi ne peki?”

“Müsella”

“Ne müsellası? Kurukelle”

“Ne müsella, ne de kurukelle! Bunubelle’ymiş.”

“Hastalığın adı mı?”

“He ya. Eve gelen belediye tabibi öyle demiş. ‘Müsella olmuş bu’ demiş”

Necmi Efendi’nin ciddi ciddi söylediğine Hasan Efendi çatık kaşlarıyla karşı çıkıyordu:

“Ne müsellası Necmi Efendi? Osman Nuri oğlum, ‘babamın hastalığının adı Kurukelle’ymiş’ dedi ya! İyi duymadın herhalde...”

“Niye duymayayım! Kulağımda cihaz var diye beni tamamen sağır sanmayın a canım! Behçet Efendi de işitti. Öyle değil mi Behçet Efendi? Müsella demedi mi?”

“Ne müsella dedi, ne de kurukelle. Bunubelle dedi. Ben bunu bilir bunu söylerim”

Delikanlının yüzü allak bullaktı. Aklı iyiden iyiye karışmıştı. Üniversite yaşına gelmişti lâkin bu isimlerde bir hastalık olduğunu ilk defa işitiyordu. İçlerinden hangisi doğru işitmişti acaba? Neydi hastalığın hakiki ismi? Ateş, titreme, bulantı hattâ bilinç kaybı... Yokladığı beyninin kıvrımlarından cevap gelmiyordu. Hiçbir hastalığa çağrışım yapmıyordu. Acaba bilinen bir hastalığın mahalli adı mıydı bunca sayılan?

“Neden dolayı yakalanmış peki? Ne sebep olmuş sıhhatinin bozulmasına? Turp gibiydi dedem ben izne geldiğimde. Hemen iki ay içinde nasıl olur ki?”

“İştahından oğlum, iştahından.”

“Peynir yemiş doyasıya.”

“Çiğ çiğ. Tuzsuz. Kaynatılmamış peynirden geçermiş bu geberesice mikrop.”

Oğlanın yüzüne hafiften bir tebessüm oturmuştu. Kendilerini direkt ilgilendiren, derslerde işledikleri bir konudan, bruselladan bahsedildiğini anlamıştı. Eskilerin deyimiyle Malta Hummasından, peynir hastalığından. Sürerdi bir zaman. Adamı tanınmaz eder, takatten düşürürdü. Vücudun orasını burasını tutar, kemiklere yerleşirdi ileri safhalarda. Lâkin tedavisi vardı çok şükür.

İyi ki şarbon filân değildi adını duyduğu hastalık... Allah korusun. Ya şarbon deselerdi? Şarbon. Şar-bon. Bu ihtiyarcıklar kim bilir ona ne uydururlardı isim olarak? Pardon, karbon, karbonat... Elinde olmadan güldü içinden geçen bu isimlere.

Kalkmalı, halanın evine kadar uzanmalı, kızları da alıp eve dönmeliydi. Onca yolun meşakkatini, yorgunluğunu banyo yaparak, evde istirahat ederek atmalıydı.

Delikanlı kısa bir vedanın ardından yolunu halasının evine doğru vururken,  caminin genç görevlileri de köşeden çıkmış her günkü güzergâhlarına doğru geliyorlardı.

Caminin daimi cemaatinden olan Sadettin Efendi’nin torununun niçin gülerek gittiğine akıl erdiremeyen ihtiyarlar grubu sinirlenmiş vaziyette başlarını sağa sola sallıyorlar, zamane gençlerinde edep erkân kalmadığı için hayıflanıyorlardı.

 


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Hastalığın adı ne?... - Sayı 108
Çay... - Sayı 107
Parkta bir bayram sabahı... - Sayı 106
Bacanak... - Sayı 103
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (110): Bizim Yunus
"Yunus, senin sözlerin, mânâdır bilenlere;
Söyleyeler sözünü, devr ü zaman içinde."


Son Eklenen Yorumlardan
 Kadir Bayrak Bey... Şiirime gösterdiğiniz ilgi ve beğeni için çok teşekkür ederim. Babalarının alın ... İsmail Güçtaş

 Yazan şairin hem kalemini hem yüreğini tebrik ederim naçizane. Harika bir şiirdi. ... Mustafa kaya

 Hasan Bey merhabalar. Evet Gölpazarlıyım. ... Necdet

 Harikasınız, aydınlık çağdaş güzel ve özel insan Sn.Vural GUnduz... Sabahattin ORDUSEVEN

 teşekkürler... osman


Cinayet, hırsızlık, fuhuş, içki, kumar ve uyuşturucu karışımından ibaret düzeni ambalajlayıp medeniyetin ta kendisi diye yutturmak isteyen “tek dişi kalmış canavar”a karşı hani, “iman dolu göğsümüz” vardı?
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Vâdeler doldu!
Şimdi vaktidir!..
Kahrın da hoş lütfun da!..
Kafalar karışık
Gün ola, devran döne
Alın teri
Danış


Ali Erdal - Şimdi vaktidir!..
Kadir Bayrak - Hayatı tefekkür
Kadir Bayrak - Röportaj - Mehmet Al...
Kadir Bayrak - Afrika: kurutulmuş i...
Sinan Ayhan - Gün ola, devran döne
Necip Fazıl Kısakürek - Vâdeler doldu!
Dergi Editörü - Kahrın da hoş lütfun...
Site Editörü - Kafalar karışık
Mehmet Hasret - Kudüs, bir sır döküy...
Necdet Uçak - Zaman
Necdet Uçak - Anne
Necdet Uçak - Sen misafir ben misa...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Korona günlerinde öz...
M. Nihat Malkoç - Korona mesnevisi
Hızır İrfan Önder - Pandemi (covid-19) m...
Olgun Albayrak - Virüszede
Mehmet Balcı - İstiyorum
Mehmet Balcı - Dünyada
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara bakış - 109
İbrahim Şaşma - Yunusun dilinden
Halis Arlıoğlu - Ramazan kime ne kaza...
Erdem Özçelik - Sessiz çığlık
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - Medya Sepeti
Murat Yaramaz - Kibir
Murat Yaramaz - Kaynak şehir
Murat Yaramaz - Niyazi tayfası
Mahmut Topbaşlı - Söz sarayı
Erdal Kozankaya - Ellerinden kan damla...
Erdal Kozankaya - Kudüs
Mehmet izzet Gülenler - "Kanlı bayram", Sreb...
Hüseyn Arif - Danış
Hüseyn Arif - Şeir
Qafqaz ƏVƏZOĞLU - Xocalı
Mertali Mermer - Yokoluş sorunsalı
İlkay Coşkun - Koronavirüsün hatırl...
İlkay Coşkun - Alt-Üst hakkında
İlkay Coşkun - Alçaktan uçuş
Turgut Yıldızan - Bayram gelsin isteme...
Vildan Poyraz Coşkun - Dünyanın entübe hali
Rıdvan Yıldız - Dünya çok gelişti
Elvin MÜTALİBOĞLU - Dünyayı
Harun Mermer - Odağın neyse gerçeği...
Zülal Ceylan - Hakikat sürümü
Eyvaz ZEYNELOV - Oğru (Hırsız)
Vahid ƏZİZ - QƏLƏM
Dr.Cevat Doğan - Virüsname
Dr.Cevat Doğan - Filistin
Əli Rza XƏLƏFLİ - Duman basan, çiskin ...
Zəlimxan YAQUB - Ömrün yolları
Şahanə MÜŞFİQ - Sərsəm
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 9156282
 Bugün : 191
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 539003
 Bugün : 2
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 57
 109. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 2
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
Son Güncellenme: 8 Ağustos 2021
Künye | Abonelik | İletişim