Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     2263 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

LaboraDuvar veya BİR BİLİCİNİN UYDURULMUŞ ÇOCUKLUK GÜNLERİ İçin Öndeyiş
Sinan Ayhan

  Sayı: 44 - Nisan / Haziran 2004

Her şey bir duvara yansıtılıyordu, duvarı kim yapmıştı, görüntüleri kim göndermişti, neden ben seçilmiştim, bilmiyordum. Görüntülü duvardan çok, kendimden ürküyordum... Naylon iskelet vücutlar arasında, kurşun buharı görüntüleri avlıyordum…

Başka tekniklikleri kullananların sihirli küreleri olur, benimse gövdeler, imgeler, pusarık karmaşalar taşıyan bir duvarım  ve bu duvarın da bana doğru genişleyen, büyüyen bir derisi vardı... Bu duvar, günlük hayatta karşılaştığımız herhangi bir duvarda kendini temsil edebiliyordu...

Duvarlar öyle sanıldığı kadar tuğla yığını, beton ve demir ilmekli şeyler değiller; onların bir hissi olduğunu söyleyebilirim, eskiler duvarı içinden geçilip evlere, mahrem odalara ulaşılacak bir yapı olarak tasarlamışlar, ancak daha fazlası olduğuna inanıyorum ben, duvarları sadece seyretmelidir, aksi takdirde üzerine yürünen bir şey olunduğu vakit duvarlar bunu ters algılar ve içinden geçmeye çalışanı bir görüntüde yutar...

Duvarların ardındaki aleme geçmek iyi bir fikirdir ve  kolaydır, ama o aleme girdin mi oradan çıkmaya asla izin yoktur... Duvarların fantastik tarafı içinden geçilip gidilebilme fiziğinin keşfedilmesinden çok, onlarda kasnaklarla gerilmiş yeni dünyaların varlığı ve bu dünyaların zaman zaman bizim dünyamızla çakışıyor olmasıdır... 

Şeyler ve öz arasında kurulan ilişki ne kadar bir görüntü maddesinden çatılmış olursa olsun, ikisinin arasındaki akıl, bir labirente bırakılmış fare gibidir... Bir bilicinin rolü ise o fare burnunu kendi burnuna takmayı tiksindirici bulmamaktan ibaret...        

Bilici, sihirli küresine bakıp “görüyorum...görüyorum...” diye inlediği vakit, o, sahiden görüyordur diyemeyiz... Bir üst seviyeden “zaten  olacağı” tahmin ediyordur diyebiliriz. Tahmin, ama isabetli bir tahmin... Madem isabetli, o halde tahminden de bir gömlek üstün... İsabeti sadece gözle değil, bütün bir vücutla görüyor olmasında... Gözün görmediğini, el; elin görmediğini, ayak; ayağın görmediğini, mide;... böyle göre göre tamamlanan bir “puzzle”...  

Hayatım boyunca başıma hoş olmayan şeylerin geleceği bana gösterilmişti. Duvarların hangi köşesinden sızdı aklım da bu gerçeği ayan etti, duvarın dışında kalmış kelimelerle bunu açıklayamıyorum... İpuçlarını elinizden kaçırdığınız dönüşüm garip bir şey... “Bana daha önce gösterilmişti” deyişinden sıkılsam da, artık fark ettiğim ve diğer insanlara göre daha olgun karşıladığım bir vergiyi reddedecek halim yoktu, onunla yaşamayı öğrenmeliydim, öğrendim de...

Olacakları önceden bilmenin biz ölümlüler açısından sınırları zorlayan yanları olur. Hiç birimiz bir tayfa yaslanmış duran bir bilgi meleği değiliz. Bilmek zararlıdır; kimsenin bilmediğini bilmekse toplumun huzurundan kovulmakla eş değer...

Beni kovanların, kovalayanların veya itip kalkanların hepsi bana şöyle der: sana ne bizim kaderimizden...    

Dışlanmak, bir biliciyi yaralamaz; onu yaralayan hakaretler ve hak edilmeyen işkencelerdir... Eninde sonunda ne tür bir farklılık yakalamış olursanız olun, onların anlamadığı olduğunuz için şüphesiz, siz bir delisiniz ve ıslah edilmeniz için belki 40 gün  40 gece aç bırakılmanız gerekir. Çünkü bir şekilde içinizdeki şeytanın iflahı kesilmelidir... Çünkü onlar bir davranış biçimi icat edemez, çünkü onlar bir gelenekten gelir.                                              

Annemin benden sonraki ilk çocuğunu düşüreceğini bildiğim ve bu konuda imalarda bulunduğum  zaman, daha yeni yeni konuşuyor, yeni yeni yürüyordum... Annemin benim o zamanki dilimden nasıl isabetli anlamlar çıkardığı konusuna gerçek gözüyle bakılmayabilir; ancak mesele anlaşılmıyor diye de bir eski ahdi canlandıracak değiliz, anneler çocuklarının ne demek istediğini sezer, yavrusu acıktı mı, susadı mı, bunu bilir, bilmese zaten anne olmaz; hiçbir şeyden anlamayan öylesine bir kadın olur...                                   

Eski, ahşap, iki katlı konağımızın merdivenlerinden yuvarlandığında Annemi üç gün hastanede bıraktık... Kazadan önce annem hamileydi, ama ne yazık ki kazadan sonra karnının neden birdenbire boş olduğunu o da acıyla fark edecekti. Böylelikle haklı çıkışımın nelere mal olduğunu hem ben, hem benim dışıma taşırdığım karakterler anladı. (bana şimdi madem Anne’ nin senden sonraki çocuğunu düşüreceğini bildin, ne diye nasıl düşeceğini bilemedin diye bir eleştiri getirilebilir; ama bu haksızlık olur... anlattığım olayların geleceği açısından haksızlık olur bir kere... hem ben her şeyi bildiğimi iddia etmedim, sadece bana bir şeylerin gösterildiğini ve tabi bunların hikâyenin seyrini değiştirmediğini söyledim...)  O sırada bana dadım baktı. Dördüncü gün Annem eve geldiğinde, ilk yaptığı şey beni merdivenin altındaki boşluğa kapatıp saatlerce aç bırakmak oldu, o yüzden pek büyüyemedim, biraz sıska kaldım. Eğer dadım Annemin bir dalgınlığını yakalayıp beni o karanlık kuyudan çıkarmamış olsaydı, kemiklerim eriyecek ve ortada kuru bir et kütlesi olarak kalacaktım... Dadımın ellerine sağlık, zamanında Anneme onun algısını değiştirecek, okunmuş üflenmiş kahveyi yetiştirdi de, yaşadığım keskin ıstırabın bir sonu geldi.

Dadım bendeki farklı parıltıyı almış, beni eğitmeye başlamıştı bile. Zaten bazı yetilerimi de dadım sayesinde geliştirdim, üstelik ondan öğrendiğim bazı gizil teknikler oldu. Hayali bir el bir ses dalgasına yerleştirilerek bir yardım isteyenin imdadına nasıl yetiştirilir (şimdi burada da aklınıza bir soru işareti geldi biliyorum, madem bu teknikten haberliydi Dadın ne diye seni kapatıldığın yerden kurtarmak için o tekniği kullanmadı da Anne’ ne okunmuş üflenmiş kahve yapmayı tercih etti, gibi... ancak her teknik her duruma uygun düşmeyebilir, uygun teknik davranışı üsluba göre bilici tarafından geliştirilir, şayet sırf bir örnek olsun diye hikâyenin bu kısmına yerleştirilen bir teknik, bir çağırışım üzerine önceki bir probleme çözüm olsun veya olmasın, illa kullanılacak diyemeyiz. zaten kullanılsaydı bir bilici olarak yazmaya değer bir derinliğim olmayacaktı benim.) veya etraftaki kötü ruhları kovmak için dünyanın bir ucundaki çiçek kokuları hangi araçlarla bulunulan mekâna davet edilir; cansızlarla, bitki ve hayvanlarla fiil çekimli konuşmak mümkün müdür, kaç “joule”lük enerji bir görüntüye denk düşer gibi konularda, zamanında Dadım’ a da Öğretici’ si tarafından öğretilmiş, uygulatılmış teknikleri bizzat Dadım’ın refakatinde günler, geceler boyu sınadım durdum...

Dadım’dan öğrendiğim bazı olağanüstü eşya rabıtaları da oldu. Kağıttan sıyrılan bir yazı gibi, içe dolanan bir yumak gibi; büyüyen; ancak eninde sonunda örülecek olan, küçülüp başka bir ifadeye bürünecek olan şekiller gördüm onun sayesinde... Onun sayesinde su üstüne kurulmuş yazı kentler buldum, eşya hafızalarını tütsülerle bayılttım, bir çok kere her yere girip çıktım ve hepsine kendimden izler bıraktım... Daha o zamandan, eşya yorumumun her halükârda benim ardımdan bir disiplin olmasını arzu ediyordum çünkü ve arzuladığım şeyleri de yarım bırakmadım, yaptım...    

Derken okul yıllarım geldi... Ben okula gitmeye başladığım vakitler, beni pek parlak bir öğrenci olarak görmemişlerdi. Ancak ilerleyen yıllarda duruma el koydum... Bende bir zihin gücü vardı ve bunu görmezlikten gelemezdim. Nitekim sınavlar başlayacağı hafta, her sınav için rüyaya yatar gibi transa geçiyor, duvardan söktüğüm eşyaları bir zaman karesinde donduruyordum ve bütün sınavların sorularını cevaplarıyla birlikte alıyordum... Bunun için kan dolaşımımı belli bir hıza-pekalâ duvarda kimsenin göremediği bir ışıksızlık hızı olabilir bu-getirmem şarttı ve ben bunu  hiç zorlanmadan yapabiliyordum...

Kendim dışında başkalarına dair şeylerde görüyordum, dayımın bir yaz tatilinde balık kılçığı yutacağını, bu kılçık yüzünden arkasından bir kuyruk çıkacağını da görmüştüm... (Bu onun oburluğunu simgeleyen bir şeydi ki sadece bu hikâye için dayım gibilerin başına gelebilirdi.) Herkes o zamanlar küçüklüğüme vermişti konuştuklarımı...  Ancak olay aynen anlattığım gibi gerçekleşince küçük dillerini yuttular... Kimse görmese de o küçük kuyruğun göbekli bir adama nasıl yakıştığını anlatamayacağımı belirtmeliyim... 

Bir keresinde yan komşumuzun evinde bir hasta olacağını söylemiştim de, “şom ağızlı şey” diye azarlarını işitmiştim... Daha haftası çıkmadan komşu evin çocuğu hastalandı; bu sefer “lanet olası göz değirici şey” diye suçlandım...

Bazen doğrusu orta çağda yaşamadığıma seviniyordum, aksi takdirde sonum cadılar gibi ateşe atılmak olurdu... Sanılıyordu ki ben kötülükleri, kara-çalmaları tutan becerikli bir bela okuyucusuydum ve herkesi kıskanıyordum... Ne büyük bir haksızlık, üzerindeki farklılık yüzünden kıskanılan kişi ben olduğum halde, başkalarının kıskanmakla itham ettiği kişi yine ben olurdum...  

Hiç istemediğim halde daha çocukluğumdan itibaren bazı olayları önceden görmek gibi bir durumun çoğunlukla iç sıkıcı bir şey olduğunu itiraf etmeliyim, kimileyin çözemediğiniz sorunların ipuçlarını bulmakta bazı kolaylıklar sağlıyorsunuz kendinize, doğru, ama normal bir insan gibi bir köşeye çekilip kafa dinleyemiyorsunuz; kulağınıza sürekli bir şeyler fısıldayan birileri çıkıyor... Eşya tasavvurlarınız değişiyor, ateşiniz çıkmadığı halde, yeri geldiğinde bir cetveli uzakta kıpırdayan bir gövde gibi işaretleyebiliyorsunuz; bu da sizin bazen yanlış yargılara varabileceğinizi, yanlış ölçümler içinde ilerlediğinizi ispatlıyor... 

Huzursuzluk verici durumlar... Acı çekmenin nasıl bir şey olduğunu, başkalarından farklı gördüğüm şeylerin dilinde konuşmaya başladığım vakit anladım... Duvarın derisindeki madde çözümlemelerini yaptığımda acı çekiyordum, gördüğüm olay kesitlerinin nereye varacağını düşündükçe acım artıyordu... Sustuğum vakitlerde ise acı çekmem azalıyordu, ben de beni konuşmaya zorlayan etkenlere dayanabildiğim sürece susuyordum... Bir biliciyi boşboğaz seviyesinde konuşturan şey çokbilmişliğinden gelmez, aksine sadece bir kısmından haberdar olduğu olayların nasıl gelişeceğini bilmediği için bir uyarı niteliğindedir bu çaresiz konuşma... Daha önce de defalarca söylediğim gibi onun yaptığı sadece görmektir, çözüm getirmek değil...   

Derken bir gün hastalandım. Kimseyle konuşmuyordum, içimden konuşmak gelmiyordu çünkü, yoksa insanlara yine başlarına gelecekleri haber vermeye sabırla devam ederdim.

Dadım beni koruma altına almasına rağmen, belli bir hadden sonra onun da  bazı şeylere gücü yetmiyordu. En nihayet çevremizdekiler kıt anlayışlıydı. Annemin yaygarası yüzünden konağı bir telaştır aldı. Ninem olsun, dedem olsun, geniş aile efradının hepsi, bu çocuk dilini yuttu diye teşhisi koydular hemen ve kendi tarzlarına uygun olarak gizli gizli şifa vericilere, şamanlara, medyumlara, cincilere götürmeye kalktılar; babam pozitif bilimlere önem veren biriydi, o yüzden bir psikiyatr bulup  beni ona götürdü, ama ne yazık ki hiç biri bir anormallik bulamadı bende... Herkes suskunluğumun önemsiz olduğunu, nasılsa kafalarını dinlediklerini düşündü, bu yüzden belli bir süre hep el üstünde tutuldum, fazla üzerime gelinmedi...

Benim üzerimde yoğunlaşan bakışlardan belli bir süreliğine kurtulmuş olmam, bana zaman kazandırdı, ben de karakterimdeki eksik yanları tamamladım... Suskunluğun bana vermiş olduğu olgun tavrı iç evrenimi genişletmek ve zenginleştirmek için kullandım... O zaman dilimi boyunca uzakdoğu ve hint felsefesi okudum, kulaklarımdaki pası ve tırnaklarımdaki kiri temizledim, dünya modasını takip ettim ve bütün moda tarzlarını reddederek kendime has bir giyiniş tarzı geliştirdim, öyle ki beni görenler kıyafetlerime bakarak sanki beni çıplak biriymişim gibi karşılıyorlardı, cinselliği böyle öğrendim...  

Artık yalnız başıma kalabiliyordum... Dadım daha çok konağın işleriyle meşguldü, akşama ne yemek yapılacak, pazardan ne alınacak, konağın hangi eşyaları eskiye çıkarılıp eskiciye verilecek, vs...

Fakat bu durum uzun sürmedi, suskunluğuma da alıştılar... O kadar kişisel gelişme göstermeme rağmen, bu sefer de neden susuyorum diye hırpaladılar. Geleceğimizle ilgili haberlerin sonu mu geldi, diye alay ettiler...   

Ama büyüdükçe işin rengi değişiyordu sanki, kimse kolay kolay bulaşamıyordu bana, büyümüş ve irileşmiştim, nedense fiziki güç fiziki olmayan güçten daha fazla korkutuyor onları, ben de iri cüssemin avantajlarından faydalanmayı ihmal etmedim. Bu sefer onlar benden çekinmeye başladılar, benim onlardan kaçmama gerek kalmamıştı; artık onlar beni görünce saklanacak bir delik arıyorlardı. Tadına varılmaz güzellikte bir durumdu bu, böylelikle onları olaylar karşısında tereddütler içinde kıvrandırarak çocukluk çağımın intikamını alıyordum.

Yıllar su gibi akıyordu, zihin gücümle eşyaları hareket ettirmem de bir işe yaramaz olmuştu... Ve kafamı bir şey kurcalıyordu, her ne kadar büyümek beni bedensel tacizlerden korunaklı bir hale getirse de, bu kendi içinde çocuk kalmış büyüme duygusu bana daha iyi gelecek değildi, bunu seziyordum... En azından hikâyeler uyduran biri olarak görülmem açısından... Doğru, büyüdüm ama, ben şu an için bir ölüyüm, tabi bu öykü gereği böyle, yoksa yaşamayı ve duvarları bir kenara bırakarak üzerimde olacakları görmeyi asla terk etmezdim... Nasıl ölmüş olduğum fikrini hele hiç...

Bir kere ölülerin ağzından anlatılan hikâyenin çok çarpıcı bir anlatım dili olduğuna şahit olmuştum (biz biliciler daha çok gördüklerimizin nasıl anlatılır olabileceği konusunda kafa yorarız, çünkü problem, bir şeyi görmekten çok, onu nasıl anlatabileceğini hesaplamakta), o yüzden yeryüzünde olmayan hallerimi değiştirmedim ve olayları anlatmaya başlayınca ölü olmayı daha uğurlu bir durum saydım...

Farkında olunsun olunmasın, şimdi bu hikâye bir ölü ağzından anlatılıyor... Ve aslında şöyle başlıyor; BİR DUVARIN İÇİNDE KIMILDAYAN ÖLÜYÜM, KONUŞAMIYORUM; AMA AİLEMİ, GEÇMİŞİMİ İYİ HATIRLIYORUM”... Öykünün gerisini getiremedim... Veya her şeyi başından anlatmaya başlamak can sıkıcı bir durum olurdu, o yüzden geçmişin her şeye dönüşebilen eşyalarını yerli yerinde bırakmayı daha doğru buldum... Bu bir inanç değilse bile, ayrımları gözeten bir tercihti, tıpkı bir duvarı, genişleyen bir canlı deri içinde kendi aletleri, ölçüm teknikleri olan bir laboratuar olarak tasarlamak gibi...    

Bir ölü olmaktan çok, nasıl büyüdüğüm konusu bir muammadır... Bir bilici büyüdükçe yetenekleri körelmeye yüz tuttuğu anda bir yazıcı karakterine bürünür... Bilici, hiçbir şey olamazsa yazıcıdan bozma bir yazar olur...

Zaten bir yazıcı olduğu yerine bir bilici olduğunu iddia edenden korkacaksın, böyle biri kelimelerin içeriğine baka baka ortaya olmayanın şeklini getirir, belki bir yalancı sayılmaz ama her şeyi abarttığı da bir gerçektir... Herhalde duvar konusunun abartıldığı hiç kimse tarafından inkâr edilemez, hele beni çekip içine almış olan bir duvarın varlığı asla... 

Dikkat edilirse, bu hikâyenin olaylarında bir derinlik yok, kişilikler bir yüzeye iğneyle tutturulmuş gibi, zaman desen taş devrinden cilalı-çip devrine kadar uzanıyor... Ne annem, ne babam, ne de diğer büyükler gerçekmiş gibi duruyor... Üstelik bir duvariçi tecrübesini anlatan ve bu konuda bir  yenilik getiren satırlar da ortada yok... Her şey uydurulmuş gibi... Ölüyüm diyorum, ama ne hikmetse “bir biliciyim, dünyanın geleceğini okuyorum...” dediğim zaman ne düşünülüyorsa şimdi de o düşünülüyor... Ha yazar, ha bilici ikisi de anlaşılmamanın acısını çekmiyor mu...

Doğrusu ortada, olmayan bir biliciyi, en azından bilmek yetisinden yoksun, fakat her şeyi bilmek, tartmak arzusunda olan birini küçük düşürecek halimiz yoktu, o kişi bir duvar hayal etmişse ona da boş verecek  değildik... Bir çağrışımla bir şekil birleşince bir eşya oluşur, duvarın varoluş şekli de böyle bir düşüncenin içinden geliyor...   

Büyürken değiştirdiğim şekilleri bir torbaya biriktirdim desem yeridir, ancak bir gün geldi torbanın ağzını açıp onları serbest bırakmam gerekti. Ben de duygularımı hiç bastırmadım. Torba yerine bir duvarı ve onun derisini kullandım...


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henüz yorum bırakılmadı...
 
Yazarlık, Mezarlık veya N... - Sayı 98
Hamletten (internet)e ulv... - Sayı 98
Dijital (Hermeneutik-Yoru... - Sayı 98
İnternet rüya mı, kâbus m... - Sayı 98
Tüm Yazıları

Gelecek sayı konusu (98): İNTERNET


Son Eklenen Yorumlardan
 Fıtratımız gereği aslolana yöneliriz. Ne kadar doğru bir söz. Şüphe yok ki tebaa da fıtratı gereği a... Tebaa

 Çok teşekkürler proje ödevime çok yardımcı oldunuz.... Emine

 İnsan düşündüğü için değil sadece, bunun ötesinde öteleri merak ettiği ve her şeyin künhünü kurcalad... Sinan AYHAN

 Soru: "YouTube", "twitter", "Facebook", "instagram" gibi başlıkların altına listelenen kullanıcılar ... Sinan AYHAN

 Yazar hakkında minik bir araştırma yaptım su an yazmıyor ve bir yerde okudum bu yazıları lisedeyken ... Halil Aktan


Marksizm’in, her şeyin cevabını veremediği, “ilk insanı ve tabiatı kim yarattı” sorusuna “bunu ortaya atmakla tabiatı ve insanı yok farz etmiş oluyorsun. Bundan vazgeçersen, bu soruyu sormaktan da vazgeçersin” demesinden(diye karşılık vermesinden) anlaşılmaktadır. Ancak her şeyin cevabını verebilecek bir kriteryuma sahip olan “benim düzenimi kabul et, kurtulursun!” deme hakkına sahiptir.
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Makine
İnternete, kulak versek
Son ve tek kıvılcım
Bilgelik çağına doğru
İnternet hayatımız, hayatımız internet
Makine
Mevlid
Ady; Sen, Ben, O...
İnternete, kulak versek
Alın teri


Ali Erdal - İnternete, kulak ver...
Kadir Bayrak - Tarihin eşiğinde...
Sinan Ayhan - İnternet rüya mı, kâ...
Sinan Ayhan - Dijital (Hermeneutik...
Sinan Ayhan - Hamletten (internet)...
Sinan Ayhan - Yazarlık, Mezarlık v...
Necip Fazıl Kısakürek - Makine
Özgür Alkan Alkış - Bilgelik çağına doğr...
Dergi Editörü - Son ve tek kıvılcım
Site Editörü - İnternetin fâsık hab...
Mehmet Hasret - Ağır kefe, baskın ta...
Acıyorum - Acıyorum
Necdet Uçak - Mezar
Necdet Uçak - Ebrehe ve ebabil kuş...
Necdet Uçak - Kürşad
M. Nihat Malkoç - İnternet kumarhane o...
Hızır İrfan Önder - Nerdesin?
Olgun Albayrak - Dervişane
Olgun Albayrak - Millet destanı
Mehmet Balcı - Zamanla
Mehmet Balcı - Kızım
Ahmet Çelebi - Meçhul sevgililer
Ahmet Çelebi - İçimdeki sesler
Gelecek sayı konusu - Gelecek sayı konusu
Av. Mustafa Büyükgüner - Onuncu gün
Muhsin Hamdi Alkış - Sanal âlem mi?
Kubilay Ertekin - Doğum ve sonrası
Halis Arlıoğlu - Hicran
Halis Arlıoğlu - Bir başka açıdan yör...
Ahmet Değirmenci - Buhranların çocuğu
Ahmet Değirmenci - Dinlediğim türküler
Büşra Doğramacı - Çağın bilinçsiz hare...
Bahadır Kaya - 98.sayı medya sepeti
Kürsü Kainatın Efendisi - Kürsü
Hüseyin Selçuk Bozkurt - Sırf gece
Murat Yaramaz - İnternet hayatımız, ...
Murat Yaramaz - Yalnız sen, yalnız b...
Murat Yaramaz - Mevlid
Murat Yaramaz - Masal
Murat Yaramaz - 98.sayı mizah köşesi
Kenan Aydınoğlu - Əlliyə çat...
Ahmet Yalçınkaya - Tuş üstünde savrulan
Kamran Murquzov - Hakdan gelen haber i...
Yarının Büyüklerine Sorduk - Yarının Büyüklerine ...
Mehmet izzet Gülenler - Ön söz, Öz Söz, S(öz...
Güldərən VƏLİYEVA - QORXURAM
İsmail Güçtaş - İhtiyar çınar
İsmail Güçtaş - Alın teri
Əkbər QOŞALI - MƏN HƏL...
Mehmet Şerif Cebe - Bir an dicleyle
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 4912531
 Bugün : 842
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 452207
 Bugün : 11
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 118
 98. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 13
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 30 Ekim 2018
Künye | Abonelik | İletişim