ESKİ BİR FOTOĞRAF KARESİ Ayşe Sena Ünsal
Deniz pembe ve kırmızı güllerle kaplı bahçenin ardından masumca göz kırpıyordu. Hanımeli ve ıhlamur ağaçları buram buram kokuyor, iğdeler beni ye dercesine bakıyorlardı. Bahçe duvarının yanına ekilen salkım domatesler olduklarını anlatmak istercesine en kırmızı renklerini sergiliyordu. Biz ise bu güzelliklerin içinde verandada çayımızı yudumluyorduk. Mis gibi tomurcuk kokusu çayımızı farklı kılmaya yetiyordu. İşte buydu annemin çayı. Her bardakta ilk yudumu içercesine taze ve lezzetli... Tavşan kanı derler ya işte ondan. Ortadaki altın yaldızlı işlemeler ve pastel renkli güllerle bezenmiş servis tabağında acı badem kurabiyeleri görülüyordu. Bu şartlar altında asla tabakta kalmazlardı.
Verandadaki güneş şemsiyesi akşam güneşinin parlak ışıklarını gizlemeye yetmiyordu. Etraftan sızan ışıklar küçük kızımın gözlerini kamaştırıyordu. Akşam güneşiydi ya söylenenler doğru olsa gerek; akşam güneşi güzele vururdu. Devamı için tıklayın | CEBİ İŞLİ HIRKA Fatma Pekşen
Tam tamına üç gün olmuştu işte. Üç koca gün. Üç kere yirmi dört saat. Yani parmak hesabıyla yetmiş iki saat...
Vardı bunda bir iş. Yoksa o tavuk kılıklı uyuşuk bu kadar sessiz kalamazdı. Neydi ki canım bu sünepelerden çektiği? Önce büyüğünün, sonra küçüğünün kahırlarına katlan... Olacak şey miydi hiç? Koskoca İzzet Ağa'ya yapılır mıydı bu?
Güre'den, Naneli Pınar'a, Hasanboğuldu'dan, Bergama'nın ücra köşelerine kadar namın işitilsin, sonra da böyle bir başına... Otur da otur; o tavuk kılıklıdan gelecek haberi bekle. Devamı için tıklayın | Geceye Geçmez Hükmüm Ziya Paşa Akyürek Geceye hükmüm geçmez, sözüm sadece sabah özleminin dillenmesidir. Yalnız yürekler sızısını anlatamamanın hicabını bir ömür yaşarmış meğer. Yürek yangınlarını gelin eyleyen görülmemiş şimdiye kadar. Ve içerde yürek yangınları kaynayınca, artık taşacak kıvama gelince, dolu testinin suları gibi kendiliğinden dökülürmüş meğer... Sızı, Rahman'ın "Allah hüzünlü kalbi sever" ifadesince bir hediyesidir. İfadelerin yer altındakini çıkaramayan madenci çaresizliğinde sükûna uğradığı dertler vardır ki onları ne gecenin zifiri karanlıkları anlar ne de o gelmeyen tanlar. Devamı için tıklayın | MENDERES'İN KÖPRÜSÜ Hasan Tülüceoğlu İlkokulu bitirdiği yazı, köyünün kırında bayırında dağında oğlak güderek geçirmişti. Sevmiyordu aslında yaz sıcağında tarlalar, çalılar, kayalar arasında düşe kalka oğlak ardında koşmayı. Ama ailesinin kendinden başka oğlak güdecek yaşta kimsesi yoktu. Bunu bildiği için itiraz etmeden ama hoşnutsuzluğunu da belli ederek gidiyordu oğlakların ardına. Pet şişenin bilinmediği, cam şişenin de bulunmadığı köyünde yanına su almadan hemen öğle sonrasından akşam güneş batıncaya kadar susuz kalarak koşturuyordu oğlaklar ardında. En fazla annesinin basma bezden diktiği onunsa boynuna astığı küçük çantaya birkaç parça sulanmış yufka ekmek alırdı. Çok susadığında bu ekmekleri de yiyemezdi. Devamı için tıklayın | Gönlümün Sonbaharı Rukiye Kököz
Üniversiteden dönüyordum soğuk bir sonbahar akşamında. Otobüs durağında bekliyordum. İnsanlar telâş içinde yürüyorlardı. Kimisi evine, kimisi hastaneye, kimisi düğüne, kimisi de... Acaba annesine giden var mıydı içlerinde? Derin buruk bir hüzün kapladı içimi. Baba ocağını hatırladım. Ben de anneme gitmek isterdim, sıcak çayını içip tatlı sözleriyle avunmak. Aniden bir ıslaklığın sızlatarak yanağımdan süzüldüğünü hissettim. Belki bir gözyaşıydı, belki de bir yağmur damlası, anlayamadım... Erken mi sarardı sonbahar bu sene? Erken mi büründü altın kırmızı elbisesine? Omuzlarıma oturan sonbahar bulutu kalbimi aniden umutsuzluğun buzu ile parçalamıştı sanki. Soğuk rüzgar o belirsiz acıyı söndürmeye çalışsa da ben onu bastıramadım, dindiremedim. Zira yağmur bulutundan daha ağır bir yük çökmüştü üzerime; gurbetin ağır yükü. Onu üzerimden atmak için insanlardan medet ummadım. Çareyi canımı bana emanet verende aradım. Hep ona sığındım. Ağlıyordu gönlümün sonbaharı. Yağmur yağıyordu, döküyordu boz rengini sönük toprağa. Birden gözüme yerde duran bir yaprak ilişti. Eğildim avucuma aldım. Rüzgârlarda savrulmuş, soğuklarda ezilmiş, yağmurlarda ıslanmış kendi ağacından, budağından ayrı düşmüş; tazeliğinden, ilkbaharından eser kalmamış, bitkin bir yaprak tanesiydi bu.
"Sen de mi?" diye sordum. Devamı için tıklayın | YAĞMURLU ÂMİNLER Ayşe Eylül
Yağmuru ağlamadan anlatmayı beceremediğim günlerin birinde "hiçbir havayı sevemedim dünyadan, yağmurda ıslanmayı özlediğim kadar..." diye şarkı söyleyen çocuğa rastladım.
Büyük/lendiğim aklıma ters gelen çocukça şeyler anlattı ufak seslerle...
Mantıklı ol, dedim. "Gerçek" denilen dağlar var burada. Korkup geri dönmesi için; içinde sakladığını, en çok çocuk yanıyla sevenleri yiyen canavardan bahsettim. Korkmadı. Korkmadan sordu üstelik.
Sen hiç gördün mü canavarı? Devamı için tıklayın | Hatırlıyor Musun Anne? Mehmet Şar
Hatırlıyor musun anne? Hani seninle hayvanat bahçesine gitmiştik. Arslanı görünce çok korkmuştum. Hemen ağlamaya başlamıştım. Bana korkmamamı söylemiştin, kafesten çıkamazlar demiştin. Gözyaşlarımı al renkli mendilinle silmiştin. Çünkü ağlamama dayanamazdın.
İlk doğduğum günü anlatmıştın ya hani. Ben ağlayınca dayanamayıp sen de ağlamışsın. Oradakiler de kızmışlar sana, ağladığın için. Bilemediler anne, nerden bilsinler içindeki şefkati. Anne olmayan bilemezdi ki bu duyguyu. Devamı için tıklayın | |
|