Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     3924 kez okundu.     4 yorum bırakıldı.     Yazara Mesaj

Tar?yn Bu?usu
Fatma Pekşen

  Sayı: 52 - Nisan / Haziran 2006

Gün ikindiye dönmüştü; ne gelen vardı ne de giden... Acep zilin sesini mi duyamıyordu? İyice ağırlaşan vücuduyla uzanarak sehpanın üzerindeki okkalık eski saati alıp kulağına dayadı. Gayet rahat işitiyordu. Kulaklarında bir arıza yoktu öyleyse. Yoksa elektrikler mi kesilmişti? Güldü kendi kendine. İzlese de izlemese de can yoldaşı televizyon, karşısında çalışıyordu ya!


Daha ezana epey vakit vardı. Nasıl olsa birisi kapısını çalar “Aşure günün mübarek olsun teyze” der, buharı tüte tüte mis gibi, bir kâse, sıcak aşure çorbası uzatırdı. Aranmak, sevilmek güzel şeydi canım. Elbet onlar da bilirdi yaşlıya hürmeti, gelenekleri, görenekleri.


Gerçi, şu abus suratlı , şehre geleli, neredeyse bir seneyi bulacaktı; henüz öyle samimi geleni gideni olmamıştı ama olsun. Komşuların memleketteki gibi, kandillerde helva yapıp dağıtacaklarını ummuş, beklemiş beklemişti. Sonradan aklına gelmişti, hep terütazeydi komşuları! Kendi büyüklerine gitmişler, kendi annelerinin, kendi kayınvalidelerinin pişirdiği helvayı kaşıklamışlardı. Yoksa onlar da bilirlerdi değerlerini.


Kandiller ıssız geçtiği gibi, koca apartmandan sadece iki aile bayram ziyaretine gelmişti. Onlar da bir yerlere tatile kaçamayanlar olsa gerekti. Küçük mendillere kırmızı kurdeleyle bağladığı, içine para da koyduğu çerezlerden sadece ikisini verebilmişti şaşkın bakışlı annelerin çocuklarına.


Yok yok, daha ezana epey vardı. Birazdan buharı tüte tüte porselen kâseler içinde aşureler gelirdi. Çoğu çalışan hanım olduğuna göre, ancak o saatte hazır olurdu.


İlk hatırladığı şeylerden biri olan bu tatlı aşı, az mı dağıtmıştı çocukken? Ninesi kulplarına kadar kararmış koca kazanı avludaki ocağa oturtturur, malzemeleri bir kimyager edasıyla, sırasıyla tek tek boşaltırdı. Neredeyse boyunu bulan kepçeyle, iki büklüm belini eğip, pür dikkat kazana bakar, bir yandan ocağa odun atarken, bir yandan da dibi tutmasın diye karıştırırdı. Kıvamın olduğuna kanaat getirdikten sonra, çocukların eline birer küçük yoğurt barkacı verip, mahalleye baştan aşağı aşure yollardı. Eğlence nevinden yapılan dağıtma işinde, bir keresinde ayağı taşa takılıp düşmüş, küçük bakraçtaki aşure başından aşağı dökülmüştü. Gülümsedi o günlere giderken.


Ninesinden sonra annesi aynen devam etmişti öğrendiklerine. Kandillerde helva, Muharrem ayında aşure, Ramazan ayında, bayramlarda erzak... Bu özelliklere herkes dikkat eder, hemen hemen herkes de aynı şeyleri yapardı. Muharrem ayı bitene kadar, çeşit çeşit evlerden, çeşit çeşit lezzetlerde aşure tadarlardı.


Gelin gittiği evde de aynısını görmüştü. Önce kayınvalidesi oturtmuştu kazanı ocağa, sonra da kendisi. Rahmetlik Çavuş Efendi az mı malzeme taşımıştı çarşıdan? “Efendi, yarın Muharremin onuncu günü; on çeşit nevale aşure kaynatacağım” diye siparişini verir, o da eksiksiz getirirdi. Tıpkı ninesi, anası, kayınvalidesi gibi, diğer analar gibi, senelerce kepçe elinde, karıştırıp durmuştu malzemeleri. Sonra bakraçlara doldurup, komşu komşu, yoksul yoksul dağıtıp, güzel yüzlere gülücükler katmıştı.


Bahçenin köşesindeki yağlı cevizi aşure için saklardı. Onun lezzeti öbür ağaçlara göre daha katmerli olup, taze fındık tadı verirdi. Mahalleden ufak çocuğu olup da diş hediği kaynatacak olana bir tas doldurup yollar, nasıl da ikrama geçerdi. Aşure günü yaklaşınca, günler öncesinden karanfil, zencefil, tarçın, bahar, karabiber çıkısını yapar, kokulu ayvaları bugüne saklardı. Üzerine nar taneleri serpiştirdiği aşureye bir de süt katardı ki “Emine Hatun, senin pişirdiğin nasıl böyle beyaz oluyor?” diye şaşakalırlardı komşuların yaşlı başlı hanımları...


Çocuklar gurbete gidip, Çavuş Efendi rahmetli olalı beri, aşurelerin de mi tadı tuzu kaçmıştı ne? Eski lezzeti bulamıyordu artık. Ne karanfilin kokusu kalmıştı, ne de nohudun, yarmanın lezzeti... Geçen yıl büyük oğlan “Ana gözümüz arkada kalıyor, yakınımızda bir ev tutalım gel otur.” diye zorlamış, sonunda ikna ederek kocaman bahçesinden, çiçeklerinden, ağaçlardan, komşularından kopararak büyük şehre getirmişti. Gelecekler gidecekler, hastalığında, zor durumunda yanında olacaklardı. Haklıydılar da; dünyanın bin türlü hali vardı. Öyle hayallediği gibi gelini torunu gelmiyorsa da oğlu arasıra ziyaretine geliyor, gönlünü alıyordu.


“Apartmanın da bahçesi var, toprakla içiçe olacaksın.” diyen oğlunun sözüne uymuş, tırmığını, çapasını, belini bile getirmişti. Bahçenin cetvelle çizilmiş gibi, üç dört yorgan büyüklüğünde, adını sanını bilmediği çiçeklerin dikildiği, bakımını kapıcının yaptığı bir yer olduğunu görünce de hayal kırıklığına uğramıştı. Oysaki kış bahara dönerken, toprak kabardığında inecek, memleketten getirdiği tohumları serpecek, inliye inliye kaçıncı kattaki evinden su getirip dökecekti. Yeni çiçekler gelişip, renk renk açınca, komşularıyla renklerdeki güzelliğe bakarak yarenlik edecekti. Bahçe, kapıcının bırak büyükleri çocukları, kedileri kuşları bile sokmadığı, avuç içi kadar bir toprak parçasıydı. Olsun bunu bulamayanlar da vardı. Belki kapıcı değişirdi de, kendisi inip toprağı avuçlama bahtiyarlığına ererdi bir gün.
Sahi, bu beton sefertaslarında yaşayan insanlar, kurbanlarını nerede kesiyor, yünlerini yataklarını nerede didikliyorlardı? Bulgur kaynatıp, çeşit çeşit reçeller, marmelâtlar yaptığı, erişteler açıp yufkalar pişirdiği kocaman avlusu melül mahzun baktı hayallerin gerisinden. Ceviz ağacından bir damla yaş süzülürken, aşure kazanı belli belirsiz el salladı.


Yok yok, ezandan sonra, öyle memleketteki gibi kalaylı bakır taslarla değil, pırıl pırıl porselenlerle tarçın buğulu aşureler gelirdi. Komşuları, şenlikli şamatalı sofralarında envai çeşit yemekleri kaşıklarken, bu ihtiyarı unutacak değillerdi ya! Belki sofra zamanı telaştan unutmuşlardı, birazdan çay-meyve zamanı hatırlarlar, kapısını tıklatırlardı. Özür dilemelerine gerek yoktu canım. Her biri ayrı meşakkat çeken yeniyetmelerdi onlar, kusura bakılır mıydı hiç? Bilmiyor muydu uykulu çocukları kreşe götürdüklerini, servise tıktıklarını? Belki yataklarını düzeltme, sofralarını toplama zamanı bile bulamıyorlardı. Bu konuda fazla yorum yapamıyordu, çünkü daha hiçbirinin evine adım atmamıştı ki. Acep evlerinde çocuklarına bakacak, iki kap yemek pişirecek büyüğü olan şanslılar da var mıydı?


Şöyle akşam üstleri gitse, oradan buradan konuşsalar. Memleketlerinden, komşularından geleneklerden bahsetseler… Çocukken nasıl bayram gezdiğini, aşure dağıttığını anlatsa. Çerezleri harçlıkları söylese... Yaşıtı kadın da kendi adetlerinden söz etse...


Geçenlerde yumurtaya yapışmış tavuk tüyünü kendi çilli kızına benzetip nasıl koklamış, bağrına basıp, yüzüne gözüne sürmüştü. Acep özlediği tavuğu muydu, memlekette kalan ilgi, sevgi mi? Bir senedir itiraf edemediği gerçek, ilgisizlik, sevgisizlik ayan beyan ortadaydı.


“Eyvah” dedi yaşlı kadın . “Ben ne yaptım?.. Ne yaptım?” Yutkundu.


Hovardaca göz kırpan yıldızlar, gümüş elbiseli dolunay, gittikçe azalan ışıklar, ertesi gece yeniden buluşmak üzere veda ederken, ötelerden bir grup çığırtkan kuşu, tarçın buğusu renginde güneşin doğuşunu müjdeliyordu... (2001)


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Ekleyen : rukiye    
Yorum : bir nesilde herşey bu kadarmı değişir. bizden sonrakilerin hali neolacak. peygamberimiz(s.a.v);aranızda selamı yaygınlaştırınız.buyurmuşlar. neden? insanlar kaynaşsın tanışaın diye.herşey islamı yaşamamaktan kaynaklanıyor.hanımlar kanaatkar olup evlerinde otursa hem komşuluk olur hem birsürü erkekişsiz kalmaz.




Ekleyen : Kemal    
Yorum : doğru söze ne denir ki. tebrikler rukiye.




Ekleyen : nihal    
Yorum : cok guzel okurken bıle tuylerımın hurperdıgını hissettim bunun aynısını annanemde yapar ben onun kıymetını anladım




Ekleyen : fatma pek?en    
Yorum : sağolun rukiye, kemal ve nihal. iyi gözlemlemişsiniz. değerlerimizi kapı ardına atmakta üzerimize yok. inşallah gene de ümit besleyelim.





 
Bacanak... - Sayı 103
Erik ile kiraz... - Sayı 100
Çıtırtı - Ev yerleşiyor... - Sayı 99
Fatmalar ve diğerleri... - Sayı 97
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (105): Eğitim, fert ve cemiyet için yarın projesi... Doğumdan ölüme bütün hayatın, zamanın ve mekânın konusu... Hattâ ölümden sonrası, ömrümüzü nasıl geçirdiğimize bağlı olduğuna göre, ölüm ötesi ümidi de, (Allah muhafaza) inkısarı da alınacak eğitime bağlı... Her insan ve her cemiyet onun nasıl olması gerektiği üzerinde düşünmek durumunda.

Son Eklenen Yorumlardan
 "Türk milleti, bütün tarih boyunca kaderinin devamlı ihtar ve ifşa edişleriyle meydanda olduğu gibi,... Sinan AYHAN

 Doğru söze ne hacet ayzına eline sağlık abi çok güzel... Serkan yakar

 Doğru söze ne hacet ayzına eline sağlık abi çok güzel... Serkan

 "Hattâ bir unvan vardır hezarfen diye. Hezarfen deyince hemen aklımıza Galata Kulesinden Üsküdara ka... Sinan AYHAN

 16 yıl önce verdiğimiz selâm bir "düşünen adam" tarafından alınmış, ne mutlu bize... Batuhan Bey, 10... Kadir Bayrak


Nüfuz plânlaması diye bir şey tutturmuş gidiyorlar.
Ülkedeki kazalar, ihmaller ve terör sebebiyle ölenler hiç hesaba katılmıyor.
İnsanımızda bu ibret almamak, hükümetlerimizde bu beceriksizlik olduğu sürece bırakın planlamayı, nüfusu teşvik etmeleri gerekmez mi?
Yoksa bunca ölüme karşı bu tedbirsizlik, nüfuz planlamacılarının işi mi?
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Tek kelimeyle kurtuluş yolu
Karıncanın gücü
Doğu Türkistan uzak değil
Yolun sonu
Selâm
Tek kelimeyle kurtuluş yolu


Ali Erdal - Karıncanın gücü
Kadir Bayrak - Aşilin topuğu
Sinan Ayhan - Tokat
Necip Fazıl Kısakürek - Tek kelimeyle kurtul...
Dergi Editörü - Selâm
Site Editörü - Yolun sonu
Mehmet Hasret - Nasihat
Gönüldaş - İşte bu!..
Necdet Uçak - Yürüdüm Allah diye
Necdet Uçak - Kafkaslarda Rus zulm...
Altan Atan - Eski dünya
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Âh Doğu Türkistan Âh...
Hızır İrfan Önder - Gelsin bahar
Mehmet Balcı - Güzel
Mehmet Balcı - Öğrenmelisin
Av. Mustafa Büyükgüner - Aradığımız ruh
Muhsin Hamdi Alkış - Ah Türkistan ah Türk...
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara Bakış (Nisa...
Hasan Ildız - İçimde
Kubilay Ertekin - Sinsi ve pasif siyâs...
Halis Arlıoğlu - Hayat arkadaşıma
İbrahim Ali Uçar - Asyanın kalbi Doğu T...
Ahmet Değirmenci - Oralardan haberler
Ahmet Değirmenci - Röportaj - Seyit Tüm...
Ahmet Değirmenci - Bir ihtilâl...
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - İşkence
Murat Yaramaz - 104.sayı mizah köşes...
Murat Yaramaz - Korkak kahraman
Murat Yaramaz - Çözüm
Mahmut Topbaşlı - Solan yüzüm tende kö...
Erdal Kozankaya - Tarih bizi çağırıyor
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Gülşen Ayhan - Tercih
Hacer Taner Bulut - Kötülük eden kötülük...
Mertali Mermer - Hiç gelmeyen
Cemal Karsavan - Dikkat edilmeli sana...
Hakkı Şener - Türkistan
İlkay Coşkun - Doğu Türkistan uzak ...
İlkay Coşkun - "Mübareze" hakkında
Abdushükür Muhammet - Şiir okuma
Abdushükür Muhammet - Ak
Abdurehim imin /paraç - Vatan derim
Turgut Yıldızan - Gök bayrak için şanl...
Amine Vayıt - Güzel yurdum
Nurmuhammet Yasin - Nuzugumun çağrısı
Ferruh Recai - Karanlıkta güneşlene...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7260372
 Bugün : 9282
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 506979
 Bugün : 62
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dçn) Toplam : 141
 104. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 1
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2020
Künye | Abonelik | İletişim