Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 26 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     219 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Tek mısra yeter
Ali Erdal

  Sayı: 92 -

Gerçek şairin eserlerinin bazısı Everest tepesinde, bazısı Lût gölünde olmaz. Bazısı çok iyi, bazısı çok kötü olmaz. Gerçek şiir; –bulutların üstü de ne ki– yıldızların arasında parlar. Zira insanlık ehramının tepesinde söz sultanı Peygamber Efendimiz’in (sav) buyurdukları gibi gerçek şiir, “hikmettir” ve “şifadır”… Gerçek şairin her mısrası hikmettir; kuşlara niyet çektirir gibi hangisini alırsanız alın… Hiç biri keşke bunu yazmasaydı dedirtmez. Tek satırı, ‘Âvazeyi bu âleme Davut gibi salmaya’ yeter. Koca Ragıp Paşa, ne güzel ifade etmiş:

“Eğer maksûd eserse, mısra-ı berceste kâfidir.”

Kalıcı eser bırakmaksa maksat; bir mısra bile kâfidir…

Bütün şiirleri kaybolsa büyük şairin, bir mısrası her nasılsa ele geçse, sahibinin büyük şair olduğunu göstermeye, kabul ettirmeye o tek mısra yeter. Nâbî’nin dediği gibi:

“Sözde darbü’l-mesel îrâdına söz yok ammâ;

Söz odur, âleme senden kala bir darb-ı mesel!”

Mârifet; söz içinde atasözü kullanmak değil, atasözü mesabesinde nesiller boyu unutulmayacak eser bırakmak…

Yıldız gibi (1) mısra yazan, başka mısralar da yazar

Cins kısrak her seferinde asil tay doğurur.

Kaliteli saz yapan usta, arada bir de teneke gibi ses çıkaran saz yapmaz. Bir hata olduysa onu imha eder.

İngiliz atasözünün dediği gibi, ‘Bir zincirin sağlamlık derecesi, en çürük halkası kadardır.’ Her biri tonları kaldıracak halkaların arasında bir halka da on kilodan fazlasını çekemeyecekse, zincirin gücü o kadardır.

Şairin seviyesini, en üstün eseri değil, en zayıfı belirler.

Bir şiirini, şu veya bu sebeple diğerlerinden daha çok beğenebilirsiniz. Meselâ Sakarya Türküsü’nü, dâvâyı daha iyi temsil ettiği için daha çok takdir edebilirsiniz.

“Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!”

Heybeti sizi sarabilir, sarsabilir; mermerlerden tekbirleri duyacak gibi olabilirsiniz…

“Rabbim isterse sular, büklüm büklüm burulur”

Mısrası size gönülden “amenna” dedirtebilir…

“Ey gönül madenin ne kadar yufka!

Yeter ağlamana bir kuş ötüşü”

Mısraları ile ağlayabilirsiniz…

“Güzel Allahım, senden ne gelecekse gelsin;

Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin…”

Beyti ile mutmain olabilirsiniz…

“Ben o kutsî nefesin üflediği kamışım;

Ses onun, ben imzamı atmışım, atmamışım…”

Beyti ile şiirin hikmet oluş sebebini ve kaynağına ait sırrı yakalar gibi olabilirsiniz…

“Kaç kurtul kelimeden;

Ağlamadan, gülmeden!

Hani ya sen ölmeden,

Ölecektin, hani ya?..”

Kıtası ile nefsinizi hesaba çekebilir, bildiğiniz halde yapamadıklarınız için, günahlarınız için hayıflanabilir, ağlayabilir, dövünebilirsiniz…

“Yaradan, rahmetini kahrından üstün saydı;

Ne olurdu halimiz, gözyaşı olmasaydı?”

Beytini okur, gözyaşları içinde şükredebilirsiniz.

Ama… Mücerret şiir olarak, saf şiir olarak, şiiriyet olarak gerçek şairin şiirleri arasından seçim yapamazsınız; şaşırır kalırsınız.

Mücevherlerle dolu odada, bir tane alma hakkınız varsa, hangisine el atsanız, bir başkasında kalmaz mı gözünüz. Gül bahçesinde, en güzel gülü seçin deseler, şaşıp kalmaz mısınız… Hangi şiirini alırsanız alın gerçek şairin; sadece bunu yazsaydı şair olmasına yeterdi dersiniz. Elindeki bir salkım üzüme göz dikene Nasrettin Hoca’nın bir tek üzüm tanesi verip, “hepsi böyle, ha teki, ha salkımı” demesi gibi…

“Yunus, ver canını Hak yoluna;

Can vermeyince, canan bulunmaz…”

Demiş ya Yunus… Başka tek satır yazmasaydı… Bu iki mısra onu büyük şair yapardı. Hattâ sadece tek mısra… “Can vermeyince, canan bulunmaz…” deseydi; veya, “Yunus, ver canını Hak yoluna” deseydi; yeterdi.

Hz Ali’nin buyurduğu gibi, “parça, bütünün habercisi”… Gerçek şiirden en küçük parça, bütünden haber verir.

Karacaoğlan,

“Kadrin bilmeyenler almış eline,

Onun için boynun eğri menevşe…”

Dedikten sonra sazını assaydı duvara ve bir ömür sussaydı; bu iki mısra, büyük şair olmasına yeterdi. Bir

menekşenin görünüşünden hareketle insanı mahzunluğun iklimine bir defa çekebilen, tekrar tekrar benzer iklimlere de çekebilir. Bırak kıtayı, beyti; şu tek mısra yeterdi:

“Âşığız biz, bize yalan yakışmaz!”

Kaliteli elmastan bir mücevher yontan usta, bir tane daha, bir tane daha yontmak isteyecektir; o başka…

Büyük şairin ilk ve önemli vasfı çok yazmak değil, üstün eser vermektir. Bilmem ne kadar kalp para yerine, ihtiyacı görecek kadar geçerli parayı tercih etmez misiniz… Hem kaliteli, hem çok olursa, alâların alâsı…

Fuzulî; bırakın Leylâ ile Mecnun’u, Su kasidesini…

“Aşk imiş her ne var âlemde

İlim bir kıyl ü kaal imiş ancak”

Deseydi; hattâ bu beytin bir mısrasını söyleseydi. Veya,

“Bin can olaydı kaş men-i dilşikestede

Ta her biriyle bir kez olaydım sana feda”

Keşke bin canım olaydı da; her biriyle sana feda olaydım; deseydi… Yine şu andaki yerinde olurdu.

Sadece “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!” veya “Yiğidi doğuran ana, bin yaşa!” demesi Köroğlu’nun, nâmını yaşatmaya yeterdi.

Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ı yazmasaydı da sadece şu beyti söyleseydi, büyük şairliği hak ederdi:

“Hiç aşktan özge şey revâ mı

Sarf etmeğe gevher-i kelâmı”

Söz cevheri, aşktan başka bir şeye sarfedilir mi!

Arif Nihat Asya, değil Fetih Marşı ve Bayrak şiiri;

“Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

Müslümansız bırakma Allah’ım”

Duasıyla bile anılmaya değer…

Anka kuşunun, her yumurtası mücevherse, bazan da çakıl taşı yumurtlamaz. Ömründe bir defa mücevher yumurtlaması kabul edilebilir ama sıradan yumurtalardan birinden, her nasılsa, mücevher çıkması beklenemez.

“Lâfımın dostusunuz, çilemin yabancısı,

Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı”

Diye yakınsalar da, “eşeklere, saman yerine orkide sunmuşuz” diye hayıflansalar da gerçek şairler; orkide yetiştirmekten ve sunmaktan kendilerini alamazlar. Dünya menfaati manzumecisi değil, dâvâ adamı olurlar.

Küheylânla gidilir savaşa, beygirle değil…

Her büyük şair gibi Üstad’ın da hangi mısrasını alırsanız alın, sadece işte bu, büyük şair olmasına yeterdi, dersiniz. Zira şiir için şart olan üstün dil kullanma kapasitesine ve son derece derin tecrit kabiliyetine sahipti; bu da en çok şiirinde görünüyordu.

“1934 yılına kadar olan dönemde kaleme aldığı şiir ve tiyatro eserleriyle Türk edebiyatında yer almış olsaydı, bu kadarı bile ona milletimizin edebiyat tarihinde müstesna bir yer sağlamaya yeterdi.” (Erdem BAYAZIT)

“(…) Bunca yıllık ömrümde; mensup olduğum sosyal statü itibariyle münasebette bulunduğum, toplumun elit tabakası da dâhil, hiç kimsede, Necip Fazıl Bey gibi ana dilini akıl almaz bir maharette kullanabilen bir insan tanımadım. Ona yıllarca hizmet etmiş bir kişi olarak onu hayatının hemen hemen her türlü faaliyeti içinde, özellikle çoğunda da doğrudan doğruya -intentio recta- tavrı içinde, görme şansına sahip oldum. Her türlü durumda onun ana dilini olağanüstü bir şekilde kullandığını, kavramlardan eşsiz mimarî eserleri, akıl almaz musiki besteleri meydana getirdiğini gördüm. Vâkıf olanlarca, Üstad’ın Fransızca’yı da aynı maharetle kullandığı tarafımıza birçok kereler ifade edilmiştir.” (Ali BİRADEROĞLU)

Prof. Ayhan SONGAR, dost düşman herkesin ittifak ettiği bu vasfını şöyle ifade ediyor:

“Necip Fazıl’ın her şiirinde, hayır sadece şiirinde değil, pek basit ihtiyaçlarını bile dile getiren her konuşmasında, korkunç bir tecrit, dehşetli bir sembolizasyon hemen dikkati çekerdi.”

Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU:

“Üstad’da öyle bir tecrit ve teşhis kabiliyeti vardı ki, Onun söz veya kalemle ifade edemeyeceği herhangi bir konu olacağını düşünmek aslâ caiz değildir. Bu dehâyı kendine yakışır bir misal ile tanıtmak gerekirse, şöyle diyebiliriz.

Bilindiği üzere, zekânın ölçülerinden biri de müşahhası mücerretle, mücerreti ise müşahhas hale getirebilmektir. İşte Rahmetli bunun zirvesiydi. O, kör bir insana, meselâ Einsten’in arkadaşına ‘beyaz’ı tahayyül ettirecek bir ifade kudretine sahipti. Aynı kalem, okuyabilen fakat hiç işitmeyen bir kimseye de yazı ile Nevâ Kâr’ın ihtişamını hissettirecek güçteydi. Sürekli indifa halinde bir yanardağa benzerdi. İlhamından doğan her eser, bu dağdan püskürmüş lâvı andırıyordu.”

Bekir Oğuzbaşaran:

“Üstad’ı yarım saat dinleyen bir insan, o gün sabaha kadar uyuyamazdı. Kendi deneyimlerimden ve konuştuğum arkadaşlardan biliyorum bunu. Çünkü, zihniniz O’nu  anlamak  için öyle efor harcıyordu ki, ‘beyni zonk zonk zonklayanlardan biri’ olup çıkıyordunuz.  Sinirleriniz  alt üst oluyordu. Konuşmalarıyla, 

kuvvetli telkin gücüyle, öfke ve duygu sinmiş fikirleriyle, çelik gibi mantığıyla, sizi hep ‘üstün memuriyete’ dâvet eden tebliğci tavrıyla, dünyaya ve küçük kaygılara karşı gösterdiği müthiş istiğna ile, ‘tedirgin bilinciyle’ sizi yükseklere çıkarıyordu. Bunun için üzerinizde şok etkisi doğurması gayet normaldi.”

Şu beyit, −ölüm tefekküründen ayrı− sembol ve tecride, herkesin hemen evet diyebileceği bir örnek:

“Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var

Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var.”

Mevlâna’nın “düğün gecesi”nden aşağı kalmayacak “bayram” ve “tahta at” sembolleri, kapasitesine işaret edenleri haklı çıkarmıyor mu? Ayrıca “tahta atın” çocukların oyuncağı olduğu düşünülürse, sembol değeri ile birlikte, ölümü bir çocuk sevinci ve masumiyeti ile kabulü ifade etmesi de cabası…

“Ruhumun” eritildikten sonra en uygun şekilde dondurulup “İstanbul” olarak toprağa kondurulma düşüncesi; İslâm, Türk, Fetih Hadisi ve İstanbul münasebetini ifade bakımından harika buluş değil mi?

Sadece “Sakarya” şiirine “Türkü” demesi ve Sakarya ile Türk milletini özdeşleştirmesi… İnsan ve su benzetmesi… Sakarya’nın yokuş çıkması ile Türk milletinin taşıdığı sorumluluğu ve yolunun zorluğunu ifade etmesi… Pek çok sembol ve benzetme bir yana, hele “Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!” diye düşüş yıllarının çilelerini ve ayağa kalkma azmini bir mısrada ifade etmek, büyük başarı değil mi? Sanıyorsunuz, Sakarya, göklere doğru yükseliverecek… Bir millete ancak bu kadar güzel ve etkili gayret ve heyecan kazandırılır, “dimdik doğrul ve sevin” denir.

Sadece bir şiirinin adı “Destan”... Tarihî ikaz çığlığı: “Bu cadde çıkmaz sokak”!.. Destanlık bir ikaz çığlığının adı “Destan”...

Allah ve kul münasebetine dair derinlik, tecrit, tefekkür, her eserinde, hele şiirlerinde ayan beyan:

“İnsan, yaklaştığınca yaklaştığından ayrı;

Belli ki; yakınımız yoktur Allah’tan gayrı…”

En sağlam mantık, en derin tecritle beraber:

“Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık;

Anla ki, yok, Allah’tan başkasıyla yakınlık…”

“Sen mutlaksın, bense izafet!”

“Neye baksam aynı şey, neyi görsem aynı şey...

Olan sensin, hey gidi Hakikat Sultanı hey!”

“İçiçe mimarî, içiçe benlik;

Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!”

Devirler ve nesiller arası uçurumu belirtmede bundan kısa, bundan net, bundan açık, bundan kesin bir ifade olabileceğini sanmıyorum:

“Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey”

“Bay Necip” ve “Fazıl Bey” sembollerinin temsil ettiği mânâların ve imaların neler olduğu ve ne kadar geniş ve etkili olduğu, her birinin hangi zamanları temsil ettiği izahtan varestedir.

Bana öyle geliyor ki, başta “Çile” şiiri olmak üzere eserlerindeki semboller, yıllar sonra anlaşılacak… Anlaşıldıkça da tesiri derinleşecek. Yunus’un, zamanında tam olarak anlaşıldığını sanıyor musunuz?

Eserlerinden birkaçının isimlerini hatırlamak bile fikir ve tecrit derinliğini göstermeye yeter: Çile, İdeolocya Örgüsü, Nur Harmanı, Esselâm, Bir Adam Yaratmak, At’a Senfoni, Aynadaki Yalan… Çöle (bütün zamana ve mekâna) İnen Nur… Kuru “ilmihâl” yerine “İman ve İslâm Atlası”nın derinlik, genişlik ve kapsayıcılık ifadesi; takdire şayan değil mi… Büyük veliler için “Başbuğ Veliler” demek… “Veliler Ordusu” da keza…

Üstelik bu derin tefekkür, hem şiirde, hem nesirde… Şiirdeki nesirden, nesirdeki şiirden üstün… İman ve İslâm Atlası’ndaki şu derin tefekküre bakın:

“–Yok!

Diyenlere bir sözüm var:

–Siz bana gerçekten yok olan bir şeyi gösterebilir misiniz ki, yok’u ispat edebilesiniz?.. Gösterebilecek olsanız zaten o şey yok değil var olur. Gösteremeyince de yok demeye imkânınız kalmaz! Allah’a yok diyebilmeniz ayrıca ispat ediyor ki, O ‘var’ın ta kendisi, ‘yok’un da yaratıcısı…”

Yok diyebilmenin, Allah’ın varlığını beyan olduğunu söylemek, ‘yok’un ‘var’a işaretini tespit, yüksek buluş değil mi…

“En büyük mücerret Allah’tır!” diyen ve sanatın O’nu aramak olduğunu belirten mütefekkirin bazı eserlerinin bu idrakin altında olması düşünülebilir mi?

“(…) Bir şair sadece şiir yazmamış, kendi şiiri ve umumiyetle şiir üzerinde düşünmüş, kendi ‘poetika’sını yapmışsa, bunları bilmek, hayat hikâyesini öğrenmekten elbette daha yararlıdır.” (Prof. Dr. Birol EMİL).

Eser vermekle yetinmeyip; eser, sanat ve insanın sorumluluğu üzerinde “poetika”sını ortaya koymuş başka şairimiz var mı?.. Dünyada kaç tane var?.. Bu tefekkür; sadece şaire değil, Türk milletine, Türkçe’ye Allah’ın lütfu demez misiniz? Bu tecrit dehâsının Türkçe’yi gelişmeye zorlayacağına ve geliştireceğine muhakkak nazarıyla bakmaz mısınız? Yunus’tan sonra bir de Necip Fazıl’ı olmak, bir dil için, bir millet için ne büyük şeref, ne büyük bahtiyarlık ve ihsan demez misiniz!..

Daha ilk mısralarıyla cemiyet meydanına çıktığı zaman “Bir mısraı millete şeref vermeye yeter” denilmiş biri için bu değerlendirmeler övgü değil, dilimizin döndüğü kadar hakikat ifadesi… İslâmî yönü belirdiği zaman, bundan sonra şiir yazamaz mânâsına “Sabık Şair” demişlerdi. Görüldü ki, bundan sonraki şiirleri, öncekilerden de üstün... Demek ki, hayatı şiir cevheri bakımından bir bütün...

Kanaatimce, mücerret şiir idrakinin şaheseri Poetika’sındaki her cümle, sadece bunu söyleseydi büyük yazar payesi kazandırır demeyi hak ediyor. Kütüphaneler sığdırılmış bir bilgisayar dosyası gibi yoğun şu tecrit kapasitesine, üstün fikre, eser hassasiyet, titizlik ve sorumluluğuna, eseri üzerinde düşünmeye bakın:

•“Şairi, cemat, nebat ve hayvandaki vasıflar gibi, kendi ilim ve iradesi dışındaki içgüdülerle dış tesirlerin şuursuz âleti farzetmek büyük hata…”

•“(…) San’atı üzerinde düşünmeyen şair, kuyruğuna basılınca inleyen hayvancıktan farksız…”

•“(…) Şiir mutlak hakikati arama işi…”

•“Mutlak hakikat Allah’tır.”

•“Ve şiirin, ister O’na inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, O’nu aramaktan başka vazifesi yoktur.”

•“Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolunda arama işidir.”

•“En büyük gizli, Allah’tır. Ve şiir üstün mânâsiyle sadece Allah’ı arayan bir âlet olduğu için, ister güneşten bahsetsin, ister kertenkeleden, eşya ve hâdiseleri kuşatıcı nâmütenâhî ince girift nispetler içinde, Allah’ın hudutsuz sanatındaki sonsuz mimarînin bir kapısından girip bir kapısından çıkmaya memurdur.”

•“(…) Şair, evinin, kılığının, sokağının nizamından, insan ve cemiyet ve her türlü dünya nizamına kadar bütün merkezleriyle hayatı kucaklayıcı bir kürsü sahibidir.”

•“Şair, madde değil de mânâ halinde câmi kapılarının önünü dolduran Allah dilencilerinin en güzelidir.”

Kitaplık çapta açıklamalar, şerhler gerektiren bu küçük bir kitap denebilecek eserdeki başlıkları ard arda görmek bile fikir kapasitesini, sanat titizliğini, fikir ve sanat ufkunu görmeye yeter: “Şair; şiir; şiirde usul; şiirde gaye; şiirin unsurları; şiirde kütük ve nakış; şiirde şekil ve kalıp; şiirde iç şekil; şiir ve cemiyet; şiir ve hayat; şiir ve din; şiir ve müspet ilimler; şiir ve devlet; toplam.”

Daha 30 yaşındayken, 1934’te “Beklenen sanatkâr” konuşmasında söylediği “Şimdi bize, bütün dayanaklarını kaybetmiş bir cemiyette, evvelâ, dayanak hazırlayıcısı bir ideal zemini kurmak ve sonra onun üstüne bütün bir sanat binası oturtmak düşüyor.” demesi ile ‘şiirine yazık etti, sabık şair oldu’ yargısından sonra, “şiirimin iklimini kuruyorum” demesi aynı şey... Yine o konuşmada söylediği “Beklenen sanatkâr, yenisi beklenirken kurutulan ve 5 aylıkken düşürülmüş kavanoz çocukları haline getirilen soydan değil, iman vecdi içinden gelecektir” demesi ile İman ve İslâm Atlası’ndan tüten mânâ aynı… Demek ki, bütün eserleri bir manzume… Neresinden bir örnek alırsanız alın, bütünden bir ses... Bütünden bir tat... Eserlerinin bütünü (diyapozon) ve her biri aynı sesi veriyor…

Şu şiir tarifi, ne kadar içli, derin, ufuk açıcı ve gönül rahatlatıcı: “Ve nihayet şiir, olanca akıl dedikodusunun bittiği, fikir çatılarının çöktüğü, hesabın kalktığı ve adetlerin tökezlediği yerde, bütün sakar vasıtalariyle insanoğlunu sırtına alıp göklere kaldırıcı ve yumulmuş pençelerinin içinde metropoller ve dünyalar taşıyıcı Hüma kuşu…”


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henüz yorum bırakılmadı...
 
Tek mısra yeter... - Sayı 92
Üstad için yazı kaleme al... - Sayı 92
Bir gelinlik kaldı... - Sayı 91
Ulu Hakan’ı, askerinden ö... - Sayı 91
Tüm Yazıları

Son Eklenen Yorumlardan
 maşallah çok güzel... Dertli İnsan

 Allah razı olsun abi gerçekten çok güzel bir yazı kaleme almışsın... Yasin orhan

 Üstad sayısını hazırlayanların emeğine sağlık.... M.Kemal

 Eşek ölür kalır semeri, İnsan ölür kalır eseri. Yaratılan herkes, dünyadada ahirette de eseriyle kar... Ahmet Güney

 Çok içli, çok duygu dolu bir eser olmuş. Ellerinize sağlık. ... B. Rahmet


Öğretmen ve öğrenciye “okul sigortası” hakkı verilmiş. Pek yerinde, artık disiplinsizlik yüzünden okutmak da, okumak da “risk unsuru” taşır oldu. 
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Üstad için yazı kaleme almak
Son ve tek kıvılcım
“Benim Adım Bay Necip, babamınki Fazıl B
Hamd ve şükür...
Necip Fazıl'ı anlatmak
Kurtuluş
Sesleniş
TBMM'deki olaylar ve referandum
Köyüm ve köylüm
“Benim Adım Bay Necip, babamınki Fazıl B
Yavuz Sert - Annelerimiz -13-
Ali Erdal - Üstad için yazı kale...
Ali Erdal - Tek mısra yeter
Kadir Bayrak - Durun kalabalıklar
Kadir Bayrak - Çile
Sinan Ayhan - Büyük Doğu: Anahtarl...
Sinan Ayhan - Üstad ve poetik duru...
Mustafa Kınıkoğlu - Necip Fazıl hakkında...
Turgay Ertem - Benim de söyleyecekl...
Fatma Pekşen - Gençliğim eyvah!
Ahmet Mahir Pekşen - Necip Fazıl ve inter...
Ahmet Mahir Pekşen - O'ndan sonrası
Dergi Editörü - Hamd ve şükür...
Site Editörü - “Benim Adım Bay Neci...
Mehmet Hasret - Bir mısra, bir söz k...
Necip Fazıl - Son ve tek kıvılcım
Necdet Uçak - Necip Fazıl Kısaküre...
Necdet Uçak - Allah için ne yaptın...
Hızır İrfan Önder - Sevgi de öldü
Gelecek sayı konusu -
Av. Mustafa Büyükgüner - Necip Fazıl'ı anlatm...
Halis Arlıoğlu - TBMM'deki olaylar ve...
Halis Arlıoğlu - Sesleniş
Halis Arlıoğlu - Köyüm ve köylüm
Av. Özgür Alkan ALKIŞ - Ne Fa Ka, Bedenini A...
Kubilây Ertekin - Kurtuluş
Ahmet Değirmenci - Izdırap
Muzaffer Doğan - Özdemir İnce ve 'Mih...
Muzaffer Doğan - Sabah yakındır
Bahadır Kaya - 92.Sayı Medya Sepeti...
Kürsü Kainatın Efendisi -
Murat Yaramaz - Necip Fazıl hakkında...
Murat Yaramaz - Üstad ve mizah
Murat Yaramaz - Sebep
Murat Yaramaz - Rahmet
Murat Yaramaz - Mizan
Bahçıvan - Necip Fazıl'ı takdim
Şadi Erdal - Üstad Kısakürek ve K...
Birsen Eraslan - Üstad'ın izinden
Cahit Ay - Peşin hükümler
Melih Aydoğ - İdrâk
Onur Abalı - Yarım
Mehmet Akif Bozkurt - Bu şehir (Halep)
Rahile Dövran - Ağrı Dağı
Fazlı Humar - Canlarım
Rafiq Oday - Bir de (mi) gelsin
Fatih Zeyrek - Şule
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 3052915
 Bugün : 1549
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 399904
 Bugün : 35
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 73
 92. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 8
Son Güncellenme: 1 Mayıs 2017
Künye | Abonelik | İletişim