Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 30 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     439 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi

  Sayı: 103 -

Kardelen yazarlar toplantısının 24.sü 26 Ekim 2019 cumartesi günü Bilecik’te Ali Erdal’ın evinde yapıldı. Toplantıya, dâvet üzerine Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Öğretim Görevlisi Abdullah Aydın da katıldı.

Ali Erdal’ın konuşması ile başlayan toplantıda, 101. ve 102. sayılar değerlendirildi ve 2020 yılında yayımlanacak 4 sayının konuları tespit edildi. Buna göre; 103.sayı maddî ve manevî sağlımız, 104.sayı Doğu Türkistan dâvâmız, 105.sayı eğitim sistemi, 106.sayı Mevlana, Yunus etrafında Anadolu irfanı, 107.sayı sünnet mevzusu olarak belirlendi.

Ali Erdal’ın yeni çıkan “Mübareze” kitabının değerlendirilmesi ve bir sonraki toplantının tarih ve yerinin belirlenmesi ile toplantı sona erdi.

Ali Erdal’ın konuşması:

−24. toplantı… Üstad, küfür diyor, sulana sulana geliyor, biz pekleşe pekleşe geliyoruz… Allah’a şükür Kardelen her sayıda pekleşe pekleşe geliyor. Bizi her sayımızda, her toplantımızda, her faaliyetimizde pekleştiren Allah’a hamd ediyoruz… Resul’üne salât ve selâm… Yolunda gittiğimiz, istifade ettiğimiz büyüklerimize tazim ve hürmet…

Ortaokul yıllarımdan bir yazıyı hatırlıyorum. Diyor ki… Hangi gazeteyi, hangi dergiyi ne zaman açarsanız en azından haftada bir veya iki defa şöyle bir yazı: Çok netameli günlerde yaşıyoruz. Çok zorlu, sıkıntılı günlerde yaşıyoruz. Çok tehlikeli günlerde yaşıyoruz. Ve bu sadece bugünün değil, dünün değil, evvelki günün, daha evvelsinin meselesi. Belki de diyor, bizden sonra da hep böyle gidecek. Yani hep mi netameli, tehlikeli günlerde yaşıyoruz yoksa insan fıtratı şikâyetçi olduğu için her devirde şikâyet mi ediyor… Evet, insan fıtratı bu… Fakat biz bir noktada böyle bir şikâyet hakkına sahibiz. Tanzimat’tan beri milletçe böyle bir şikâyet hakkımız var. Netameli günler yaşıyoruz Tanzimat’tan beri…

Şöyle kalın çizgilerle, ana hatlarıyla, detaya ve işin siyasî tarafına, polemik noktalarına girmeden bugüne kadar devir devir ayıracak olursak şöyle diyebiliriz: Tanzimat’tan biraz önce başlayan ve Tanzimat’la da yoğunlaşan kendimizden şüphe, İslâm’dan şüphe… Arkasından Meşrutiyet, falan diye tasnif etmiyoruz, ana hatlarıyla. Madem kendimizden şüphe ediyoruz öyleyse bize bir kurtarıcı lâzım. Dışarıdan kurtarıcı arama dönemi. Arkasından, madem dışarıdan kurtarıcı arayacağız öyleyse bizim zaten kurtulmuş olan şu güzel, müreffeh, rahat dünyayı taklit ediverelim olsun bitsin… Hattâ bunu diğerlerinden farklı olarak, işte, medeniyetini, tekniğini alalım da ahlâkını almayalım şeklinde ki bu da bir çeşit taklit, yani şahsiyetimizi bulalım, kendimizi bulalım, kendimiz olalım değil. Tanzimat’tan bugüne kadar ana hatlarıyla üçe bölmüştük, şimdi teke indirecek olursak; kendimizi inkâr…

İki asır sonra, zamanın ruhu diyorlar ya, kanaatimce zamanın ruhu bundan sonra kurtuluşu kendimizde arama devri. Yani ben de temelli kötü değilim…

Meselâ, çok basit bir örnek gibi görünecek ama bence çarpıcı bir örnek; köy ekmeğine dönüş… Daha düne kadar aman sakın ha, paketlenmemiş bir şeyi satın almayın, sağlığınızdan olursunuz, katiyen paketlenmemiş süt almayın furyası vardı. Bugün ne diyorlar, doğrudan doğruya vatandaştan alın, daha sağlıklı olursunuz. Bunlar bir takım şeylerin ayak sesleri… Yani asıl kurtuluşun nerede olduğunu söylemeye doğru bir gidiş… Artık indi, indi, indi, son noktadayız, şimdi yukarıya doğru bir dönüş başladı diye ümit ediyorum.

Geçen gün şehre inerken, önümde 7-8 genç yan sokaktan geldi, birbirleriyle şakalaşıyorlar, bir yandan da birbirlerine asker selâmı veriyorlar. Hepsi de birbirlerine bilgiçlik taslıyorlar. Selâm, öyle olmaz, böyle olur, sen başparmağını doğru tutmuyorsun, sen işaret parmağını yamuk yapıyorsun… Ciddiyetle, şakalaşmaya rağmen bunu tartışıyorlar. Bu arada, hemen arkalarında birini gördüler. O biri onlara, asker selâmı verdi. Biri arkadaşlarına seslendi. Hepsi döndüler bana doğru, ben onları, onlar da beni selâmladılar.

Futbolcular Fransa’da selâm verdi, boksör kızımız ağlaya ağlaya selâm verdi, hafız kızlar Konya’da hafızlık belgesini alırken başörtülerinin altına dokunarak selâm verdiler. Almanya’da Türkler, “her Türk asker doğar” diye slogan attılar. Ki bunların hemen hemen hepsi bedelli askerlik yapmıştır. Bunu kınamıyorum. Bedelli yaptığı halde niye bu sloganı atıyor demiyorum. Onun yaptığı da askerlik. Cumhurbaşkanı asker selâmı verdi, Millî Savunma Bakanı, Nato toplantısında hepsine biraz da gülümseyerek, diğerlerini ti’ye alarak selâm çakmış… Selâm çakmanın ayrı mânâsı var. Le Point, Fransız dergisi, kapak yapmış Erdoğan’ın selâm veren resmini. Bir anda sanki geniş araziye petrol dökmüşsünüz, bir anda bir kıvılcım çakılmış her yanı ateş sarmış gibi selâm, bir anda her yeri sardı…

Allah Allah ben ne yapıyorum ya, üç ayda bir, binbir güçlükle, fedakârlıkla gelenlere selâm gibi çok basit bir şeyden mi bahsediyorum… Herkesin bildiği, gördüğü selâmdan mı bahsediyorum. Ama bu selâmda bir şey var. Bu selâmın bu kadar yaygınlaşmasında bir şeyler var… Bir anda ateş hızıyla, bütün milleti, hattâ dışarıdakileri sarıyorsa bu bir şeyin alâmeti olmalı…

Fransa’da futbolcularımız selâm veriyor, canlı yayında o selâm bahsini kesiyorlar. Bir anda bunun nereye varacağını nasıl anlıyor da kesiyorlar… Bu selâmda bir şey var… Türbünler heyecanlanıyor. Ayağa kalkıyor. Telefonların ışıklarını yakıyorlar. O anda o topluluğa haydi yürüyün filân yere deseniz nerelere giderler. Ve oradan nasıl bir heyecan doğar. Biz zaten romantik, heyecanlı, idealist olmaya namzet bir milletiz.

Birden bire selâmın tehlikesini, işin nereye varacağını anlıyorlar, televizyonda yayını kestikleri gibi… İşe bakın yurtdışında futbol oynuyor, neredeyse bizimle alâkası, irtibatı kalmamış delikanlı, takımına rağmen, kamuoyuna rağmen, göreceği zararlara rağmen, selâmı çakıyor. Onlara sopa gösteriyorlar önce, Fransa’daki topçulara ceza kapısını gösteriyorlar, ama ondan sonra bakıyorsun birden bire cezayı, her şeyi kaldırıyorlar, suspus oluyorlar. Ne hissettiler de selâmı cezalandırmaktan vazgeçtiler? İnsafa mı geldiler? Anladılar. Topu ateşleyen bir küçücük kıvılcımdır. Kıvılcım tek başına nedir ki? Bir hiçtir. Ama bir tek kıvılcım bir roketi fırlatmaya yeter. Zayıf bir kıvılcım…

Sadece selâm değil, daha mektuplar var, çocuk resimleri var. Cenazeye üniforma ile katılmak var. Ağlamayacağım diye metanet gösterileri var. Bunlar, kendileriyle, tek tek bir şey ifade etmiyor ama bir mânâyı temsil ediyorlar. Ve bir şeylerin habercisi olmalılar. Her şeyi, cinayetleri en ince teferruatına kadar, işte kocasını şöyle öldürmüş, bıçağı almış da şurasına saplamış da, günlerce plânlamış da diye haberlerde verenler, bu selâm bahsindeki haberleri en kısa şekliyle veriyorlar. Hangi televizyon kanalını açarsanız açın bir cinayet haberi duyarsınız. Ama selâm bahsini, falan yerde filânlar selâm verdi deyip geçiyor. Açık oturumcular konuşmuyor. Bunun sosyolojik, psikolojik, ahlâkî, tarihî mânâsıyla beraber incelenmesi, konuşulması lâzım. Değerlendirilmiyor. Ve deniyor ki işin acı tarafı teröre tepkilerini gösterdiler. Filân yerdeki sporcular selâmı çaktılar, teröre tepkilerini gösterdiler.

Bu kadar basit olamaz… Kanaatimce bu bir şeyin, büyük bir şeyin, işaret fişeği… Bir millet, bir şeyde kolay kolay birleşmez. Askerine mektup yazıyor, askerine çay demliyor, askerine atkı, çorap gönderiyor; Amerikan askeri de geliyor. Bu muameleleri görüyor mu? Rus askeri de geliyor. Bu muameleleri görüyor mu? Millet, bakın dikkat buyurunuz, Mehmetçiğe karşı, askerine karşı gösterdiği alâkada hiçbir ferdi dâhil etmiyor. Yani cumhurbaşkanına, başbakana, ordu komutanına, Milli Savunma bakanına, onun şahsında askerini selâmlıyorum demiyor. Mehmetçiğe diyor. Burada Mehmet’i Mehmetçik yapan, daha doğrusu, Muhammed’i Mehmet, Mehmet’i de Mehmetçik yapan ruhu, milletin hissetmesinden doğan bir işaret fişeği bu…

Bütün bir millet bir şeyde ittifak etmişse bunda bir hikmet vardır. Mesele sadece basit bir selâm değil… Selâm bahsinin dışında şöyle bakalım dünyaya. Detaylara girmeden, Şili, Venezuela, Lübnan, Çin, neredeyse ihtilâl çapında gösteriler oluyor, Hindistan Pakistan’ın arası açık, İsrail’in orada Müslümanlara neler yaptığını görüyoruz ve biz yedi düvelle savaşıyoruz. Dünyanın her yerinde şu tespiti yapalım. Halk devlete isyan halinde. Yani dünyanın her yerinde halk devletini meşru görmüyor. Dünyanın her yerinde halk, insanlar, başlarındakileri, başlarına geçmeye ehil görmüyor. Dünyanın her yerinde gösteriler var. Araplar nasıl çok güzel organize edilebilmişlerdi. Bir anda Arap baharı diye dünyayı sardı. Gürcistan’da, Ukrayna’da gösteriler yaptırıldı. İhtilâller, darbeler yaptırıldı. Bu ne demektir? Orada buna müsait bir halk var demektir. Şili, Venezuella dışarıdan karıştırılıyor olsa da, içerden, kendinden doğuyor olsa da demek ki orada buna müsait bir halk var. Peki bizde? Böyle gösteriler organize edilmeye çalışılıyor, Gezi olayları yapılmaya çalışılıyor, dünyanın parası harcanıyor ama millet rağbet etmiyor. Bir selâmla bir şey ifade ediyor. Diyor ki ben şu ruhun arkasındayım.

Sokaklara dökmek istiyorlar ama halk sokaklara dökülmediği gibi kendi mânâsını ifade ediyor. Bizdeki faaliyetler organize değil. Birbirinden habersiz halk, insanlar, bir noktada birleşiyor. Sosyal medya ile haberleşme ile değil. Devlet emri veya organizesi ile değil. Bir vakıf, dernek organizasyonu ile değil. Kanaat önderlerinin bir araya gelerek, şöyle bir selâm işareti yapalım ve bütün milleti sarsın demesi ile değil. Çok meşhur bir misal, daha önce de konuşmuşuzdur ama şu ana cuk oturacak, Spartaküs arkadaşlarıyla beraber yakalandıkları zaman Romalı komutan soruyor. Spartaküs hanginiz? Bir anda hepsi şunu hissediyor. Spartaküs ele geçerse isyan ve bundan sonra tekrar karşı çıkma ihtimali biter. Hepsi öne çıkıyor; Spartakus benim… Böylece hepsi öne çıkarak Spartakus bilinmemiş oluyor. Sonra şöyle olmuştur, böyle olmuştur bizim meselemiz değil. Bizim kültürümüzde de Dede Korkut destanlarında Burla Hatun, Han’ın hanımı. Burla Hatun, yanındaki 40 kızla beraber, destandaki ifadeyle, kara dinli Gürcü kâfirinin eline esir düşüyor. Gürcü kâfiri, Müslüman Türklere işkence yapabilmek, eziyet edebilmek, üstünlük sağlayabilmek, kahır yapabilmek için Burla Hatun’a içki dağıttırmak istiyor. Ve soruyor. Burla Hatun hanginiz? 40 kız bir anda Burla Hatun’a ne yapılmak istendiğini anlıyor ve hepsi öne çıkıyor; Burla Hatun benim… İşte aynen burada olduğu gibi millet, birden bire selâmı çakıyor.

İkizlerin birbirlerinden ayrı dünyalarda birinin çektiği acıyı öbürünün de duyduğunu biliyoruz. Demek ki bizde bir ruh ikizliği var her şeye rağmen… Demin saydık, İslâm’dan uzaklaşmak, İslâm bizi kötü yola düşürdü, işte bizi geri bıraktı, bilmem ne noktasından artık İslâm’ı temelli saf dışı etme noktasına gelmiş bir milletin içinde hâlâ bir iman ikizliği, ruh ikizliği var… Türkistan’daki bir tasavvuf büyüğünün, Mısır’daki müridinin, düşüyor ayağını kırıyor, acısını hissettiği rivayet ediliyor. Demek ki biz milletçe bir şeyin acısını hissediyoruz. O bakımdan bu selâm hadisesi çok mühim.

Üniversitelerde bu mevzunun incelenmesi, araştırılması, sosyolojik mânâsının ortaya konulması lâzım. Halk mı diyeceğiz, Türk millî vicdanı mı diyeceğiz, maşeri vicdan mı diyeceğiz, ruh kökü mü diyeceğiz, millet diyor ki ben oraya bağlıyım… Ekseriyetle basit ve sade görünüşlülerdedir derin mânâlar… Yani haşmetli, zafer taklarında değil hiç görmediğiniz, tahmin etmediğiniz şeylerdedir derin mânâlar… Meselâ Kâbe gibi, basit bir yapıda; meselâ Nemrut’un bir sinekle cezalandırılması gibi…

Toz şekerin tek tek tanelerinde hiçbir güç yok. Her biri birer zerre... Bir araya geldikten sonra helva olacak. Her selâm tek tek sorsanız selâm verene, benim söylediğim mânâları taşıdığını söylemeyecektir. Ama bunların hepsini, bir arada yorumladığınız zaman söylediğim mânâya uymaktan başka bir şey çıkmayacaktır. Belki selâm verenlerden birisi öbüründen gördüğü için vermiştir, birisi modaya uymuştur, birisi sürüye kapılma psikolojisindedir, ama onu etrafında toplayacak bir mânâ yine de vardır… Bu selâm Türk milletinin imanına bağlılıkta potansiyel gücünü temsil ediyor. Eğer o güç bir araya getirilebilir, bir fikirle yoğrulabilirse işte o zaman hakiki kurtuluşa varılır. Halk ben buradayım diyor. Bu işaret fişeğinde zamanın ruhunu görmek lâzım. Tanzimat’tan beri dışarıda aranan kurtarıcının, kurtuluşun, kendimizde olduğunu anlayan bir kamuoyu her şeye rağmen bütün baskılara rağmen ve bütün dayatmalara onu sevmeyeceksin, şunu seveceksin ondan nefret etmeyeceksin şunu şöyle yapacaksın dayatmalarına rağmen halk, bize dayatılanları değil İslâm’ın emrettiği yoldakileri sevmiştir.

Ve daha mühimi de o selâm bir şeyin alâmetidir. O da nedir? Koku… Bir yere geliyorsunuz, kokluyorsunuz, burada şu olmuş diyorsunuz. Şurada şöyle bir kötülük olmuş veya güzellik olmuş diyorsunuz. Nereden biliyorsunuz? Çünkü koku, bir şeyin alâmetidir. Bu selâm da bir şeyin alâmetidir, bir şeylerden haber veriyor, nasıl duman ateşin yandığını, yangını haber veriyor. Bunu düşmanlarımız çok iyi anlıyor. Ve bir de bu selâm Türk milletinin hâlâ imanına bağlılık noktasında bir hayatiyet taşıdığını, kurbağaya iğneyi dokunduruyorsunuz, bir tepki gösteriyor, neden? Hâlâ hayatiyeti var. Ama ölü bir varlığa dokunuyorsunuz, size hiçbir tepki vermiyor. Bu cemiyet bir şeye tepki veriyor. Bu bir alâmet.

Evet, son olarak, inşallah Kardelen işte o alâmetin fikirdeki versiyonudur. Selâmın cevheri, nasıl görülemiyorsa bizim de ne kadar fikirci olduğumuz ve ne yapmak istediğimiz görülemiyor, görülemeyecektir, anlaşılamayacaktır ama buna rağmen pekleşe pekleşe gelmeyi Allah bize nasip ediyor.

Allah’a hamd olsun…

 


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Gelecek sayı konusu hakkı... - Sayı 105
Kardelenden haberler-105... - Sayı 105
Gelecek sayı konusu hakkı... - Sayı 104
Kardelenden haberler... - Sayı 104
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (106): Mevlâna, Yunus etrafında Anadolu irfanı...

Son Eklenen Yorumlardan
  O kadar güzel kaleme almış ki sevgiyiSözcükler sevgiKağıt o kaleme alşık olmuş.Yüreğine sağlık A... Gülşen Akkaya

 Sevgili Zafer, inceliğin ve yorumun için teşekkür ederim, "yıllar geçse de aramızdan, bu kalp seni u... Sinan AYHAN

 Amin... Okuyucu

 Maalesef bu virüsün aşısı da ilacı da Yok. Allah ıslah etsin... Ahmet Güney

 Allah(celle celaluhu) razı olsun. Bizim böyle bilimsel makalelere de ihtiyacımız var. Teşekkürler!... Himmet


Nüfuz plânlaması diye bir şey tutturmuş gidiyorlar.
Ülkedeki kazalar, ihmaller ve terör sebebiyle ölenler hiç hesaba katılmıyor.
İnsanımızda bu ibret almamak, hükümetlerimizde bu beceriksizlik olduğu sürece bırakın planlamayı, nüfusu teşvik etmeleri gerekmez mi?
Yoksa bunca ölüme karşı bu tedbirsizlik, nüfuz planlamacılarının işi mi?
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Maarif
Nasıl bir insan
İki kelime arasındaki boşluktan geçen ku
Çeyrek asır
Maariften eğitime
Benim 'Caparka'm: G?z? ?ekik Olmayan Bir
Sevgi
Zikir ve ?nemi
En tehlikeli virüs...


Ali Erdal - Nasıl bir insan
Ali Erdal - Büyük depremin öncül...
Kadir Bayrak - Filmin sonu
Sinan Ayhan - Türkü, Anadolu harcı...
Necip Fazıl Kısakürek - Maarif
Bedran Yoldaş - Paklanmak
Dergi Editörü - Çeyrek asır
Site Editörü - Maariften eğitime
Mehmet Hasret - Dost cemali
Necdet Uçak - İslâm gelince
Necdet Uçak - Geçer
Necdet Uçak - Değil
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler...
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Her şey eğitimle baş...
Hızır İrfan Önder - Elem gazeli
Hızır İrfan Önder - Gafil olma
Ayhan Aslan - İhtiras
Olgun Albayrak - Münacaat
Mehmet Balcı - Kurban açıklaması
Mehmet Balcı - Kalmadı
Mehmet Balcı - Doluyum
Yusuf Karagözoğlu - Kazandıklarımızı kay...
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara Bakış-105
Kubilay Ertekin - En tehlikeli virüs.....
Halis Arlıoğlu - Hasret ve hüsranla g...
Halis Arlıoğlu - Felek
Büşra Doğramacı - İnsanlığın maarif da...
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - Tedrisat
Murat Yaramaz - Mizah köşesi-105
Murat Yaramaz - Vesile
Murat Yaramaz - Bıçak
Murat Yaramaz - Eğilim
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Gülşen Ayhan - İki kelime arasındak...
Eyyub MEMMEDOV - Deniz boyu sevgim...
Mertali Mermer - İnsanlar anlamaz ben...
Cemal Karsavan - Kaşım değse kirpiğin...
İlkay Coşkun - Maarif meselemiz
İlkay Coşkun - Mülâkat-105
İlkay Coşkun - Vatanım
Turgut Yıldızan - İnsandan hazreti ins...
Turgut Yıldızan - Öğretmen olabilir mi...
Vildan Poyraz Coşkun - Eğitimde anne eli
Mehmet Şirin Aydemir - Keder kardelenleri
Çakmakçıoğlu - Hangi eğitim
Tuba Kanlıkama - Payitahtın sesi
Mustafa Kadir Atasoy - Göktaşı
Ülvi ƏLƏKBƏRZADƏ - Edilen dualar
Ülvi ƏLƏKBƏRZADƏ - Sevgi notumuz
İlknur Şimşek - 1453
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7799318
 Bugün : 284
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 514906
 Bugün : 6
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 85
 105. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 4
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2020
Künye | Abonelik | İletişim