Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     3146 kez okundu.     1 yorum bırakıldı.     Yazara Mesaj

GRYFT BYR AKLIN YKTYDARINA DO?RU UZAKLIKLARI, YAKINLIKLARIYLA YLHAN BERK'TEN BAHSETMEK
Sinan Ayhan

  Sayı: 46 - Ekim / Aralık 2004

Bu âlemde, bildiğimiz kadarızdır (eğer dışlayabilirsek âlemi ve dışladığımız halde ondan ayrı olunan yerde bir yaşam imkânı bulabilirsek şayet, o zaman bilmediğimiz kadar da olurduk)... Bildiğimiz kadar bir şekiliz, bildiğimiz kadar bir hikmet... Her şeyin bir bilgisi olduğunu, bizde muhakkak yoğurucu bir karşılığı olduğunu bilmeden biliriz. Her şeyin bilgisi, alemde varoluşun üzerine biriken bir gölge gibidir. Bilgimiz; görece doğrular arasında parçalanan sahte gerçeklerle aslî rotasından çıkarılmış... En nihayet doğrularımız bizim zihnimize göredir, bilimsel anlamda gerçekler ise doğa âleminin zihnine göre...


Taşın bir bilgisi vardır; çakılın, tozun, kilin, çömleğin ve toprağın... Nasıl birleştiğimizi anlayamayız eşyayla zamanın çeperinde, bir an görüntüyü sabitlediğimiz vakit... Her an ayrılacak gibi şeyler, "numen"ler, "monat"lar birbirlerinden; tasavvurlarımız da bir gerçekmiş gibi görürüz hemen.


Olduğu gibi olanlar...
Olduğu gibi olmayanlar...
Olmadığı gibi olanlar...
Olmadığı gibi de olmayanlar...
Sonsuz boyunca tekrarlanan asal küsuratlar... Matematik deyimle bir limiti tarif etmekteki ifade, epsilon civarı... Her şey epsilon civarında "oluyormuş gibi" olmakta... Bir kâğıt yırtılıyor da sadece yırtılışını hissediyoruz; yırtılışın ifadesini elle tutup, gözle göremiyor, beş duyumuza yediremiyormuşuz gibi...


Taşın kaplayacak yeri olması, onun(olduğu gibi olan) bilgisidir... Üzerinde basılacak yerler taşıyor olması onun olduğu gibi olmayanlar bilgisidir... Taş bilgisi... Taşta basılacak yer, taşa basılacak ses, yani taşbaskı bilgisi... Taşta bu eklentiler, taşta bir hafıza olduğuna götürülürse zanlarımızı, bu da taşın(olmadığı gibi olanlar) bilgisi olur... Yokluğa karışmış taş görüntüsü fizikî etkisini gösterir, ama fizik açıdan beş duyunun dışında kalabilirse, böyle bir bilgi mevcutsa o da taşın (olmadığı gibi olmayanlar) bilgisi olur...


Birçok çekişmeli bilgiyi varlığına zevk edilmiş halde, üzerlerinde bulundurur şeyler...
İdeaların bilgisi, "episteme", görünüşlerin bilgisi, "doksa" ...
Zihinsel bilgi edinimi, doğrular; zihni tasavvurlardan bağımsız olağan bilgiler, gerçekler... Hepsinin ötesinde de mutlak hakikat...


Bir eşya bilgisi diye ele aldığımızda ilhan Berk şiiri ikinci yeninin sıvılaşmış taşı gibi gözükebilir bize. Berk'in şiir söyleyişi, tematik telaffuzu, kaosu kaşıyan telaffuza dayalı usu (yani tela+ff+usu) daima bilgelik tavrı içindedir... "suyum ben, bırakın gideyim..." Şiir "doksa" sı eşyadan tüten anlamın "episeteme"ye olan uzaklığını koklar gibidir, epsilon civarında... Lâkin onun deyimiyle "hiçbir şeyden gelir" onun şiiri... Bir masadan bahsetse örneğin, o masaya yer kaplıyor diyemezsiniz; o masayı epsilon civarında bulabileceğiniz için ona masa olmaktan kaçındırılmış bir masa "epistemolog-şair" ağzıyla kişileştirilmiş bir masa gözüyle bakabilirsiniz.


Berk sevimli şairdir... İçini hıncahınç dünya göklerine, zaman göklerine, yazı göklerine döker... Kendine özgü bir şiir iklimindedir. Şiirin ve kişiliğin bize yakın tarafları olduğu gibi uzak tarafları da mevcuttur...


Uzaklıklar:
Şiir Berk'te karşılıksız bir aşk gibidir, böyle olması da güzeldir aslında. Bu karşılıksızlık içinde, beyni uyarılmış, şuuru açık bir şekilde sayıklar ve bilgece görünüşler çatar şiir dekorunun içinde... Bir sarhoşluk yaşasa bile, zihnini diri tutar... Bilinçli sözleri vardır... Bir şiir teorisi vardır. Ama şiirin bilgisini elediği kadar şiiri yazamaz...(Tabi yazdıkları çoğu "şiir yazıyorum" diyenden üstündür...) Çünkü Malarme'yi Baudelaire kadar, Baudelaire'i Rimbaud kadar şair sanır... Ondan, onu beğendiğimiz halde uzak durmamızın sebebi ilkönce budur.
Eşya hislerini yüklenmiş olan bilginin; sinir giydirilmiş kelimenin, cümlenin, anlatımın sezgiyi, telepatiyi ayaklandıran iklimdir şiir... Halüsinasyona benzeyen bir söylem: "...o gecelerde saçıydım çocukların" Bu dizeyi gördüğümde içim kabarır benim, doğrusu böyle bir iklimde dolaşmak hoşuma gider...
Berk, Resul sözlerine özendiğini söyler; onun şiir macerası yıllarca onun bu hayranlığını kamçılamıştır... Doğru, her şiir, her metin, her söz kutsal olmak peşinde koşar; ancak hepsinin bir haddi vardır; bu haddi ilhan Berk bilir mi, bilinmez... İşte ilhan Berk'ten uzak durmamızın ikinci, makul sebebi..."şiir, Allah'ı aramaktır." Ve "şiirin ufku naattır"...
Erotik diye bir şiir türü varmış, onu yazarmış... Biz şöyle diyoruz buna karşı; sineklerin de rüyası varmış... Kendine asil ufuklar, asil görünüşler aramayanın, insanın üst duyularını mesele edinmeyenin; daima nefs yutağında hayvanlardan ödünç aldığı bir işkembelik durum vardır zaten... Uzağımızın bile uzağında, her telakkimizin en uzağında kalsın böyle bir bakış...


İlhan Berk'in belki en büyük tutkusu, kafasında bir dil olarak gördüğü her şeyle yıkanma... Kuşdilini çözse elbette onunla da yıkanacak... Bir diyeceğimiz yok buna... Tarih kitaplarında, seyahatnamelerde, ilmihallerde gizli bir dil olduğunu söylüyor, bu yüzden evini bu tür kitaplarla doldurmuş bir ara... Zaten şiiri de, bu kitapların içindeki dille çok yıkanmış olmaktan dolayı olacak; bir tarih söyleyicisi, bir seyahatname anlatıcısı gibi çıkıyor yer yer, bazen de garip bir dinî aksan seziliyor yazdıklarında... Valery ve Rimbaud kıyaslarken söylediği, birinin düşçü şiir yazdığı, öbürünün o düşlere daldığı halde zihnini açık tuttuğu... Ama unutulmasın ki zihin açık tutulursa ancak bir tarih söyleyicisi veya neoklasik bir filozof-şair kadar olabiliyor insan. Karşı duruşumuzun dördüncü merhalesi de bu. O belki Rimbaud'ya karşı Baudelaire'i, Valery'e Lautreamont'u, özellikle Mallarme'ye Nerval'i tercih ediyor olabilir o, bizse bütün hepsine karşı bir Rimbaud'yu sözün simyasına uygun buluyoruz.


Yakınlıklar:
Anlamın yönü değişince, şiirin yönü değişti, kapalı şiir buradan çıktı, görüşü ona yakın durmaya başladığımız yerlerden... Eskiden sembolistlerin, sürrealistlerin yararlandığı bir yapay zekâ diyebiliriz; anlamın olağan görüden sapmasına, bir tür rafine doğanın içinde hayat sürmenin getirdiği insanî refleksler bunlar... İlhan berk "Şairin Toprağı" isimli yapıtında bu yeniliği şöyle ifade ediyor: "(Sonunda usumun düzensizliğini kutsal buldum.-A.RIMBAUD) Şiirin bu değişiminde veya gelişiminde olan bu yenilik şöyle bir yere gelip dayanıyor: Anlam değişikliğine."
Şiiri neredeyse Rimbaud'dan başlatması; aynı doğrultuda Dylan THOMAS'tan, E.E.CUMMINGS'ten söz açması kalbimizin ona karşı ısındığı taraflar... Keza biz'de birçok iyi şiir söyleyicisinin üstünü kazısak altından RİMBAUD'nun çıkacağını düşünüyoruz... Kapalı şiirin eninde sonunda gelip dayandığı ana kapı o çünkü. En nihayet bir poetika disiplininden bahsedilecekse, bu tafsilatta yer alacak maddelerden biri de RIMBAUD'nun simyacılığıdır çünkü... Şairlik merakı değil; basbayağı "voyant"lığı, yani kavminin sözcüsü olabilmek tutkusu...
Şair Toprağı'nı okumayı sürdürelim:
"Bugün bana: Kimin için yazıyorsunuz? Diye sorsanız, Robert Graves gibi bende: Ozanlar için, derim. Azınlığı yaratan, aslında, yine büyük çoğunluğun kendisidir. Çünkü şiirin gelişimi içinde, o kendi gelişimini yapmıyor, bu yüzden de yeni şiirin kendiliğinden dışına atılıyor. Çoğunluğun şiirin dışında kalması yalnız şiire özgü değil: Resme, musikiye, yeni romana, tiyatroya karşı durumu da aynı. Öte yandan, bu sanatların, özellikle de şiirin gelişimi tek başına bir olay değildir. Toplumun gelişimiyle bir dengesizlik yaratmıyor. Böyle olsaydı, belki ozanın tutumunun yanlış olduğu söylenebilirdi. Belki diyorum, çünkü kimi zaman ozanın davranışı başka türlü de olabilir: Arthur RIMBAUD gibi bir öngören (Voyant) tavrı da takınabilir..."


Doğrusu biz ozanlıktan ziyade, bu öngören tavrını daha çok önemsiyoruz ve bunun haddinin ve asli cephesinin de "büyük sanatkârlık" olduğunu biliyoruz...
Altına imzamızı atacağımız birkaç satır daha okuyalım Şairin Toprağı'ndan:
"Bundan başka, anlamsızlık, saçmalık, bireycilik, kapalılık gibi sözcüklerin bu çağın sözcükleri olduğu artık herkesçe bilinen gerçeklerdir. Kafka'nın, Faulkner'in, Beckett'in mutsuzluk çanları, bu çağın dışından gelen sesler değildir. Yine lonesco'nun, Camus'nun, Artaud'nun anlamsızlık, saçmalık çığlıkları başka bir yerden gelmiyor. Rimbaud'un, Lautreamont'un geçen yüzyılın sonunda salık verdiği S.O.S'lerdir bunlar. Onların yapıtlarında görülen XIX. yüzyılın bu dayanılmazlığıdır. Rimbaud, Kafka başkaldırdıkları zaman, bu çağın anlamsızlığına, karanlığına başkaldırıyor elbette. Böylece, bu kavramlar yalnız şiirin özleri olmuyor, bu çağın da özleri, bu yüzden biçimlerini ister. Yani yeni özler, yeni biçimler ister. Eski duruk toplumların özleri büyük değişiklikler göstermez. Özlerin böylesine değişik olduğu yeni çağlar, yeni özlerini, biçimlerini getirirken, eski çağlarla öyle büyük benzerlikleri olmadığı için, elbette yadırgatıcı, yeni olacaktır."


Yeniliği ve değişimi geçmişten bağımsız düşünmeyerek kendinden öncesini sevmesi, geçmişe dayalı kendinde bir devam araması, özellikle Şeyh Galip'ten, Yahya Kemal'den ziyade Ahmet Haşim'den söz açması; Fikret ve Akif şiirini şiirden uzak, ama düz yazıya yakın bulması; birinci yeni şiirini bir geçiş dönemi olarak görmesi bizi hayli tebessüm ettiren görüşler... Hele Lamartine ve Musset'nin şiirlerinin tahammül edilmez olduğunu söylemesi... O çağın çoğunluğunun zekâsı Lamartine'e ve Musset'ye yetmiş demek ki. Düşünsenize, tokalı pabuç giyen ve suratına pudra sürüp peruk takan o çağın romantikliği-ne hangi ruh tahammül edebilir ki.


Şairin Toprağı toprağımız oldu, okuyalım:
"Eş zamanda etkiyi sağlamak ilgilendiriyor beni hep. Bir şeyden söz ederken (bir görüntüyü koyarken), aynı zamanda başka bir şeyden söz etmek (başka bir görüntüyü koymak)."
Bütün zamanlar boyunca elinde bilgelik taşıyanların çoğunluğa anlatamadığı veya anlata anlata dilinde tüy bittiği mesele burada. Görüntüyü yazıya zerk etmeye çalışan bir yazı ustası için eş zamanda birçok etkiyi bir arada tutma meselesi... Cümle veya dize bir metin içerisinde, daha başka nasıl sözün simyası olacak ki?.. Eş zamanda birçok görüntünün belleği kabartma kuvveti... Çakışık evrenler arası uygun sözcükler, uygun sözcük sıralanışları arası gidip gelme... Üslubu, nasılsa bu evrenler arası ve belki epsilon civarında çatma işi... Bağ olmayandan bağ çıkarma, o şeylerle ilişiği olmayanlardan ilişkiler derme, ve saire...
Söz etmeyle görüntüyü aynı doğrultuda görmesi hoş... Bize göre de şiir bir bakıma görüntüdür, başka bir alemde eriyikleşmiş bir görüntü... Bellekten belleğe uçan... Bize göre de şiir bir bakıma fizikî şartları mümkün olmayandan çıkan bir dekoru çizmek, onu ortaya koyabilmektir... Evet, bütün mesele "eş zamanda etkiyi sağlamak"tır, ama çoğunluğun kolayladığı anlamdakinden çok, bir gün akıllarının giriftliğini çoğunluğa kabul ettirecek bir bakıma sürgün edilmişlerin kitaplara bıraktığı etkiyi...


Kendi sözümüzmüş gibi söyleyelim, Şair Toprağı'nı:
"Peki bu inde, bu sürgünde kimler var? Bu azınlık denen cehennemde? Stendhal'in MUTLU AZINLIK dediği, onlar için yazdığını söylediği cehennemde?.. Kimler Bunlar? Her ülkede bir avuç insan: Bir yalnızlar taburu... Dün Homeros'ların, Mevlana'ların, Dante'lerin, Ronsard'ların dayanağı, bugün artık bir çoğunluk olan, bir avuç mutlu azınlık! Yine yakın zamanların, Dostoyevski'sinin, Joyce'sunun, Kafka'sının bugün daha bir büyüyen azınlığı! Yine yakın zamanların, Dostyevski'nin, Joyce'sunun, Kafka'sının bugün daha bir büyüyen azınlığı! YİNE YERYÜZÜNÜN EN BÜYÜK SÜRGÜNÜ OLAN, bu dünyada yaşamadığımızı söyleyen, çağını bir avuç azınlığa katiller çağı olarak niteleyen Rimbaud'nun dünkü azınlığı!"


Her şey birbirini güdüyor ve birbiriyle etkileşim içinde... 20'inci yüzyılın sürrealistleri, dadacıları, varoluşçuları, yapısalcıları, görüngücüleri, analitik felsefecileri, postçuları, post scriptçileri, vesairecileri... Sanata, edebiyata ve dolayısıyla düşünce ve hayal dünyasına hükmetmeselerdi, belki insanlık renksiz bir yüzyıl yaşayacaktı.
Unutmayalım ki Gôdard Alphaville'i oturup Eluard'la birlikte yazdı; Tarkovski'nin babası şairdi, Kubrick Nabakov'un Lolitasından başka tatlar çıkardı, Kieslowski ölümüne yakın Dostoyevski'yi dilinden düşürmedi, David Lynch'in her filmi Kafka'nın siyah beyaz bir romanı oldu. Görüntüyle yazı içgüdüsel olarak iç içe girdi. Kant'ın öngördüğü kendi içine kapalı usun dışında bir us gelişti. Girift bir us bu... Tıpkı doğrusal olmayan bir yol gibi insan ruhun enginliğine "atonal" nüfuz eden bir akıl... Her şeyi bir arada düşünen, matristleşen bir akıl...


Tıpkı sürrealistlerin, dadacıların manifestoları gibi bu akıl da tarih boyunca yuğrula yuğrula hayali olarak şöyle bir manifesto çıkardı (o şimdi çoğalan mutlu azınlığın manifestosu):
*Hiçbir şey anlaşılmaz ve anlatılamaz olarak kulplanamaz, kılıflanamaz ve paketlenemez, her şeyin açıklanabilir bir tarafı vardır.
*"Kelimeler kifayetsiz, bu anlatılmaz, yaşamak lazım" gibi söylenmeler bir gerekçe olarak gösterilemez.
*Herkesin gördüğü, ancak gitmeye cesaret edemediği yolları kullanmalıdır kişi...
*Yaşamak bir hastalıktır; bu yüzden aklın bütün imkânlarıyla ölüme yaklaşımladır ki hiçbir baskı altında olmadan canlı kalınabilsin.
*Ne kadar anlatılmak istense de bir soyutluk; kelime, cümle ve yazı bir fazlalıktır onun için; bu yüzden aslolan ruhtur... Üslup da ruh için vardır.
*Kuru boya, sulu boya, guvaş, pastel, yağlı boya; hiçbirini boyadan saymayan; sadece eşya nefesindeki nemi damıtarak düşlerini boyamayı bilen bir akıl...
*Kastettiğini bir çırpıda, hareketleri, ses ve söz unsurları, dil kaynakları ve görüntüleme disiplinlerini eğretileyerek dil kâğıdına aksettirebilen bir akıl...
*Flüt çalmadan önce, parmak uçlarıyla melodiyi mırıldanabilen bir akıl...
*Çok yere koşabilen, birden fazla göğü ve anlatım biçimi olan akıl...
*Kaynağın eşya tabiatına girebilen ve girdiği yerden değişmiş çıktığı gibi, girdiği yeri de değiştiren; döndüğü yere ise hepsinin cevherini taşıyabilen bir akıl...
*Belki onu diri diri gömmeye yeltenenlere karşı dokuz canlı bir akıl...
*Organlaşmış, düşünce bedeni olan ve bu bedeni bir hayalet gibi kullanabilen bir akıl...
 Bir gün, bir gün mutlaka şimdi dişini gösteren bu akıl iktidar olacaktır; zamana zerk edilmiş görüntüleri, anlamaları, bilgelikleri bütün aleme tek tek okuyacak ve dünyayı aslî özüne uygun düzenleyecektir..


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Ekleyen : N'IMPORTE QUI    18.04.2007
Yorum : Un passant Une hirondelle, une flaque d'eau, un morceau de ciel. Tout cela a dû tomber d'un poème, Dit un passant İLHAN BERK





 
Can feda...... - Sayı 96
İnsanın içindeki Hanifliğ... - Sayı 96
Su sulbünde, gül ile bülb... - Sayı 95
Konuşan düşünce... - Sayı 94
Tüm Yazıları

Son Eklenen Yorumlardan
 Türk Milleti hiçbir zaman dış düşmanlar tarafından yıkılmamıştır. Hep kendi içindeki hainler tarafın... Ahmet Güney

 Amin.Allah razı olsun.Kaleminize kuvvet elinize sağlık hocam.... Faruk Aktı

 Güzel sindire sindire okumak lazımmış ...

 Teşekkürler Sinan abi, devam etmeyi ben de istiyorum inşallah.... Yavuz

 Sevgili Nilgün,Yorumunu okuyunca, koskoca bir tebessüm suratıma geldi yerleşti, kalkmak bilmiyor. Bu... Işın Erenoğlu Üstündağ


Batılı düşünürler-Tolstoy ve niceleri gibi-mutlak olan bir şeyin olması gerektiğini gayet tabi bir şekilde fark edebiliyorlar. Ama bizim aydınımız (bulundukları yere nasıl geldikleri malum); bırakınız ülkenin dünya üzerindeki sorumluluğunu fark etmeyi, düşünmesi gereken bir beyinlerinin olduğunun bile farkında değiller. Ülkemizde, he sahada yaşanan boşluğu daha başka nasıl açıklayabiliriz?
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu (isiml
Gamsız buğday tanesi
Tasavvuf ve cemiyet
Gönül kahramanlarının izinde...

Gamsız buğday tanesi
(Röportaj) Tekkeler tekrar açılacaktır,
Gönül kahramanlarının izinde...
Dıştaki alçaklar mı, içteki hainler mi


Yavuz Sert - Sadırdan satıra
Yavuz Sert - (Röportaj) Tekkeler ...
Ali Erdal - Tasavvuf ve cemiyet
Kadir Bayrak - Şeyhim Edebâli
Kadir Bayrak - Batı tefekkürü ve İs...
Sinan Ayhan - Su sulbünde, gül ile...
Ekrem Yılmaz - İbretlik not ve insa...
Dergi Editörü - Gönül kahramanlarını...
Site Editörü - Tasavvuf: insanı olg...
Haceloğlu - Parti mezarlığının y...
Mehmet Hasret - Karınca günlükleri: ...
Necip Fazıl - Batı tefekkürü ve İs...
Necdet Uçak - Allahtan umudunu kes...
Necdet Uçak - Rabbim
Necdet Uçak - Kibir gururu bırak
Mustafa Büyükgüner - Bir Naim Süleymanoğl...
M. Nihat Malkoç - Sözün özü
Hızır İrfan Önder - Ben değilim!
Hızır İrfan Önder - Aşkullâh
Mehmet Balcı - İnsan gibi
Mehmet Balcı - Bekleyiş
İktibas - Yaşadıklarını Sabaha...
Gelecek sayı konusu -
Kubilay Ertekin - Dıştaki alçaklar mı,...
İbrahim Şaşma - Mescid-i Aksa
Halis Arlıoğlu - Hastane köşeleri
Halis Arlıoğlu - Bir mağrur bakışlıya
Kürsü Kainatın Efendisi - Gıda
Yasin Uçan - O gözler ki
Er Tuğrul - Tasavvuf
Murat Yaramaz - 95.sayı mizah köşesi
Murat Yaramaz - Öte
Murat Yaramaz - Oluşum
Murat Yaramaz - Duvar
Murat Yaramaz - Varı
Kardelen - Kardelen, İDPde
Işın Erenoğlu Üstündağ - Gamsız buğday tanesi
Ekrem Esad Altan - İhtiyaç
Nedim Demirbaş - Sargı bezi
Harun Ekici - Bekleyiş
Harun Ekici - Bir gülümseme
Mert Tahta - Sevda bekçisi
Muammer Çalar - Hani gönlüm
Muammer Zeki Aygur - Kendi kendime
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 4121452
 Bugün : 2650
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 430104
 Bugün : 107
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 149
 95. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 8
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 4
Son Güncellenme: 5 Şubat 2018
Künye | Abonelik | İletişim