Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 26 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     3465 kez okundu.     1 yorum bırakıldı.     Yazara Mesaj

?a?yn harika il?cy: DEMOKRASY!
Ali Erdal

  Sayı: 58 - Ekim / Aralık 2007

İlk insan, kendisinden türeyen neslin (tabiî olarak) lideri idi. Böylece ilk idare tarzı, merkezî idare ve "babadan oğla" liderlik tabiî bir hal olarak başladı. İlk insan peygamber olduğu için Allah’tan aldığı "esaslara" göre cemiyeti idare etti ve Allah’ın, (ilk insanın şahsında insanlığa) lütfettiği ilim sayesinde hayatı nizamladı.

Yaratılmışların en şereflisi olmak mevkii verilen ve Allah’ın halifesi kılınan insan, kendisine bir de nimet olarak lütfedilen yeryüzünde, O’nun emrettiği hayatı yaşaya gelmeli değil miydi? Öyle olsaydı hiçbir problem olmayacaktı. İdare tarzından dolayı değil, sağlam "esasa" dayandığı için... Ama çoğaldıkça ve geniş alanlara yayıldıkça –peygamberlere inananlar müstesna- "esastan" kopuldu; bu yaşanması gereken hayattan kopmanın çeşitli nüansları ve "babadan oğla" tarzı idarenin çeşitli uygulamaları ortaya çıktı. Bu cılk yumurtaların birbirleriyle çarpışmaları sonucu dünya, gladyatör arenasına döndü ve kirlendi. Zulümler arttı. Bu durumda Hak’tan uzaklaşmanın zulümlere sebep olduğunu idrak etmek gerekirken insan; suçu idare tarzında aradı. Oligarşiye, monarşiye, derebeyliğe, krallığa karşı yapılan haklı tenkitler, doruk noktasına ulaştı ve "kahrolsun krallık, yaşasın cumhuriyet" çığlıkları arasında Fransız İhtilâli ile krallık en büyük darbeyi yedi. Farkında değildi ki insanlık "usulde" kaybettiği bu haklı başarı ile, "esasın" ehemmiyetine ait idraki hepten kaybetti.

Sanki zulüm babadan oğula idarenin; iyilik, güzellik ve doğruluk da seçimle gelmenin tabiatında var. Fazilet ve arıza idare şeklinde... Zulmü kral yapar, ama seçimle gelen, sütten çıkmış ak kaşıktır. İdare şeklinin basit bir "vasıta" olduğu, zulüm sebepleri arasında onun devede kulak kaldığı gerçeği, usulde kazanılan zaferin şehvetiyle ve atılan "buldum!.." naraları arasında güme gitti. Batı’da başlayan bu yanılgı, bir bulut gibi Doğu’ya kaydı ve dünyayı sardı. Nasrettin Hoca’nın, karanlık bodrumda kaybettiği yüzüğü aydınlık sokakta araması gibi, çileli "esas" yerine kolay "şekil" üzerinde durdu insanlık. Krallık ve benzerî idare tarzlarının zulmü ve zalimlerin devrilişi, bodrumdaki yüzüğün bulunmasını sağlayamadı ne yazık ki. Zulmünü maskelemeyi beceren kurnaz zalimler güruhu türedi üstelik ve "halk idaresi" olduğu rivayet edilen demokrasiyi doğurdu.

Nedir bu herkesin dilinden düşürmediği demokrasi?.. Bağlısı olmak için nelere inanılır, şartları nelerdir? Hangi mükellefiyetleri yükler; hangi mükâfatları verir ve hangi cezaları keser? Zıtları, benzerleri var mı? Hangi fikirler ve inanışlar dostu, hangileri düşmanıdır? Bunların cevapları sana, bana, ona göre farklı; yani çağın harika ilâcının muhtevası ve tarifi herkesin kendisine göre... Fikir mi, iman mı, psikoloji mi; ne olduğu belli değil. Hem her şeye benzeyen, hem hiçbir şeye benzemeyen, her an değişen bir bulut!.. Her derde deva nane şekeri... Ne olduğu hakkında herkes ahkâm keser, kesebilir. Kendisini insanlığın akıl hocası gören "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" felsefesinin mucidi Batı; bu hayat anlayışına denk düşen idareyi icat etmiştir ama özelliklerini madde madde sıralayamamış, zıtlarını tek tek belirleyememiştir. "Başkalarının hürriyetinin başladığı yerde, seninki biter" gibi yine herkesin yorumuna kalmış sözümona bir sınır çizebilmiş ve "halk idaresi olduğu" şeklinde ne demek olduğu yine söyleyene ve söz konusu halkın inançlarına bağlı gibi görünen bir kavram geveleyebilmiştir sadece. Fransız ihtilâlinde, "hürriyet" üzerine söylenen "ey hürriyet senin adına ne cinayetler işleniyor" ve "ey hürriyet, sen nelere kaadirsin" sözlerini, demokrasi için söylemeye bir engel yok öyleyse. Hoş biz söylemesek de, bu sözde sadece hürriyete değil, (liberalizme, kapitalizme... ve) demokrasiye de, tariz var zaten... Zira demokrasi bir "esas", bir fikir, bir inanış değil; toplumun dayandığı "esasa" bağlı olarak uygulanması mümkün bir "vasıta" sadece...

Ve daha başlangıçta Batı; insanlığa idarede kazandırabildiği tek icadı "demokrasiyi" mübalâğa etti. Batı’ya körü körüne hayran maymunlar, işi daha da ileri götürdü; onu put haline getirdi. Ona çatılamaz, o tenkit edilemez, onun eksiği dile getirilemez. Bilhassa mantar tabancasına teslim olur gibi kolayca güdülen "geri kalmış" yaftalı esirler dünyasının kraldan fazla kralcıları, bu hususta bir kanun olmadığı halde, demokrasiyi (bu vesile ile kendi düşüncelerini ve menfaatlerini) tabu haline getirdi. Bütün dertler, "demokrasiye geç(e)memek, o seviyeye yükselememek"ten ibaret; tek deva da bir an önce "demokrasiyi yerleştirmek"... Bütün mesele bu... Bu vesveseyi hayranlarına ilkah etti Batı. Hangi gizli kuvvet bunu sağlayabilmiştir bilemeyiz ama, bizim ve bizim gibi ülkelerin kendine kaybetmeleri bu iş içi müsait bir zemin olmuştur. Doğu’nun çeyrek aydınları; vahşilerin mıknatıs sayesinde pusula ibresini istediği yöne döndürebilen beyaz adamı "ulu büyücü" ilân etmesi gibi, demokrasiyi icat eden Batı’ya hayrandırlar. Bu sebeple Batı’nın insanlığı sömürmesine rağmen insan hakları hakkında nasihat yollu emirlerine amadedirler. Bize  "demokrasi, insan hakları" gibi nimetler kazandır sevgili "çağdaş ve modern dünya"nın bu kadarcık da kusuru oluvermesin mi?

Evet demokrasi sadece övülür... Hakkında ne kadar övgü nutku atarsanız o kadar ona bağlılığınızı arzetmiş, adı konmamış tapınmanızı yerine getirmiş olursunuz. O, insanlığın; yaratışından beri çırpına didine, deneye yanıla bulduğu şüphe edilemez "doğrusu"dur. "Yaşasın, her kapının kölesi şanlı hürriyet ve demokrasi!.. O, burnu halkalı, hiç değişmez, kimseye başkaldırmaz, yemez içmez ve tekzip neşredemez put... Kullananın kölesi ve kendisi için kullanılanın tanrısı yapılmak istenen ırz ve namusu pâyümal, zavallı mefhum... Demokrasi: Bizdeki şekliyle, maddî ve manevî bütün (otorite)lerin pabucunu dama atmış olarak, en kanlı istipdatlardan beter bir başıboşluk felâketi..." (Necip Fazıl). Görünen bütün hatalar, onun yanlış uygulanmasındandır. Yanlışları da diğer partiler yapmaktadır. Meselâ 5 parti varsı hepsine göre, demokrasiyi anlamayan ve yanlış uygulayan ve onu istismar eden 4 parti vardır. Bütün partiler, örneğimiz ve önderimiz Batı’yı, sadece kendisinin çok iyi anladığı iddiasındadır.

Bu şekilde herkesin birbirini suçladığı, kimsenin ne dediğinin anlaşılamadığı "Babil kuleleri" dikilmiştir dünyanın sömürülmeye müsait bölgelerinde. Bu kadar açık gerçeğe ve örneğe rağmen, mangal gibi yüreğiniz de olsa "Demek ki demokrasi, yanlış anlaşılmaya ve uygulanmaya müsaitmiş. Sağlam bir ESASA bağlanması şartmış. İşte ancak o zaman demokrasinin hakkı verilmiş olur" diyemezsiniz. Yanılıp yenilip deseniz bile sizi dinleyen olmaz. Herkesin kendi anlayışına ve menfaatine göre diline dolayabildiği bir şeyin yanlışlığı nasıl söylenir... Doğru, kaç kişinin işine gelir? En büyük ve açık suçların bile demokrasiye sığınılarak örtbas edilebildiği, hattâ masumlara yıkılabildiği; en küçük başarıyı bile herkesin kendisine abartarak mal edebildiği bir cemiyette; bu ne menem iştir, diyemezsiniz.

Batı’dan gelen her şey gibi demokrasiyi de havada kapan biz, onu başkalarından farklı olarak bir de "esas" sanmış ve "esas duruşa" geçip, imana bağlanır gibi sarılmışız ona. Veya herkesin böyle görünmesini sağlamışız. Hayatımızın her safhasına ortak etmişiz. Şimdi her yerde demokrasi... Herşeyle beraber... Bir çeşit bukalemun. Ama fikrin kırıntısı yok. Bu sebeple Batı’da merkez demokrat, sosyal demokrat, milliyetçi demokrat, Hristiyan demokrat gibi demokrasiyi bir "esasa" bağlamaya matuf fikir partileri kurulur. Ama bizde (belki İslâm demokrat da kurulur korkusuyladır) fikir ifadesi taşıyan böyle partiler kurulamaz. Bunun yerine ne mânâya geldiği söyleyenlerce de meçhul şu lâfları duyarsınız: "Çoğulcu demokrasi, katılımcı demokrasi, uzlaşımcı demokrasi, çevreci demokrasi..."... Herkesin dilinde, kendi uydurduğu bir tür... "Çok partili hayata" geçerken kurulan ilk partimizin adı da "Demokrat Parti"... Böyle parti ismi mi olur? "Demokrat", her partinin demokrat taşıması gereken bir vasıf. Nasıl bir partiye tahsis edilir?.. Bu tek parti diktasına bir tepki olduğu için, kimsenin aklına yanlış olabileceği gelmedi. Kimse demedi ki, bu zamana kadar değilse bile, bundan sonra CHP bile, kendisini herkesten iyi tanıdığı için buna işaret etmedi. Bu "demokrat" partiye karşı ihtilâl, "demokrasi adına" yapıldı ve "halkın seçtikleri", bir "gece baskını" ile iktidardan indirilip "düşük" yapıldı. Demokrasi adına kurulmuş ve "halkın reyi" ile iktidara gelmiş partilere asker tarafından "muhtıralar" yine "demokrasi adına" ve "tek parti" yararına verildi. "Halk idaresi" olduğu rivayet edilen demokrasi kızını. Koruma ve kollanması –oksijen çadırındaki bebek gibi- "halkın reyi" ile değil de ihtilâllerle yapıldı. İhtilâllerin yıldönümlerinde, silâhlı askerler tarafından bayrağa sarılı demokrasi kızı temsilî olarak kurtarıldı. Kimse demedi ki, bu "demokrasi kızının elbisesi, bayrak ise, esir değildir; esirse, bayrağa sarılamaz. Yani siz onu bayraktan mı kurtardınız?" Demokrasi kızı kanatlı bir melek tasviri halinde çizerlere malzeme oldu. Medyaya bakarsanız, uğruna ölenler bile varmış ve onlar "demokrasi şehidi" imişler... "Gelelim demokrasinin faziletlerine" konusunda az mı nutuk dinledik... Kelimenin bozuk söylenmesi bile ayrı mânâlar kazandı; demokrat, demikrat, demorgırat, demirgırat, demikrâsi, demirkırasi... Bazıları ahlâk anlayışını onunla belirtti: Ben demokrat adamım... Bizim evde demokrasi var... Demir kırat şeklinde söylenmesi, birkaç partinin amblemi "kıratı" ortaya çıkardı. Köroğlu’nun meşhur ölümsüz Kırat’ı ile özdeşleştirilmek istendi... Seçim propagandasına kır at ile çıkıldı. Eğer bu halk dehası buluş gerçekleşseydi, yani demokrasiden galat kırat, Köroğlu’nun ölümsüz Kırat’ı ile özdeşleşseydi, muhtaç olunan "esas" bulunmuş olurdu; Köroğlu’nun bağlı olduğu ve Köroğlu’nu ortaya çıkaran ruh köküne uygnu bir demokrasi bizi şaha kaldırırdı. Köroğlu’nun Kırat’ı ile özdeşleşmediği için de beygir oldu ancak. Onun 6 defa gidip 7 defa gelmekle övünen (bu övünme demokrasiye hakarettir) süvarisi ve "demokrasilerde çareler tükenmez" (özdeyişi- nin) sahibi, demokrasi kahramanı payesi verilerek en yüksek mevkiye lâyık görüldü. Kimse ona, "demokrasilerde çareler tükenmez" demekle, "demokrasilerde dertler bitmez" de dediğinin farkında mısın, demedi. Öyle bir noktaya gelindi ki, millî her şeye irtica gözüyle bakan bir zihniyetin demokrasi dediği düşünceler put olmaya başladı. "Partilerin, demokrasinin vazgeçilmez unsuru" olduğunu söyleyen anayasaya rağmen, kanunlara göre kurulmuş bir parti için "ya iktidara gelirse!" endişesi taşımanın demokrasiye ihanet olduğu, söz konusu parti tarafından bile haykırılamadı. Hattâ en yüksek rütbeli hukukçular içinde bile kanunlara göre kurulmuş bir parti için "seçimi kazansa bile iktidar verilemez" ukalâlığını demokrasi adına yapanlar oldu. Ve... Ve sanki başımızda kendisi görünmez, ama bütün niyetleri okur bir ruh gibi her yeri dolaşır, her mevkiyi ve kişiyi denetler, hizayı bozanların haddini bildirir bir diktatör var...

Bu hayhuy içinde hangi demokrasiden söz edilebilir ve gerçek; fikirde olsun nasıl yerine oturtulur... İdareciler, babadan oğula iş başına geçmesin; tamam... Başa geçmek şerefi ve sorumluluğu neden tek bir soya mahsus olsun; doğru... Hepsi iyi, hepsi güzel... Zaten bu haklı tenkitler, babada oğula idareciği yıktı... Neticede bu sadece usul... Asıl mesele, seçilenlerin hangi fikir ve iman adına devleti idare edeceklerinde ve hayatı neye göre nizamlayacaklarında... Yani önce "esas", sonra usul... Önce cemiyeti hangi ruhla idare edeceğimize karar vermek, sonra onun usulünü düşünmek... Ne esası kavramış, ne usulü anlamış partiler, hangi programı hazırlayabilir? Pembe diziler gibi bitmeyen "krizlerin" ve asıl kurtulmamız gereken "sahte kurtarıcılar" bolluğunun sebebi... Yarım yüzyıldır uygulanmaya değer değil, okunmaya değer bir program görmedik nitekim... Bunun için de hiçbir parti, diğerlerinin programını ne okuyor, ne tenkit ediyor... Kendisinden biliyor herkes, programların lâf olsun ve dostlar alışverişte görsün kabilinden hazırlandığını... Bakın hepsi bunun böyle gitmeyeceğini söylüyor... Evet gitmez... Bugün dünya, demokrasi dahil her şeyin hakkını verecek ve haddini bildirecek bir otoriteye muhtaç. Onun ufku, "Bende idare biçimi yoktur; idare ölçüleri vardır. Esas sağlam olsun yeter" diyebilecek kadar geniş olmalıdır. Böyle bir esasın elinde demokrasi, (put olmak ne kelime) okyanustaki ceviz kabuğu gibi kalır. Bu olmak -olmamak noktasındaki insanlığın en zarurî ihtiyacı... Hele bizim!..


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Ekleyen : cahit    06.11.2007
Yorum : çok güzel analiz yapmışsın. birde bunu kişiselleştirmeden evrensel ortamda tutsaydınız herkesin kullanabileceği, yaralanabileceği bir makale olurdu.. selamlar..





 
Kedicik... - Sayı 94
Türkçenin serencamı... - Sayı 94
‘PEYGAMBER OCAĞI BENDE TÜ... - Sayı 93
Tek mısra yeter... - Sayı 92
Tüm Yazıları

Gelecek sayı konusu (95): Tasavvuf; herkesin içinde fıtrî olarak var olan aşkı, merkezine, hakikatine yerleştirme ve yüceltme mektebi... Yüce kahramanların harcı... Karşı çıkanlar evvelemirde içlerindeki aşk istadına yazık eder.


Son Eklenen Yorumlardan
 Ekrem, zaman ayırıp cevap lütfetmişsiniz; takdirleriniz, inşallah dua yerine geçer. Çalakalem yazılm... Ali Erdal

 Çok akademik; kılı kırk yararak, hissedilerek, çilesi çekilerek, araştırması olabildiğince yapılarak... ekrem yılmaz

 İsmini belirtmeyen değerli okuyucu... Çok güzel ifade etmişsiniz... Tebrikler ve teşekkürler...... Ali ERDAL

 ALLAH Türk Milletini seviyor; niçini için bir çok gerekçe sayılabilir. Bir kısmı yazıda mevcut. Ama ...

 Bir yazar için en değerli anlardan biri, "Anlaşıldığı An" olmalı...Yazılan bir yarımın, okuyucularıy... Işın Erenoğlu Üstündağ


Cinayet, hırsızlık, fuhuş, içki, kumar ve uyuşturucu karışımından ibaret düzeni ambalajlayıp medeniyetin ta kendisi diye yutturmak isteyen “tek dişi kalmış canavar”a karşı hani, “iman dolu göğsümüz” vardı?
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Türkçenin serencamı
Topyekûn ölçü
Ninemden bana kalan şey, bahçe ve fındık
Aranan kan
Türk dilini dert edinenler
Türkçenin serencamı
Yavuz Sert - Türk dilini dert edi...
Yavuz Sert - Annelerimiz-15 - Hz....
Ali Erdal - Türkçenin serencamı
Ali Erdal - Kedicik
Kadir Bayrak - Hangi Türkçe?
Sinan Ayhan - Dil kavramı üzerine ...
Sinan Ayhan - Ninemden bana kalan ...
Sinan Ayhan - Konuşan düşünce
Fatma Pekşen - Ses bayrağımız dilim...
Dergi Editörü - Aranan kan
Site Editörü - Ana dilimiz Türkçe
Mehmet Hasret - Bir küçük kedi için ...
Kürsü Nizam - Gıda
Acıyorum -
Necip Fazıl - Topyekûn ölçü
Necip Fazıl - İllet
Necip Fazıl - Kanun
Necdet Uçak - Anadilim Türkçe
Necdet Uçak - Rabbim
Necdet Uçak - Kucak açtık mazlumla...
Necdet Uçak - Niğbolu meydan savaş...
Mustafa Büyükgüner - Türk Budun(u)
Mustafa Büyükgüner - Budinden Yemene sazı...
M. Nihat Malkoç - Tabelâlarda Türkçe k...
M. Nihat Malkoç - Büyülü kelimeler
Hızır İrfan Önder - Hangi hücremde saklı...
İsimsiz - Dilinizi eşek arası ...
İsimsiz - Dil üzerine söylenen...
İktibas - Necip Fazıl
Muhammed İsa Öztürk - Silâhlar
Kubilay Ertekin - Müslümanın ilk vasfı
İbrahim Şaşma - Lüzum müzekkeresi
Halis Arlıoğlu - "Hero" ne demektir?
Halis Arlıoğlu - Arafatta niyâz
Halis Arlıoğlu - Ah bu yalnızlık
Bahadır Kaya - 94.sayı medya sepeti
Er Tuğrul - Eşek arısı ve kemâla...
Murat Yaramaz - 94.sayı mizah köşesi
Murat Yaramaz - Küs
Murat Yaramaz - Silgi
Murat Yaramaz - Gibi
Kamran Murquzov - Azerbaycan toprağına...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 3585725
 Bugün : 1211
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 415388
 Bugün : 42
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 88
 94. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 2
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 16 Kasım 2017
Künye | Abonelik | İletişim