Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     1129 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Ses bayrağımız dilimiz
Fatma Pekşen

  Sayı: 94 - Ekim / Aralık 2017

Bir milletin ses bayrağı dilidir. Bu bayrak, bebeğin kulağına ezan okunduktan sonra, anaların mübarek ağızlarıyla göndere çekilmeye başlanır. Bu ses kimi zaman ilâhidir, kimi zaman marştır, kimi zaman da türküdür. Eğer analar evlâtlarının kulaklarına bu tınıyı vermezlerse, başka milletler kendi tınılarını öğretmekte gecikmezler.

Çok şükür sözlü kültürümüz çok güçlü. Çocuk için ninniyle başlayıp masalla devam eden, maniyle türküyle çeşitlenen sözlü kültür, okulla birlikte yazılı kültür haline dönüşmekte. 

Okul öncesinde daha çok resimli olan, ebeveyn yardımıyla çocuğa aktarılan, adına tam da kitap denemeyecek bu renkli sayfalar, okumanın öğrenilmesiyle birlikte, kelimeler hazinesi haline gelmekte. 

Yaş dönemine göre çeşitlenen bu hazineyi, okul kitapları/yardımcı kitaplar ve eğlence/bilgi kitapları olarak ikiye ayırabiliriz.

Okuma bilincinin verilmesinde en büyük etken annelerdir. “Şimdi işim var, daha sonra, git başımdan zaten yorgunum” gibi sözlerle çocuğunu başından savan, önce masaldan, sonra da çeşitli hikâyelerden evlâdını mahrum bırakan anneler vebal altındadır diye düşünüyorum.

Evlerin derli toplu görünmesi adına yuvalarına kütüphane kurmayan, ortalık toplama adına ilk önce kitapları, dergileri, gazeteleri yok eden anneler, içinde yaşadıkları mekânı bomboş bırakırlar. Tıpkı evlâtlarının beynini bomboş bıraktıkları gibi!

Çocuk daha emeklemeye başlarken evde kitap olduğunun farkına varmalıdır. Sehpa üstünde, kanepe üstünde, raflarda kitabı görmelidir. Annenin babanın elinde, ninenin dedenin elinde okunacak dergiyi gazeteyi görmelidir.

Evde hiç kitap görmemiş bir minik, okula başladığında tanıştığı bu nesneyi sevmeyebilir, sıkılabilir. Hattâ nefret edebilir. Onu, evdeki rahat ortamdan koparan bir araç olarak görebilir.

Alışverişe gidilirken ihtiyaç listesinin boyu uzadıkça uzar, istekler çeşitlenip durur. Ama bu listelerde çoğu kere kitap yer almaz. Yer alanlarsa, ya okuldan ders için istenen bir eserdir; yahut da adı bir yerlerden duyulmuş, muhtevasından ziyade liste başı olduğu için, “birinci on bin”, “ikinci elli bin” gibi kapağına yaldızlı puntolarla reklamı yapılmış kitaplardır. Ki bu tür kitaplar çoğu kere fos çıkar.

Alışverişe gidilirken, büyükler “bu sefer filanca kitabı alalım, önümüzdeki sefer şunu alırız” türünden konuşmalar yaparlarsa, çocuğun kulağında kalır bu. Gene, konsere, sergiye, sinemaya, müzeye gider gibi aileler, daha küçük yaşlardan itibaren çocuklarının elinden tutarak kütüphanelere gitmeyi alışkanlık haline getirirlerse, ilerde meyvesini rahatça yerler.

Aileler, hastaya, ameliyat olana, yaş gününü kutlayan birisine kitap götürmeyi alışkanlık haline getirmelidir. Çikolata, pasta, meyve yenir biter, çabucak unutulur. Ama iç kapağına not düşülerek götürülmüş bir kitap, ömür boyu anı olarak kalır.

Okumak şart mıdır? Elbette şarttır!

Niçin şarttır diye sorulacak olunursa, buna çeşitli cevaplar vermek mümkündür. 

İnsan bilgilenmek için okur, eğlenmek, zevklenmek için okur, işi, mesleği gereği okur, inceleme, araştırma yapmak için okur, fikrî yapısının gelişmesi için okur, estetik ve sanat tarafını güçlendirmek için okur, bilgi tekrarı için, genel kültürü artırmak için okur, tarih bilincini, çevre bilincini geliştirmek için okur. Listeyi uzatmak mümkündür.

Hani kitap en iyi arkadaştır denir ya, bu arkadaşlığı pekiştirmek için de okur. Kapağını kapattığında sana gücenmeyen bir arkadaştır bu. “Uykum geldi, karnım aç, az sonra kaldığım yerden devam ederim” dediğinde asla kırılıp alınmaz.

Eğer bir evde büyükler ekrana kilitleniyorsa, sohbet, fikir alışverişi yaşanmıyorsa, çocuklar “git odanda ders çalış” denilerek baştan savılıyorsa, o ev odaları paylaşılan bir otelden/pansiyondan başka bir şey değildir.

Herkesin kös kös oturduğu, mobilyaların mağazadan geldiği gibi pırıl pırıl durduğu, iletişimin tuşlar aracılığıyla sağlandığı, resmî daire gibi işleyen evlerde, gün gelir kimse kalmaz.

“Dakikası bilmem kaç kuruşa, sabahtan akşama kadar bedava!” kışkırtmalarıyla, ceplerimize kurulup zaman kaybı yaşatan telefonlar vasıtasıyla asker arkadaşımızla, fakülteden arkadaşımızla, gün arkadaşımızla, sohbet arkadaşımızla, ötekiyle, berikiyle lâf yarıştırıyoruz.

Evdeki çocuğumuzdan esirgediğimiz bu zaman kaybını, elimizin altından çocuklarımızın kayıp gittiğini fark ettiğimizde, geri dönüş olmadığını, geç kaldığımızı anlar da ahlanır mıyız acaba?

İşte bu yüzden diyorum ki gündüz okulda, dershanede testlerle ödevlerle boğuşan evlâtlarımızla, hiç değilse akşamımızı verimli, nitelikli geçirelim. Hiç değilse akşam yemeklerimizi aynı masa/sini etrafında yiyelim. Günümüzün özetini yapalım. İnternet Türkçesinin belini yere vurarak, kendi öz dilimizle sohbetler edelim.

Okuma alışkanlığı bulunmayan evlerde bir seferberlik başlatılabilir. Sevilen, ilgi duyulan, kolay anlaşılır eserlerle okumaya başlanabilir. Günün belli bir zamanı, okunan kitabın aile fertleri arasında anlatımı, paylaşımı ile renklendirilebilir.

Herkes okuduğu metinden hoşuna giden bir şiiri, bir hikâyeciği diğerine anlatırsa, aldığı lezzeti aile fertleriyle paylaşırsa, eğer karşısındakiler de sabır gösterirse, ilgili davranırsa, bu anlatımlar, özel anlara, tadına doyulmaz vakitlere dönebilir.

 

*

İnternet Türkçesinin belini yere vuralım dedik az önce.

Konuştuğumuz, okuduğumuz, yazdığımız, düşündüğümüz dilimize, maalesef kendi elimizle kıyım yapıyor, baltayı kendi ayağımıza vuruyoruz.

İşyerine yabancı isimler vermek modası ile başladık işe. Hani şairin dediği gibi, “Kafeterya, bonmarşe, butik, şarküteri, bar/ Beyoğlu’nda Türkçe yok, diğer bütün diller var!”

Acaba camında Star, Skor, Oscar, türü kelimeler yazan bir berberin müşterisi diğerlerinin iki katına mı çıkıyor? Ya da bilmemne Patisserie-Cafe-Restaurant’da karnını doyuranın itibarı üçe beşe mi katlıyor?

Bizden başka hiçbir millette işyerlerine yabancı isimler vermek modası bulunmuyor. Nedir bu içimizdeki özenti? Anamızın ak sütü gibi helâl olan Türkçemizde kelime kıtlığı mı var?

Dildeki bariz kıyımın ilkini özel televizyonların çıkmasıyla başardık. Sansürsüz ulaşan, direkt olarak kulağımıza gelen yerli yersiz kelimelerle, önce çocuklarımızın konuşmasını bozduk.

Gülmece, film, eğlence programı vs. adı altında verilen bir takım bayağılıklar, yirmi dört saat geçmeden sokağa düştü, yarınlarımızı emanet edeceğimiz çocuklarımızın diline yerleşti. Yakası açılmadık küfürler, alt tabakadan kelimeler, sokaktan geçen büyüklere aldırış etmeden rahatça kullanılır oldu.

İkinci dil kıyımını da internet sayesinde gerçekleştirdik. Hayatımıza getirdiği kadar götürdüğü de olan bu uç teknolojiyi, ne hikmetse hayrına değil, şerrine kullanan insanlar yığını haline geldik. Uzun uzadıya kelimeler yazmak yerine -ki zaman açısından doğru bir işlem aslında-  muhatabımızla bir çeşit kodlama yaparak, simgeler kullanarak anlaşma yapmağı yeğledik sohbet odası denilen hızlı erişim ağında.

Lâkin sohbet odalarının dışına çıkardık biz bu kodlamaları. Zaten kaleme kâğıda fazla yakın değiliz. Okulda tuttuğumuz notlarda, birisine ulaştırmamız gereken yerlerde bile bu şekilde yazar olduk. Kimi harfleri yok saymaya başladık.

“Slm, nbr, aeo, öle, böle, bişi, bide, bi, ii, güsel, gidios, çıkıom, efet… İlk aklıma gelenler”

Bir de walla, Hawwa gibi, hay axi gibi yazılımlar türedi ki “işin neresinden tutmalı” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Benim dikkatimi çektiğine göre, muhakkak sizin de çekiyordur bu dil kirliliği. Konseptli, misyonlu, nosyonlu, spontoneli konuşmalar, çavvv, oha oldum, kal geldi, daral geldi’li, beğeni maksatlı söylenilen manyak’lı ifadeler (manyak araba, manyak elbise gibi), bir de internet diliyle harmanlanınca hepten bozuluyor. Hangi dil olduğu belli olmayan ucube bir şey çıkıyor ortaya. Ağır, ağdalı diye dilimizden çıkarılanlar, onların yerine konulup, önceleri yadırgansa da sonradan aileden biri olanlar, televizyon, cep telefonu ve internetle birlikte türeyenlerle evlere şenlik bir dil kirliliği mevcut. Bilen de bu dili konuşuyor, bilmeyen de.

“İnanılmaz güzel!”, “korkunç güzel!” diye bir tabir olur mu Allah aşkına? Şahane, harikulade, olağanüstü türünden kelimelerimiz nereye kayboldu? Ya “bir içim su”, “Allah övmüş yaratmış”  deyimlerimiz?.. Korkunç güzel denmesi beni ürkütüyor şahsen. Bir insanda bu iki kelimeyi bir arada düşünemiyorum. Çünkü zıt iki kelime bir araya yakışmıyor, kulağımı tırmalıyor.

Çaya çorbaya kullanılan “süpeeerr!” kelimesi de aynen öyle... Muazzam, müthiş, muhteşem, mükemmel nereye siner bu süper kolaylığı karşısında? Kulağımı, gözümü tırmalayanlar bu kadarla sınırlı değil elbette. Son yıllarda cümle sonlarına eklenen bir de “ki” hecesi türemiş vaziyette. Bir söz vurgulanırken kullanılan cümle başında kullanılan “ki” değil bu. “Ben onunla tanışıyorum ki”, “ekmek aldık ki” türünden lüzumsuz bir “ki” sesi.

Bir de lüzumlu olduğu halde, kenarını köşesini kırparak türettiğimiz isimler, tabirler doğdu. Lokantalarda “mercimek çorba, pirinç pilâv, patates salata” yiyenler türedi. Yakın zamana kadar bay ayakkabı-bayan ayakkabı denmiyordu. Mercimek çorbası, pirinç pilâvı, patates salatası diyorduk. Bay ayakkabısı, bayan ayakkabısı diyorduk. Üniversitelerin yemek listesinde dahi böyle yer alıyorsa, başımızı elimize alıp düşünmeliyiz diyorum.

Dilimiz, gözümüz, kulağımız tırmalanıp duruyor. Güzelim Türkçemiz hırpalanıyor. Türkçe’yi katledenlerle dolu eğlence programları ekranları işgal ederse, önümüze her konulanı yutmayı alışkanlık haline getirip program seçiciliği yapmazsak, dilimiz daha da hırpalanacağa benziyor.

Elimizin altında bir sözlük bulunması şart diye düşünüyorum. Hattâ bir değil, bir kaç tane olmalı. Evlerde sözlük bulunması için illâ da öğrenci olmak gerekmiyor. Konuşurken, yazarken, dergi, kitap vs. okurken bir kelimeye takılınca can kurtarıcı oluyor. Gerek Türk Dil Kurumu’nun gerekse, Kubbealtı, Ötüken gibi ciddî yayınevlerinin, gerekse daha farklı araştırmacıların titizlikle hazırladıkları sözlüklerden edinmeli ve yararlanmalı diyorum. Ki şimdilerde sanal ortam sözlükleri bile mevcut.

Mis gibi öz dilimizin tarih boyunca nice zorluklara göğüs gerdiğini biliyoruz. İçinde yaşadığımız şu zaman diliminden de alnının akıyla çıkacağını umut ediyoruz.

 


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Bacanak... - Sayı 103
Erik ile kiraz... - Sayı 100
Çıtırtı - Ev yerleşiyor... - Sayı 99
Fatmalar ve diğerleri... - Sayı 97
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (105): Eğitim, fert ve cemiyet için yarın projesi... Doğumdan ölüme bütün hayatın, zamanın ve mekânın konusu... Hattâ ölümden sonrası, ömrümüzü nasıl geçirdiğimize bağlı olduğuna göre, ölüm ötesi ümidi de, (Allah muhafaza) inkısarı da alınacak eğitime bağlı... Her insan ve her cemiyet onun nasıl olması gerektiği üzerinde düşünmek durumunda.

Son Eklenen Yorumlardan
 "Türk milleti, bütün tarih boyunca kaderinin devamlı ihtar ve ifşa edişleriyle meydanda olduğu gibi,... Sinan AYHAN

 Doğru söze ne hacet ayzına eline sağlık abi çok güzel... Serkan yakar

 Doğru söze ne hacet ayzına eline sağlık abi çok güzel... Serkan

 "Hattâ bir unvan vardır hezarfen diye. Hezarfen deyince hemen aklımıza Galata Kulesinden Üsküdara ka... Sinan AYHAN

 16 yıl önce verdiğimiz selâm bir "düşünen adam" tarafından alınmış, ne mutlu bize... Batuhan Bey, 10... Kadir Bayrak


*Eskiden Allah için verilen selam, artık “rüşvet deyü” veriliyor.
*İnsanlığın ölçüsü olan selamlaşmak, kaybolalı beri, çevrede insan görmek zorlaştı.
Kardelen-Gazete: Sayı 3, 1989
Tek kelimeyle kurtuluş yolu
Karıncanın gücü
Doğu Türkistan uzak değil
Yolun sonu
Selâm
Tek kelimeyle kurtuluş yolu


Ali Erdal - Karıncanın gücü
Kadir Bayrak - Aşilin topuğu
Sinan Ayhan - Tokat
Necip Fazıl Kısakürek - Tek kelimeyle kurtul...
Dergi Editörü - Selâm
Site Editörü - Yolun sonu
Mehmet Hasret - Nasihat
Gönüldaş - İşte bu!..
Necdet Uçak - Yürüdüm Allah diye
Necdet Uçak - Kafkaslarda Rus zulm...
Altan Atan - Eski dünya
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Âh Doğu Türkistan Âh...
Hızır İrfan Önder - Gelsin bahar
Mehmet Balcı - Güzel
Mehmet Balcı - Öğrenmelisin
Av. Mustafa Büyükgüner - Aradığımız ruh
Muhsin Hamdi Alkış - Ah Türkistan ah Türk...
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara Bakış (Nisa...
Hasan Ildız - İçimde
Kubilay Ertekin - Sinsi ve pasif siyâs...
Halis Arlıoğlu - Hayat arkadaşıma
İbrahim Ali Uçar - Asyanın kalbi Doğu T...
Ahmet Değirmenci - Oralardan haberler
Ahmet Değirmenci - Röportaj - Seyit Tüm...
Ahmet Değirmenci - Bir ihtilâl...
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - İşkence
Murat Yaramaz - 104.sayı mizah köşes...
Murat Yaramaz - Korkak kahraman
Murat Yaramaz - Çözüm
Mahmut Topbaşlı - Solan yüzüm tende kö...
Erdal Kozankaya - Tarih bizi çağırıyor
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Gülşen Ayhan - Tercih
Hacer Taner Bulut - Kötülük eden kötülük...
Mertali Mermer - Hiç gelmeyen
Cemal Karsavan - Dikkat edilmeli sana...
Hakkı Şener - Türkistan
İlkay Coşkun - Doğu Türkistan uzak ...
İlkay Coşkun - "Mübareze" hakkında
Abdushükür Muhammet - Şiir okuma
Abdushükür Muhammet - Ak
Abdurehim imin /paraç - Vatan derim
Turgut Yıldızan - Gök bayrak için şanl...
Amine Vayıt - Güzel yurdum
Nurmuhammet Yasin - Nuzugumun çağrısı
Ferruh Recai - Karanlıkta güneşlene...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7260655
 Bugün : 9565
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 506983
 Bugün : 66
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dçn) Toplam : 141
 104. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 1
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2020
Künye | Abonelik | İletişim