Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/KardelenDergi_        Kardelen 30 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     65 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

on dört, otuz yedi, elli beş, on bir…
Mustafa Büyükgüner

  Sayı: 106 -

Küçük mavi dolmuş, büyük şehrin ara yollarında, sabah mesaisine yetişmek için acele edenlerin kullandığı arabaların arasından tıslaya tıslaya kendine bir hareket alanı açarak yol kenarında durdu. Açılan kapıdan orta yaşlarında bir kadın ile yedeğinde küçük bir oğlan çocuğu indi. Mavi dolmuş yeniden bu araç deryasının arasına katılarak yoluna devam etti. Kadın önündeki dik rampada yorgun adımlarla yürürken bir yandan da oğluna elini bırakmamasını ve dikkatli olmasını tembihliyordu.

Küçük çocuk, küçük bir kasabadan ilk defa büyük şehre gelenlerin yüzünde oluşan şaşkınlık ve korku ile annesinin elinden tutarak dik yolu tırmanmaya başladı. Hastanenin büyük kapısından geçerek içeriye girince birden gözleri parıldamaya başladı. “Anne! Bu hastane geçen sene gittiğimiz havuzlu otele ne kadar benziyor değil mi?” Annesi cevap vermedi… “Baksana yerler aynı oteldeki gibi renkli fayanslarla kaplı…” Birden annesinin elinden kurtuldu ve koşmaya başladı, “İşte duvardaki tablolar, otelde de vardı, bak böyle bir yerin önünde görevliler giriş işlemlerimizi yapmamışlar mıydı?” Şimdi de üzerinde “Danışma” yazan bankın önündeydi. Kadının dudaklarında ince bir çizgi oluştu, ama gülümseme miydi, yoksa başka bir duygu muydu kimse kestiremedi. Çocuk çoktan asansörün önüne gelmişti, “Anne ister misin, bu hasansör alt kattaki havuzlara gidiyor olsun…” Annenin bu sefer güldüğü belliydi; “Hasansör değil, asansör!” diye düzeltti oğlunun elinden yeniden tutarken. Gelen asansöre binip ikinci kat düğmesine bastı. Çocuk asansörde de neşesinden bir şey kaybetmemişti; “Otelde de ikinci katta kalmıştık değil mi anne? Kapı açıldığında karşımıza uzun bir koridor çıkacak, hem de yer halıyla kaplı olacak. Koridorun en sonundaki oda bizim odamız, odamızın camından dışarıdaki havuzu da görebileceğiz, hani çocuklar büyük kaydıraktan kayıp suya atlıyorlardı ya… Hasansörün kapısı açıldığında sen de göreceksin.” Annesi bu sefer düzeltme gereği duymadı ama bu yanlış telaffuz küçük bir kızın ilgisini çekmişti. Onun kıkırdaması ile çocuğun dikkatleri kızın üzerine çevrildi ve çocuk ilk defa saçı olmayan bir kız görmenin şaşkınlığıyla annesine bir şey diyecek oldu. Ancak o esnada bacağına yediği bir çimdik ile konuşmanın zamanı olmadığını anladı. Sessizce önüne döndü.

Asansör ikinci katta durduğunda “Gördün mü Oğuzhan, bizim otele benzemiyor burası…” dedi annesi kapıdan çıkarken, çocuk dudaklarını büktü, bilgiç bilgiç “Bütün oteller birbirine benzemez tabi anne… Ama bak burada da çocuklar için oyun parkı var, aynı bizim otel gibi” dedi. Anne ve çocuk el ele genişçe bir holün küçük bir bölümüne yapılan ve ışıkları sönük şekilde kapısı da kapalı duran oyun parkının önünden geçerek başka bir büyük odaya geçtiler. Küçük çocuk kapıda yazan “Pediadrik Onkoloji” yazısından hiçbir şey anlamamıştı. İçeriye girip annesinin elinden kurtuldu ve geniş salonda şöyle bir tur attı.

Burası çocuk hastaların tedavi edildiği bir üniversite hastanesinin bekleme salonuydu. Genişçe bir salonda sıra sıra dizilmiş banklar bulunmaktaydı. Bankların hepsi neredeyse doluydu. Anne ve babalarıyla oturan çocuklar çizgi film kanalının açık olduğu televizyona neredeyse hiç bakmıyorlardı. Sanki başka bir âlemde yaşıyorlarmış gibi hepsi kendi içlerine dönmüşler, kimisi elindeki telefona bakıyordu. Anne ve babaları da öylece oturmuş, hareketsiz bir şekilde bekleşiyorlardı. Koca salon neredeyse dolu olmasına rağmen çıt çıkmıyordu, televizyonun sesinden başka bir de girişin hemen sağında bulunan ve yine otellerdeki resepsiyonlara benzeyen konsolun arkasında bulunan iki kişinin sesi duyuluyor, bu kişiler bir isim söylediğinde bekleme odasından bir kişi kalkıp yanlarına gidiyor, konuşulan konuya göre yapacağı işi anlayıp salondan çıkıyordu. Salonun diğer karşısında ise sıra sıra küçük odalarda beyaz önlükleriyle oturan kişiler –ki bunlar doktor olmalıydılar diye düşündü Oğuzhan– bazen yerlerinden kalkarak yine bir isim söylüyorlar, bu sefer de bir anne veya baba çocuğunun elinden tutarak odadan içeriye giriyor ve oda kapısı kapanıyordu. Kapının yanlarındaki duvarda, içerideki doktorların resimleri vardı. Pek çoğu ciddi bir şekilde poz vermişlerdi. Bir görevli elinde paspasla sürekli yerleri siliyor bir boydan bir boya dolaşıp duruyordu. Çocuk tekrar annesinin yanına geldiğinde annesinin konsolun önündeki sekreter ile konuştuğunu gördü. “Burası otel olamaz!” dedi. Annesi “Neden?” diye sorunca da, “Baksana anne, otellerde herkes mutlu olur, burada kimsenin yüzü gülmüyor…” dedi. Annesiyle konuşan bölüm sekreterinin yanına sokuldu ve sevimli bir yüz hali takınarak “Burası nasıl bir otel böyle” dedi “Kimsenin yüzü gülmüyor.” Erkek sekreter birkaç kâğıdı annesine verirken yapacağı işleri tarif ediyordu. Küçük çocuğun yüzüne umursamaz bir şekilde baktı, bir şey demeden yerine oturdu ve yine işinin içine gömüldü. “Üstelik bu kadar çocuk olmasına rağmen oyun parkını da açmamışlar…”

Kadın elinden sıkıca tuttuğu oğluyla bu büyük salonun karşısındaki kapıdan uzun ve dar bir koridora geçti. Çocuk bir yandan etrafa bakmaya devam ediyor, bir yandan da annesinin hızlı adımlarına yetişmeye çalışıyordu. Kaç tane koridor geçtiklerini, kaç kişiye gidecekleri yeri sorduklarını, kaç kat indiklerini, kaç kat çıktıklarını anlamadan annesini takip etti. Annesi en sonunda bir sıranın sonunda durdu. “Anne burası otel olsaydı ismi ne olurdu biliyor musun?” diye sordu çocuk. Beklemeden de kendisi cevabı verdi: “Gülmeyi bilmeyen insanlar oteli…” Kadın içinden “Somurtan insanlar oteli…” diye düzeltti. Ama çocuğa bir şey demeden veznenin önüne geldi. Elindeki kâğıdı veznedeki görevliye verdi. Görevli göz ucuyla bir kâğıtta yazana bir de çocuğa bak-

tı. Makbuzu verirken de “Allah yardımcınız olsun!” dedi. Kadın “Sağol” derken nasıl bir yere düşmüş olduklarını anlamaya çalışıyordu. Aynı yollardan yine sora sora ilk geldikleri salona geldiler, annesi sekretere bir şey derken tıpkı diğer hasta yakınları gibi azarı yedi ve gidip bir köşeye oturdu, çocuk da annesinin yanına oturdu. “Anne burası nasıl bir yer, neden kimse gülmüyor?” diye sordu çocuk.

Kadın işte o zaman ilk defa etrafına bir baktı. Neredeyse tıklım tıklım dolu olan salonda herkesin yüzünden büyük bir ümitsizlik akıyordu. Sanki aralarında gizli bir anlaşma varmış gibi kimse konuşmuyor, eğlenceli çizgi filmlerin gösterildiği televizyona kimse dönüp bakmıyordu. Küçüklü büyüklü ve çoğu saçsız pek çok çocuk da tıpkı anne ve babaları gibi sessizce oturmuşlar boşluğa dikkat kesilmiş bir halde, sanki bu dünyadan gelmeyen bir sesi duymak ister gibi kulaklarını kabartmış öylece duruyorlardı. “Burada zaman donmuş ve herkes böylece kalmış herhalde” diye düşündü kadın. Çalışan insanlarda; sekreterlerdeki, temizlikçilerdeki, hemşirelerdeki, hattâ doktorlardaki bezginlik ise ayrı bir meseleydi. “Öğrenilmiş çaresizlik” dedi sadece kendisinin duyabileceği bir seste. Önünde “Kan alma” yazan odadan gelen çocuk ağlama sesleri, televizyonun sesine karışıyor ve bu büyük salona kasvetli bir hava veriyordu. Bu esnada, karşıdaki bir doktorun odasından çıkan çocuğun elindeki çam şişe düştü ve kırılarak etrafa cam parçaları yayıldı. Bir temizlik görevlisi hemen elinde süpürge ve kürekle gelerek yerdeki parçaları temizledi, büyük çöp kutusunun kapağını açarak bu cam parçalarını çöpe döktü. Çöp kutusunun kapağı büyük bir gürültüyle kapandı. Temizlikçi yerin ıslaklığına aldırmadan hızlı bir şekilde başka bir yere gitti. “Allahım! Burada bir insan ölüp yere düşse, iki görevli gelir hiçbir şey olmamış gibi kefenleyip alır götürürler…” diye düşündü kadın. İçi ürpermişti. Oğlunun elini daha sıkı tuttu.

“Anne bak, resimdeki çocuklar bile gülmüyor!” Oğlu duvardaki büyük resmi gösteriyordu. Resimde çocuklar büyük bir oyun parkında oynuyorlar, kimi salıncakta sallanıyor, kimisi kaydıraktan kayıyor, kimi çocuklar da koşuşuyorlardı. Anne ve babaları olduğu düşünülen yetişkinler ise çocuk parkının kenarındaki banklarda oturmuşlar, çocukları izliyorlardı. Ancak ilginç bir şekilde hem aileler hem de çocuklar gerçekten de gülmüyorlardı. Resimdeki insanların yüzlerinden bile anlamlandırmanın zor olduğu bir bıkkınlık okunuyordu. “Bunu çizen kişi nasıl bir ruh halindeydi acaba” diye düşündü kadın. Oğlunun ilgisini dağıtmak amacıyla “Oğuzhan, bu salona bir isim vermen gerekseydi, ne ismi verirdin?” diye bu sefer de o sordu… Küçük çocuk şöyle bir etrafına bakındı, kendinden emin; “Yalnızlık Salonu” dedi… Kadın oğlundaki bu gözlem yeteneğini hayretle izliyordu, “Neden” diye sordu. “Çünkü anne, baksana, içerisi ne kadar kalabalık olursa olsun, herkes yalnız. Kimse kimseyle konuşmuyor.” dedi çocuk…

Karşıdaki küçük muayene odalarından birinden isimleri seslenilince sıranın kendilerine geldiğini anladılar. Annesinin elinden kurtulan çocuk koşar adımlarla odaya doğru seğirtti. Kapıda yaşlıca bir doktorun resmi vardı, çocuk resmin önünde durarak biraz inceledi, sonra da odaya girdi. Kadın hayret etti, salondaki bu kasvet oğlunu etkilememişti. Hâlbuki ne kadar korkarak gelmişti hastaneye. Muayene odasına girdiğinde, oğlu doktora duvardaki resminde neden gülmediğini soruyordu. “Burada kim gülüyor ki…” diye içinden cevapladı kadın. Doktor ise duymazlıktan gelerek, “Nereden geliyorsun bak ayakların her yeri ıslattı dikkat et biraz” diye çocuğu azarladı. Kadın “Az önce çıkan çocuk elindeki şişeyi düşürdü yerler ıslandı” diye oğlunu savunacak oldu ama doktor onu duymadı, çoktan muayeneye başlamıştı. Bir yandan oğlunu muayene ediyor, bir yandan da kadına hızlı hızlı sorular soruyordu. Kadın doktordaki bu umursamaz tavra bir anlam veremedi, bazı sorduklarını anlamıyor veya cevap gecikince doktorun terslemelerine maruz kalıyordu. “Eyvah,” diye düşündü kadın, “Nereye düştük biz…” Muayene bittiğinde doktorun talimatı ile kan alma odasına gittiler. Aynı umursamaz tavırlarla çocuğun kolundan kan alındı. Her çocuk gibi Oğuzhan da endişeye kapılmıştı. Annesinin elini sıkıca tuttu, bunu gören görevli işini bitirirken “Kocaman adam olmuşsun, hâlâ kan alınırken korkuyor musun?” dedi, cevap beklemeden artık alışılmış hareketlerle çekmecesini açarak oradan içinde boya kalemleri ve bir iki tane boyama kâğıdı olan bir poşeti çocuğa verdi. “Al bakalım, bunu hak ettin…” Çocuk dudak büküp annesine baktı, kadın “Samimiyeti olmayan bir insan şeklen hareket ederek çocuğun kalbini nasıl kazanacak ki” diye düşünürken oğluna gözleriyle onay verdi. Çocuk poşeti aldı ve annesiyle birlikte odadan çıkarak yine bekleme salonunda isminin çağrılmasını beklemeye başladı. Bir yandan da boya kalemlerine bakıyordu. Doktora sorduğu soruyu bu sefer annesine sordu, “Anne memleketteki doktorumuz ne kadar güler yüzlüydü değil mi, keşke yine ona gitseydik, ben bu doktorumuzu da çok sevdim ama hiç yüzü gülmüyor, her halde canını çok sıkan bir şey oldu, belki de başına kötü bir şey gelmiştir… Anne belki doktor da benim gibi hastadır değil mi?” “Kaybedeceğine inandığı hastalarına bağlanmamak için bir savunma mekanizması geliştirmiş, somurtup insanları azarlayarak etrafına bir koruma duvarı örmüş” demek isterdi annesi, sadece “Belki de…” diyebildi.

Gerçekten de resimlerde kimse gülmüyor, herkes anlamsız bir ciddiyetle boşluğa bakıyordu. Hem duvar resmindeki insanlar, hem de odalarının önündeki resimlerindeki doktorlar…

Tekrar isimleri okundu, anne oğul el ele yeniden odaya girdiler, kapı kapandı, gösterilen sandalyeye oturdular. Doktor bu sefer hastalığın ne şekilde başladığı ve şimdiye kadar yapılanlarla ilgili sorular soruyor, anne de bir yandan cevaplarken, bir yandan da elindeki evrakları tek tek doktora veriyordu. Doktor her bir evrağı alıyor, okuyor, annenin söylediklerini bilgisayara yazarken bir yandan da dosyaya evrağı takıyordu. Çocuğun hastalığı ile ilgili sorular bitmiş şimdi de ailenin hastalık geçmişiyle ilgili sonu gelmez sorular başlamıştı. Teşhisler, ameliyatlar, hasta olanlar, ölenler, ölüm sebepleri, yaşları… Kadın tane tane anlatmaya gayret ediyordu, ölümlere ve ölüm sebeplerine sıra gelince midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. “Benzer hastalıklardan bir çocuğumu ve eşimi de kaybettim.” dedi. “Ayrıca eşimin babası da yine bu hastalıktan ölmüştü. Çocuğum on dört yaşındaydı, eşim otuz yedi, kayın pederim ise elli beş…” Çocuk elindeki poşetten boya kalemi kutusunu çıkartmış onu inceliyordu. Doktor not almaya devam ediyordu. Dosyanın ön kapağına baktı. “Peki Oğuzhan kaç yaşında?” “On bir” dedi kadın, “Teşhis konulduğunda dokuz yaşındaydı.” Çocuk boya kalemlerini eline almış tek tek inceliyordu, sonunda içlerinden bir ikisini seçti, diğerlerini yine poşete koydu. Doktor bilgisayara not almaya devam ediyordu. “Dosya numaranızı ezberleyin” dedi, “Hastanede ne iş yaparsanız önce bu numarayı soracaklar.” Tekrar dosya kapağını kaldırıp baktı: “On dört, otuz yedi, elli beş, dokuz…” Bir sessizlik oldu… “Nasıl da denk geldi?” dedi doktor gülerek, “Kayıplarınızın yaşları…” Bir sessizlik daha oldu… Kadın ayağa kalkarken, çocuk “Anne gördün mü, dedi, doktorumuz güldü, bizi sevdi…” “Doktoru ancak ölüm güldürüyor…” diye düşündü kadın…

Bu arada Oğuzhan çoktan annesinin elinden kurtulup kapıdan çıkmıştı, doğruca duvardaki büyük resmin yanına gitti ve elindeki kalemlerle, resimdeki bütün çocukların dudaklarının yanlarını boyayıp somurtup boşluğa bakan bu çocukları gülümser hale getirdi. Tekrar annesinin yanına koştu ve duvardaki doktorun resmini de aynı şekilde üzerinden boyadı ve onun da gülmesini sağladı. Kadın gözündeki yaşı gizlemeye çalışırken oğlunun elinden tuttu ve bu “Yalnızlık Salonu”ndan ayrılmak için hızlı adımlarla yürümeye başladı.

“Oğuzhan’ın annesi!” arkalarından doktor seslenmişti. “Her halde yediği haltı anladı.” diye düşündü kadın geri dönerken. Doktor aynı umursamaz haliyle “Dosya numaranızı yanlış söylemişim” dedi, “On dört, otuz yedi, elli beş, on bir olacak.” Bu esnada duvardaki büyük resimde yüzleri boyanmış çocukları gören doktor şaşırdı. Islak zeminde ayağı kayınca yere düştü. Elinde boya kalemleri ile başına gelen Oğuzhan’a “Ne yaptın sen?” diyebildi.” Oğuzhan hâlâ doktorun odada gülümsemesinin memnuniyetini yaşıyordu. “Güzel olmuş mu?” dedi, “Bakın şimdi bütün çocuklar ve anneleri gülüyor.” Eliyle duvardaki resmini gösterdi “Hattâ siz bile gülüyorsunuz” Doktor şaşkınlıkla dudaklarının uçları yukarıya doğru boya kalemiyle uzatılmış duvardaki resmine bakıyordu.

Oğuzhan ise elindeki boya kalemi ile yerde yatan doktorun yüzüne tıpkı resmine yaptığı gibi güldüğünü anımsatan küçük detaylar çizmekteydi…


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
on dört, otuz yedi, elli ... - Sayı 106
Taşlar dile geldi... - Sayı 97
Nefes... - Sayı 96
Bir Naim Süleymanoğlu por... - Sayı 95
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (107): Üstte gök basmasa altta yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilir? Birlikten kuvvet doğar; doğudan batıya, kuzeyden güneye hepsi bir örgüde, hepsi bir ilmekte; Türk Birliği...

Son Eklenen Yorumlardan
 Güzel tesbitler... Yüreğine kalemine sağlık. Mevlam nice faydalı yazılar kaleme almak nasip etsin in... Süleyman Okur

 Umut mu, umutsuzluk mu; hayali süsleyen güneş, her şeyi tutuşturmaya yeter; ama bir çiçek ki içte ve... Sinan AYHAN

  O kadar güzel kaleme almış ki sevgiyiSözcükler sevgiKağıt o kaleme alşık olmuş.Yüreğine sağlık A... Gülşen Akkaya

 Sevgili Zafer, inceliğin ve yorumun için teşekkür ederim, "yıllar geçse de aramızdan, bu kalp seni u... Sinan AYHAN

 Amin... Okuyucu


Nüfuz plânlaması diye bir şey tutturmuş gidiyorlar.
Ülkedeki kazalar, ihmaller ve terör sebebiyle ölenler hiç hesaba katılmıyor.
İnsanımızda bu ibret almamak, hükümetlerimizde bu beceriksizlik olduğu sürece bırakın planlamayı, nüfusu teşvik etmeleri gerekmez mi?
Yoksa bunca ölüme karşı bu tedbirsizlik, nüfuz planlamacılarının işi mi?
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Kin ve nefretten beslenen müfteri müfsit
Gurur ve hüzün
İrfan işinde plân
Zincirli kaya
Türk kimliğini nerede arayalım?


Yavuz Sert - Röportaj - Abdullah ...
Yavuz Sert - Hazreti Mevlânâ okum...
Yavuz Sert - Bir bürokrat şârih: ...
Ali Erdal - Türk kimliğini nered...
Ali Erdal - Anadolu deyince...
Kadir Bayrak - Anadolu; Âb-ı hayat
Sinan Ayhan - Bizi tutan harç ve m...
Necip Fazıl Kısakürek - İrfan işinde plân
Fatma Pekşen - Parkta bir bayram sa...
Dergi Editörü - Zincirli kaya
Site Editörü - İlim ve irfan
Mehmet Hasret - Ana sütü gibi helâl
Necdet Uçak - Toprak
Necdet Uçak - Kardeşiz
Necdet Uçak - Güne besmeleyle başl...
Altan Atan - Üst akıl
Mustafa Büyükgüner - on dört, otuz yedi, ...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
Hızır İrfan Önder - Erdem Beyazıta mektu...
Hızır İrfan Önder - Yunus Yunus
Ayhan Aslan - Bam teli
Ayhan Aslan - Acı kahve
Ayhan Aslan - Merhaba
Ayhan Aslan - Kemiksiz
Ayhan Aslan - Ulu sevda
Ayhan Aslan - Vicdan
Olgun Albayrak - Hoşgör bizi
Mehmet Balcı - Dedecim
Mehmet Balcı - Şiir hayatımdır
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara bakış - 106
Kubilay Ertekin - Kin ve nefretten bes...
Halis Arlıoğlu - Gurur ve hüzün
Ahmet Değirmenci - Neler olur neler
Büşra Doğramacı - Kaygı atlası
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - Cami duvarı
Murat Yaramaz - Cuma
Murat Yaramaz - Kadir
Erdal Kozankaya - Haydi sil gözyaşları...
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Erkan Karakaya - Son gemi
Gülşen Ayhan - Yazı renginde melodi...
Mertali Mermer - Benliğini arayan
Cemal Karsavan - Risale-i Hayat Mekte...
İlkay Coşkun - Mesnevî bağlamında f...
Erdal Kurtuldu - Modern dünya rüya mı...
Zafer Nefer - Mühür; iyi günlerde ...
Makbule Özdemir - Aşkın uğruna
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7987314
 Bugün : 1534
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 518543
 Bugün : 79
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 133
 106. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 15 Kasım 2020
Künye | Abonelik | İletişim