Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 30 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     2863 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

CEBİ İŞLİ HIRKA
Fatma Pekşen

  Sayı: 65 - Temmuz / Eylül 2010

Tam tamına üç gün olmuştu işte. Üç koca gün. Üç kere yirmi dört saat. Yani parmak hesabıyla yetmiş iki saat...

Vardı bunda bir iş. Yoksa o tavuk kılıklı uyuşuk bu kadar sessiz kalamazdı. Neydi ki canım bu sünepelerden çektiği? Önce büyüğünün, sonra küçüğünün kahırlarına katlan... Olacak şey miydi hiç? Koskoca İzzet Ağa'ya yapılır mıydı bu?

Güre'den, Naneli Pınar'a, Hasanboğuldu'dan, Bergama'nın ücra köşelerine kadar namın işitilsin, sonra da böyle bir başına... Otur da otur; o tavuk kılıklıdan gelecek haberi bekle.

Bir sokağından bal, bir sokağından yağ akan Edremit'te adın sanın bilinsin, Hamdibey caddesinin en şatafatlı apartmanında dört dairen, Akçay'la Altınoluk arasında altı tane zeytinliğin, bankada yatan şunca liran olsun, sabuncular, yağcılar elini öpsün, sonra da böyle bir başına...

Neymiş efendim, yaz kış buranın kahrı çekilir miymiş? Eller çoktan şehir karısı olmuşken, kendileri gündelikçiler gibi zeytin mi toplayacaklarmış. Onca varlığın arasında, malın davarın pisliğiyle heba olunur muymuş. Muşmuş da muşmuş. Çok yüz vermişti bunlara çok.

Ah ah! Şimdi gençliği olacaktı ki... Yeri göğü birbirine katsın, narasıyla kurdu kuşu sindirsin.

Gençlik. Yıllar, yıllar ötesinde kalan sihirli hal. Bir kerecik olsun geri gelme imkânı olmayan durum. Rüya benzeri bir hal.

Gençlik demişti de, aklına neler gelmişti durduk yere...

Asker arkadaşı Bigalı Halit'in düğününde ne zeybek oynamışlardı ya efelerle... Anasının Bursa ipeğiyle örüp başlığına doladığı karanfilli oyalarla düğünün en göz alan delikanlısı olmuş, diz vurup göğüs gererek, efeler içinde en usta oyuncu namını kazanmış, günlerce konuşulmuştu civarda.

İşte o düğünde tanımıştı Neriman'ı. İri oyalarının altından fışkıran sülün gibi saçları, bir içeri bir dışarı ceylan gibi sekmesi ile düğünün diğer kızlarından daha bir ayrı görünmüştü gözüne. İşte Allah da yazmış, birkaç ay sonra karısı olmuştu Biga'nın güzel kızı.

Zengin, malı kadar işi de çok olan eve gelin olarak gelişinin ardından birer birer eksilir olmuştu o sülün saçlar, o ince beller, o gamzeli gülüşler Sebzesi, meyvesi, davarı, zeytini derken nefes almadan iş yapıyorlardı üç elti. Hele zeytin hele zeytin... Tek tek dalından topla, sapını çöpünü ayıkla, otur bıkıp usanmadan çizik at, selelere, fıçılara yerleştir, günlerce sularını değiştir; nefes almadan uğraş dur. Ne biter ne tükenir. Didin dur, didin dur.

Eltiler çalışırdı ya, kocaları da boş durmaz, her biri bir işin ucundan tutarlardı. Mallar iklim şartlardan dolayı bir çoğalır bir azalır ama onca boğaza da yeterdi.

Ana, baba, iki ağabey sıra ile gitmişlerdi bu dünyadan. Altıyı bulan yeğenlere, -kendisininki yetmiyormuş gibi- iki de kardeş karısına, evin küçük oğlu olarak göz kulak olmak ağır gelir olmuştu yaşı ilerlemeye başlarken.

Yeğenlerin kız olanları gelin olmuştu olmasına, işler daha bir düzene girmişti ya, bu seferde oğlanların her biri bir iş tutmuştu. Bağın bahçenin, hele hele zeytinin yüzüne bakan yoktu. Onlara kalsa zeytinlikleri verirlerdi bir müteahhide, sıra ile yazlıklar dizilirdi üstüne. Aldıkları para ile de yan gelip yatarlardı. Ne çalışma ne bir şey.

Yani uzun lafın kısası, olanca iş, bu fikre razı olmayan amcanın, İzzet ağanın omuzlarındaydı.

İki yenge, bir kendi karısı, onca mal mülk, zeytinliklerin yükü ağır olmasına ağırdı da, bir de kendisine arka çıkacak, yükünü hafifletecek bir oğlu olsaydı, hiçbir şeyi umuruna almazdı. İndirir, bindirir, terler, ama sıkıntıyı omuzlar kaldırırdı. Dünyayı yerinden oynatırdı hatta.

Üç sene, beş sene, on sene derken yirminci sene aklını çelen meze arkadaşı bir balıkçının tavsiyesine uyup, cebinde yüzükle gezer, aklına yatan bir başka kadın ile evlenmenin yolunu arar olmuştu.

"Arayan bulur, inleyen ölür" diye boşuna söylememiş eskiler, bulmuştu işte ikinciyi de. Koskoca ellisine dayanmış, üstüne üstlük bir de karısı olan adama terütaze bir kızı da verecek değillerdi ya. Azıcık geçkince, eli yüzü düzgün, zeytinde çalışan bir ailenin kızını alıp, çocuk sesi duyuracak bir vasıta olarak, karı diye getirmişti eve.

Derler ki "aynı karından doğma bacı kardeş anlaşamaz. El elle nasıl anlaşsın?"

Gençliğini İzzet ağaya harcamış, Biga'daki dillere destan güzelliğini Edremit'teki zeytinliklerde, mal davar peşinde heba etmiş birisi olarak Neriman'ın da önceleri dünyası kararmış, yeni evlilerle günlerce tek kelime konuşmayıp küsmüş, sonraları da bağrına taşı basıp, işi oluruna bırakmıştı.

En zoruna giden de, vakti zamanında kendisini türlü dillerle alıp buraya getiren İzzet ağanın, gönlünü alacak hiçbir harekette bulunmaması, kendisini yok sayması olmuştu.

Dağda bayırda ısırgan otu, turp otu, suteresi, mercanköşk filan ararken, malın davarın sütünü sağarken, zeytinleri dallarından birer birer devşirirken kendi dünyasıyla konuşur olmuş, tevekkülden gayri çıkar yol bulamamıştı.

Üç ay beş ay geçmiş, seneler senelere ulanmıştı ya, eve, İzzet ağanın istediği ses eklenmemişti işte. Kaldı ki, bir de dırıltılar, zırıltılar çıkmaya başlamıştı. Bazen biri bazen diğeri, bazen de ikisi birden söylenir olmuştu.

Konuşur da konuşurlar. Eller şehirli kadınlar gibi rahatken, kendileri niye bekliyorlardı zeytinin, ineğin başını? Edremit'in orta yerindeki apartman katları niye başkalarına kiraya veriliyordu?

Altta kalacak değildi ya koskoca adam. Canı tez birisi olarak bağırır çağırır, kötü söz söyleyerek, üçüncüyü alma tehdidi savurarak sindirirdi iki karıyı da. Yetmez o hırsla ceza verir, ikisine de eli sıkı davranırdı. Hoş eskiden de cömert sayılmazdı ya, şimdiki daha bir türlüydü.

 

Silkindi adam. Elindeki külü uzamış sigarayı hırsla bastırdı tablaya. Son kavgalarından sonra, Neriman "Biga'ya kardeşimi görmeye gideceğim. Ameliyat olmuş" bahanesiyle canını dışarı atmış, küçük karısı Safiye de "annemi doktora götüreceğim" düzmecesiyle kaybolmuştu ortadan.

"Kendi başına kal, belânı bul; bizi niye bir araya getirdin?" tavrı çizmişlerdi sanki. Hadi Biga'ya giden neyseydi de, bu yakın köylerden birinde oturan anasını doktora götürecek olanın ne zoru vardı ki? Hazır öbürü evde yokken sultanlar gibi keyif çatsaydı ya... Akıl yoktu akıl. İkisinde de akıl yoktu. Önce kabarır birbirlerine, yetmez kendisine sayıp söverler, sonra da tavuk gibi kanatlarını düşürüp bir kenara çekilirlerdi.

Tam tamına üç gün olmuştu işte. Doktora gitme bu kadar sürer miydi hiç? Yayan gitse dahi bundan erken gelirdi. Üstelik haspa evden çıkarken bir süslenmiş bir süslenmişti ki sorma gitsin. Bayram önü "ille de cebi işli hırka istiyorum" deyip aldırdığı sütlükahve renkli dışarlığını giyinip, "ele güne rezil olmayayım" diye sesli sesli söylenip öyle adım atmıştı dışarıya.

Eşikten geri dönüp, evi şöyle bir süzmüş, "Neriman abla gelişin hakkını helâl etsin" deyip yürümüştü yola doğru. Alık karı. Bir daha geri gelmeyecekmiş gibi konuşmuştu boyuna bakmadan...

Ne!

Bir da-ha gel-me-ye-cek gi-bi mi? Gelmemek!

Sakın ola?.. Baba evine geri gitmiş olmasın bu aklı kıt? "Kayalık yerde biten zeytin ağacı bile sizden verimli! İşe yaramazlar! Üçüncüyü getireyim de görün" diye bağırışını, çitlerin ardından komşuların duymasına aldırmadan ikisini birden azarlayışını hatırladı birden. Ağır mı konuşmuştu ne?

Yerinden heyecanla doğruldu adam. Bunu daha önce niye düşünmemişti ki? Telefonun altındaki küçük bloknotu çıkardı, etrafı halka halka kırışıklara bürünmüş gözlerini kısarak parmağıyla tek tek isimleri aradı ve bulduğu numarayı tuşladı. Karşıdakiyle çehresi renkten renge girerek konuştu ve gürültüyle kapattı ahizeyi. Donmuş gibiydi.

"Benim hiçbir şeyim yok ki? Safiye'yi bir aydır görmedim" demişti anası.

Nereye giderdi ki bu kadın? Hadi büyüğü olsa neyseydi de, onca dil döküp evine getirdiği küçüğü giderse olmazdı. Ele güne rezil olurdu. Hem hâlâ çocuğunun olma ihtimali vardı. Gençti, kuvvetliydi, bir gün kendisini sevindirebilirdi.

Odayı bir aşağı bir yukarı dolandı. Birkaç kere açıp açmamak arasında bocaladıktan sonra, bir yerlere telefon edip küçük karısının ortadan kaybolduğunu anlattı uygun bir lisanla. Anasını doktora götürmüştü de, geri gelecek bir vasıta mı bulamamıştı ne, bir bakıversindi çocuklar sağa sola. Kendisi evde haber bekleyecekti. Ola ki gelirdi de kapıyı bacayı kilitli bulmasındı.

"Zeytin ağacı bile sizden verimli!" ha! Hakikaten de ağır bir lâftı. Kadıncağızların kendi ellerinde miydi bu durum? Kendisine deselerdi bu sözü kabullenir miydi hiç? Neriman da küskün bakışlıydı evden çıkarken. Biga'nın en güzel kızı, ilk göz ağrısı, sülün saçlı Neriman.

Ürpertiyle doldu vücudu. Ya şimdi ikisi birden kendisini terk ederse? Büyük karısı Biga'ya dönerse, hepten kardeşinin yanına yerleşirse, küçüğü, küçüğü baba evine de gitmediğine göre, -zati onlar şu kadar nüfus, imkânı yoktu gitmesinin- bir başkasına gönül verirse, kaçarsa elin adamına... ele güne kepaze ederse kendisini.

Korkunç bir düşünceydi bu; çarçabuk sildi zihninden. o kadar malın mülkün içinde rezilliğin daniskası olurdu. İtibarı zedelenirdi ki kimse eski haline getiremezdi bir daha. Daireler, zeytinlikler, bağlar bahçeler birer birer silindi gözlerinden.

Sahi ya, bir başkasına gönül verir miydi Safiye?

Delirecek gibi dolandı odanın içinde. Beş adım sağa, beş adım sola. Beş adım ileri, beş adım geri. Radyoyu açtı olmadı, televizyonu açtı olmadı. Gözü telefonda bekledi durdu. Üç gün daha müsaade isteyen Neriman'a da "hiç gelme istersen!" diye bağırdı.

Nihayet gün kavuşurken beklediği haber geldi Safiye'den. Zeytinlikteki alaçıktaymış.

Yanında biri var mıydı ola? Şöyle gençten, yakışıklıca. Aynada çillerle benlerle gölgelenmiş, kırçıl, gür bıyıklı suratına bakıp çıktı odadan. O dakika öldürürdü genci. Arkasını düşünmeden öldürürdü. Ardından da Safiye'yi.

*

Ne de tez duymuşlardı insanlar. Daha kendisi arabadan inmeden gözüne ilişmişti kalabalık. Çoluk çocuk, eli böğründe kadınlar, hışımla dolanan büyük kaynı.

Jandarma güvenlik kordonu çekmişti alaçığın çevresine. Fısıltıyla "kocası geldi, kocası geldi" sözü dolandı kalabalığın arasında. Elindeki tutanağı imzalatan jandarma komutanı, iki yakınının içeri girmesine müsaade etti ancak.

Büyük kaynı ile birlikte içeri daldı İzzet ağa. Kapı gibi kadını nasıl tartmıştı ki bilek kalınlığındaki o sırık? Boylu boyunca, üzerindeki cebi işli hırka ile sallanıyordu Safiye.  Ayağının altında, yan üstü yıkılmış, zeytin toplarken kullandıkları irice bir sepet vardı.

Önce donakaldı, boş bakışlarla baktı etrafa; birkaç dakika öylece kalakaldıktan sonra derin bir iç çekti adam. Geçirdiği ilk şaşkınlığın ardından, yüzüne "oh be, yanında kimse yokmuş. Tek başınaymış kadın" rahatlığı yayılmıştı.

Hiç değilse "bir başkasında gözü varmış" demezdi kimse.

Ciddi suratlı doktor, ipini kesip aşağı indiren jandarmalar, halka halka sigara dumanı savuran kaynı, dışarıdaki uğultulu kalabalık... Her biri bir şey konuştu kendisiyle.

Gençti... Güzeldi... Sıkıntısı vardı... Sıkıntısı yoktu, yediği önünde, yemediği ardındaydı... Neydi ki derdi... Günaha girmişti... İhtiyar anacağı ne yapacaktı şimdi... Neriman sevinir miydi... O niye yoktu ki ortalarda... Kuma kavgası mı olmuştu... Çocuğunu mu düşürmüştü yoksa...

Gece karanlığa kavuşana dek kelimeler kelimeleri kovaladı, sorgular, tutanaklar, imzalar, başsağlıkları, sigara ikramları derken, eski dostlardan balıkçı arkadaşı Hamdi girdi koluna.

Onca mal mülk, şu boy bos varken, para babası koskoca İzzet ağa bekâr kalacak değildi ya. Daha gencini, daha güzelini bulurdu kendisine. Elli beş altmış yaşında ilk evliliğini yapan bir sürü adam vardı. Hem hiç de o yaşta göstermiyordu. Cebine üç beş kuruşu koyunca, taptaze birisini daha bulurdu.

Keyiflenir gibi olmuştu taze dul.

Kalan işleri yapacak olan kaynına bir tomar para uzatırken, otopsi için sedyeyle götürülmekte olan Safiye'ye ilişti gözü. Siyah örtüsünün altından görünen mum gibi rengine öyle güzel uyum sağlamıştı ki sütlükahve renkli, cebi işli hırka.

Sahiden de iyi ki bayram önü o hırkayı istemişti Safiye. Yoksa evdelikleriyle görünür, gazetecisiyle, fotoğrafçısıyla bir alay insana rezil olurdu. İlle de yeni alacağına...

İyi ki o cebi işli hırkayı giymişti Safiye. Kimse, kendisi için "cimriymiş" demezdi işte.


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Bacanak... - Sayı 103
Erik ile kiraz... - Sayı 100
Çıtırtı - Ev yerleşiyor... - Sayı 99
Fatmalar ve diğerleri... - Sayı 97
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (106): Mevlâna, Yunus etrafında Anadolu irfanı...

Son Eklenen Yorumlardan
 Sevgili Zafer, inceliğin ve yorumun için teşekkür ederim, "yıllar geçse de aramızdan, bu kalp seni u... Sinan AYHAN

 Amin... Okuyucu

 Maalesef bu virüsün aşısı da ilacı da Yok. Allah ıslah etsin... Ahmet Güney

 Allah(celle celaluhu) razı olsun. Bizim böyle bilimsel makalelere de ihtiyacımız var. Teşekkürler!... Himmet

 Hocam yazılarınızdan istifade ediyoruz. Bu yazınızda da çok faydalı bilgiler ve öğütler mevcut. Yaln... Mustafa GÜNEY


Milli Eğitim Bakanlığı’nın anketine göre, gençlerin %61’i kitap okuyormuş.
Hayret! Ya gizli gizli okuyorlar, ya büyüklerinden ders almamışlar ve gizli gizli okuyorlar.
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Maarif
Nasıl bir insan
İki kelime arasındaki boşluktan geçen ku
Çeyrek asır
Maariften eğitime
Benim 'Caparka'm: G?z? ?ekik Olmayan Bir
Zikir ve ?nemi
En tehlikeli virüs...


Ali Erdal - Nasıl bir insan
Ali Erdal - Büyük depremin öncül...
Kadir Bayrak - Filmin sonu
Sinan Ayhan - Türkü, Anadolu harcı...
Necip Fazıl Kısakürek - Maarif
Bedran Yoldaş - Paklanmak
Dergi Editörü - Çeyrek asır
Site Editörü - Maariften eğitime
Mehmet Hasret - Dost cemali
Necdet Uçak - İslâm gelince
Necdet Uçak - Geçer
Necdet Uçak - Değil
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler...
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Her şey eğitimle baş...
Hızır İrfan Önder - Elem gazeli
Hızır İrfan Önder - Gafil olma
Ayhan Aslan - İhtiras
Olgun Albayrak - Münacaat
Mehmet Balcı - Kurban açıklaması
Mehmet Balcı - Kalmadı
Mehmet Balcı - Doluyum
Yusuf Karagözoğlu - Kazandıklarımızı kay...
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara Bakış-105
Kubilay Ertekin - En tehlikeli virüs.....
Halis Arlıoğlu - Hasret ve hüsranla g...
Halis Arlıoğlu - Felek
Büşra Doğramacı - İnsanlığın maarif da...
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - Tedrisat
Murat Yaramaz - Mizah köşesi-105
Murat Yaramaz - Vesile
Murat Yaramaz - Bıçak
Murat Yaramaz - Eğilim
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Gülşen Ayhan - İki kelime arasındak...
Eyyub MEMMEDOV - Deniz boyu sevgim...
Mertali Mermer - İnsanlar anlamaz ben...
Cemal Karsavan - Kaşım değse kirpiğin...
İlkay Coşkun - Maarif meselemiz
İlkay Coşkun - Mülâkat-105
İlkay Coşkun - Vatanım
Turgut Yıldızan - İnsandan hazreti ins...
Turgut Yıldızan - Öğretmen olabilir mi...
Vildan Poyraz Coşkun - Eğitimde anne eli
Mehmet Şirin Aydemir - Keder kardelenleri
Çakmakçıoğlu - Hangi eğitim
Tuba Kanlıkama - Payitahtın sesi
Mustafa Kadir Atasoy - Göktaşı
Ülvi ƏLƏKBƏRZADƏ - Edilen dualar
Ülvi ƏLƏKBƏRZADƏ - Sevgi notumuz
İlknur Şimşek - 1453
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7795143
 Bugün : 2437
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 514796
 Bugün : 29
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 63
 105. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 3
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2020
Künye | Abonelik | İletişim