Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     1371 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Düvencinin oğlu
Vural Gündüz

  Sayı: 85 - Temmuz / Eylül 2015

Sabah saatlerinin insanı sarhoş edici serinliğinde azığını dolduran köylüler; bağının, bahçesinin, tarlasını yolunu tutarlardı. Güneşin tam tepeye çıktığı, kavurucu sıcağın insanın tepesini deldiği o vakitlerden, güneş sönene kadar dur durak bilmeden yapılan çalışmaların tümü, kışı rahat geçirebilmek içindi.  Beli iki büklüm olmuş kocamışlar, kundaktaki bebeğini sırtına sarmış kınalı ellerinde çapası, bıçkısı taze gelinler ve diğerleri ekmeğinin peşinde…

Baba oğul harman yerine geldiler. Tahtadan yapılma kızağa benzeyen, üzerinde rahat durabilmek için düz olan ve altında çakmak taşlarının olduğu düvenin ön kısmını iki öküze bir çırpıda bağladı, babası.

Küçük bir tepe gibi yığılmış buğday,  düvenin önüne seriliyor,  ekinin üzerinde dolaşan düven, taneleri birbirinden bir çırpıda ayırıyordu. Küçük çocuk, babasını hayran hayran gözünü kırpmadan izliyordu. Babası düvenin üzerine almak istedi, korktu. Üzerinden düşüp düvenin sivri taşları altında kalacağını düşündü. Cesaretini topladı. Babası düvenle yanında yavaşladığı bir anda, düvenin üzerine atladı. Babasının kuşağına sıkıca sarıldı. Babası öküzleri kırbaçlarken babasına daha sıkı yapışıyor, gözlerini kapatıyordu. Düven harman yerini dört dönüyordu. Başı döndü, babası daha fazla dayanamayacağını anlayıp, öküzlerin yavaşladığı bir anda oğlunu indirdi. Düvenden başı dönmüş bir halde inen çocuk babasını tekrar izlemeye koyuldu.

Buğdayı başaktan ayıran ekin sahibi, düvenciyi daha da gayretlendirmek için ‘Bu işin pirisin!’ diyordu. Belli ki güler yüzle söylenen bu söz iyi bir şeydi. Babası ile gurur duyuyordu. Gözlerini ayırmadan, sıcağın altında ne kadar izlediğinin farkına bile varmadı. Buğdayın tanelerini incitmeden birbirinden ayırıyordu. Babasının bir heykel gibi düvenin üzerinde durmasına hâlâ akıl erdiremiyordu. Öküzlerin bağlandığı koşumları ara sıra çekmese babasının donup kaldığını zannedecekti. Saatlerdir düvenin üzerinden inmemiş, ekinin sahibi ‘Düvencioğlu yeter, bir soluklan!’ diye ısrar etmese taneleri çıkarmaya hâlâ devam edecekti.

Babasının düvenden inip yanına geldiğinde, ter içinde kaldığını gördü. Ağacın gölgesinde yatan testiyi babasına getirdi. Bu hareketi babasını sevindirdi, başını okşayıp yanağına bir öpücük kondurdu. Babası onu ilk defa harman yerinde düven sürerken getirmişti. O da bu gün niye ona Düvencilerin oğlan’ dediklerini anlamıştı. O gün hem bunu anladığı için hem de babasının ‘düvenci’ lakabını nasıl da hak ettiğini gözleri ile şahit olmuştu. O gün kararını verdi, babası gibi düvenci olacak ekinleri tanelerinden ayıracaktı.

Akşam olana kadar babası düvenin üzerinde içten dışa, dıştan içe doğru döndü durdu. Kendi tarlalarındaki iş bittikten sonra bu işi yapıyordu. Saatlerce düvenin üzerinde dönüp durmak kolay bir iş değildi. Düveni süremeyecek kadar yaşlılar ve canı tatlı olanlar parasını verir, düvenciye bu işi yaptırırlardı. Düven sürme işi, gün geçtikçe gözden düşüyordu. Komşu köylere düven sürmeye bile gidiyordu, önceleri. Ama köylere birer, ikişer traktör, biçerdöver, patoz makinesi girmeye başlamıştı.

Babası yaz aylarında kendi tarlalarındaki işleri ile düven sürme işi bittikten sonra şehre iner orada ne iş bulursa yapardı. Yine sonbahar gelmiş ve babası bu sene de şehre çalışmaya gidecekti. Tarladan gelen mahsulün ve düvencilikten kazandığı para, kışı geçirmelerine ucu ucuna yetiyordu. Düvenci şehre gittikten sonra bazen ay, bazen ayları geçkin kalıyordu. Babasının şehre çıkacağı günün sabahında o da yataktan fırladı. Baba senden bana küçük bir düven yaptırmanı istiyorum, düveni sürer, kazandığım parayı sana veririm, sen de bir daha şehre çalışmaya gitmezsin, dedi. Annesinin gözü yaşardı, babası acı bir gülümsemeyle “Bah heleee!” deyip oğlunu kollarından kavrayıp havaya kaldırdı, sıkıca göğsüne bastırdı. Oğlum küçük düven olmaz, dedi. Babasına “Olur niye olmasın, ben de düvenimi tek öküze bağlarım.” dedi. Babası oğlunun bu ısrarına dayanamamış 'Tamam oğlum.’ demişti. Bu sözden sonra babasının etrafında kirmen gibi çığlık çığlığa, oldu, bu iş oldu!’ diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Babası şehre gideli neredeyse iki ayı geçmişti. Havalar soğumaya başlamış ilk kar yağışı beklenir olmuştu. Gözü yollarda kalmıştı, annesine, dedesine, ninesine sürekli babasının ne zaman geleceğini soruyordu. Babası bir gelse küçük düvenini bir getirse… Arkadaşları ile oyun oynarken bile yazın babasının düven sürmesini öykünüyordu. Öküzleri onun gibi düvene bağlıyor, deri kayışlara onun gibi asılıyor, etrafında dönüp duruyordu.

Sabah kalktığında, gece sabaha kadar her yer beyaza bürünmüştü. Gece sabaha kadar gizlice yağmıştı besbelli. Penceredeki pusu, elleri ile güzelce sildi. Bahçede tek başına duran dut ağacının kupkuru dallarının üstünde, tutam tutam bir çizgi gibi duran kar taneleri duruyordu. Bir an önce giyinip dışarı fırlamak istedi, buna annesi engel oldu. ‘Bir şey yemeden çıkartmam!’ sözü içindeki coşkuyu kıramadı.

Babasının geçen yıl getirdiği, o zamanlar ninesinin yün çorabından üst üste iki tane giymesine rağmen bol gelen; ama şimdilerde ayağına tam oturan potinini ayağına geçirdi. Köydeki çocuklar içinde bir tek onda vardı. Bundan gururlanıyordu. Gocuğunu, atkısını giydi. Elindeki yufka dürümü ile fırtına gibi evin dışında buldu kendini. Evin toprak damındaki saçaklarına dizilen serçeleri gördü. Serçe kuşları korkmadılar, ürkmediler. Toprak karla kaplanınca evlerin daha yakınlarında yiyecek ararlardı. Elinde kalan dürümü kuşlarla paylaşma zamanıydı. Kar, serçelerin de hayatını değiştiriyordu.

Diğer çocuklar da birer ikişer dışarı çıkıyorlardı. Bağırıp çağırıyorlar, karın içinde güreşiyorlar, kartopu savaşı yapıyorlardı. Kimsenin eve gitmek gibi bir niyeti yoktu. Birçoğunun üzerinde kışa uygun elbise yoktu. Çocukların, kışlık yazlık elbise gibi bir ayrım akıllarına gelmiyordu. Hava kararıncaya kadar oynamalarına rağmen kardan ve birbirlerinden ayrılmak istemiyorlardı. Ama hava soğumaya ve kurşun kadar ağırlaşmaya başlamıştı. Ellerini ve ayaklarını hissetmiyorlardı, yüzleri kulakları kıpkırmızı olmuştu. Birer ikişer ayrılmaya evlerinin yolunu tutmaya başladılar.

Eve geldiğinde annesi onu kapıda karşıladı. Gel bakalım düvencinin oğlu, dedi. Mahcup, kafası eğik, soğuktan kızaran yüzü daha bir yanmaya başladı. Eve girer girmez annesi bir taraftan söyleniyor bir taraftan da oğlunu üzerindekileri ocağın ateşinden faydalanarak çıkarmaya çalışıyordu. Hastalanacaksın yatak döşek yatacaksın, baban da bu yaptıklarını duyunca kızacak, göreceksin diyordu, annesi. Kaynanası, gelin söylenme artık demesi ile rahat bir nefes alan çocuk, arsızlığı eline almayı ihmal etmedi. Karda arkadaşları ile yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı. Renkli anların, zevkli hatıraları…

Sabah bir inleme ile uyandı. Oğlunun yüzündeki terleri görünce elini alnına koydu. Kızgın bir koru tutmuş gibi elini birden geri çekti. Kaynanası da yatağından kalmış gelinini göremeyince odasına gelmişti. İki kadın çocuğun başında konuşmadan bir süre birbirine baktılar. Kaynanası çocuğun üzerindekileri çıkarmaya çabalıyordu. Gelin de yardımcı oldu. Geline bir koşu komşuya git, sirke varsa al gel, dedi. Çocuğun sırtına sirke sürüp, alnına ıslak bez koydular. İkisi de şaşkındı. Bu karda kıyamette nasıl şehre gideceklerdi. Yola çıkmak daha tehlikeliydi. Allah göstermesin ya bir şey olursa babasına ne diyeceklerdi. İki gün geçmesine rağmen ateş düşmüyor, çocuk sürekli sayıklıyordu. Baba düven, baba düven… Ara sıra gözlerini kısa süreliğine açıp kapıyordu. Anne de nine de ne yapacaklarını şaşırdılar. Evin tek çocuğu babasının gözünün nuru. Bir ara umudu öylesine kestiler ki dede içeride de Kur’ân okumaya başlamıştı.

Çocuk üçüncü gün biraz kendine gelmeye başlamış, ateşi düşmeye sayıklamaları azalmaya başlamıştı. Az biraz tarhana çorbası bile içmişti. Akşam evin kapısı hızlı hızlı vurulmaya başladı.  Kocasının geldiğini anlayan kadın ok gibi çocuğunun yanından kalkıp kapıyı açtı. Kocasının şehirden geldiğinde duyduğu heyecan, sevinç mutluluk bu sefer yoktu. Bir şeylerin kötü gittiğini anlamıştı. Elindeki düvene benzer tahta kızakla içeri girdi. Anne ve babasının elini hızlaca öpüp karısını izledi. Kimsenin ağzından bir çift kelime çıkmıyordu.

Odaya girdiğinde gaz lambasının kör ışığında oğlunu ve alnındaki bezi gördü. Oğlunun yanına dizlerinin üzerinde çöküp kaldı.

Çocuk gözlerini açtı. Baba, düven…  Baba, düven… Deyip gözlerini tekrar kapatıp, derin bir uykuya daldı.

Sabah erkenden uyandı. Annesi yorgunluktan yanında uyuya kalmıştı. Annesini uyandırıp rüyasını anlatmaya başladı. Annesi oğlunu dinliyor, bir taraftan da gözyaşlarına engel olamıyordu. İçeriden seslerin geldiğini duyan baba, elindeki tahta kızakla içeri girince çocuk hastalığını unutmuş, yorganı üzerinden attığı gibi ayağa fırladı:

Baba, düven… Baba, düven… 


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henüz yorum bırakılmadı...
 
Çamurdan kale... - Sayı 97
Boya sandığı... - Sayı 96
Öğretmenin anı defterinde... - Sayı 91
Türk milleti darbeyi ezmi... - Sayı 90
Tüm Yazıları

Gelecek sayı konusu (101): Doğu - Batı tefekkürünü doğru yapamayanın ufku dardır.

Son Eklenen Yorumlardan
 👍👏👍👏👍👍... BEYZA ATEŞ

 Acayip güzel olmuş 😉... BEYZA ATEŞ

 Dilin anlatamadığını şiire dökmek çok zordur ve siz zoru başarmışsiniz tebrik ediyorum 👍 ... BEYZA ATEŞ

 Çok başarılı ... Meryem

 Şiir tek kelimeyle mükemmel olmuş. Şiirde de geçtiği gibi gönül istediği bir damla huzuru ruhuna sı... Fatma


“Yeni Dünya Düzeni” diye bir şey attılar ortaya… Ondan sonra ne ses çıktı, ne soluk… “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri, boşluğun sessizliğini dinlemek gibi bir şey mi acaba?..
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Fikirsizlik
Kardelen nasıl doğdu?
Zaman tünelinden iki yazı
Zamanın kısa tarihi
Ön söz, Öz Söz, S(öz) -III-
Yüreğinle gel
Ruhsa sızan şiir
Zaman tünelinden iki yazı
Acıyorum nedir?
Kıyam


Yavuz Sert - Zamanın kısa tarihi
Ali Erdal - Zaman tünelinden iki...
Kadir Bayrak - Kardelen olmasaydı
Kadir Bayrak - Röportaj - “Tehlikel...
Sinan Ayhan - Kardelenin muhasebes...
Sinan Ayhan - (Üç Nok-ta)nın muhas...
Bedran Yoldaş - Dokuz köyün delisi
Özgür Alkan Alkış - Kardelen nasıl doğdu...
Fatma Pekşen - Erik ile kiraz
Dergi Editörü - Her sayı ayrı bir de...
Site Editörü - Yüz
Mehmet Hasret - Askıda şiir
Acıyorum - Acıyorum nedir?
Necip Fazıl - Fikirsizlik
Necdet Uçak - Gözyaşı çeşmesi
Necdet Uçak - Seyir tepesi
Necdet Uçak - Metristepede
Necdet Uçak - Dağlar
Altan Atan - Akıllı ol
Kardelen Dergisi - Çıkış Beyannamesi
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
M. Nihat Malkoç - Gece korkutuyor beni
M. Nihat Malkoç - Gül kokulu ramazan
Ayhan Aslan - Hikaye
Ayhan Aslan - Sufle
Ayhan Aslan - Değirmen
Ayhan Aslan - Ecel vakti
Mehmet Balcı - Senin
Mehmet Balcı - Kardeşim
İsimsiz - Giden-Kalan
Gelecek sayı konusu - Gelecek sayı konusu ...
Av. Mustafa Büyükgüner - Kardelen...Yüz...
Kubilay Ertekin - Hırsızlık ve haramla...
İbrahim Şaşma - Ben sevdayı aradım
Halis Arlıoğlu - Müslümanlar ne zaman...
Halis Arlıoğlu - Uyan diyorlar
Ahmet Değirmenci - Ferman
Oğuz Askan Kocagöz - Ruhsa sızan şiir
Büşra Doğramacı - ‘Derin bir külliyat’...
Kürsü Kainatın Efendisi - “İmam-ı Kastalanî’de...
Murat Yaramaz - 100.sayı mizah köşes...
Murat Yaramaz - Dalya
Murat Yaramaz - 100.sayı
Murat Yaramaz - Kardelen
Ekrem Esad Altan - Sahte diplomalı zanl...
Ferhat Nitin - Gece yarısı uyanmala...
Hakan Karahan - Battal Gâzi
Mehmet izzet Gülenler - Ön söz, Öz Söz, S(öz...
Erkan Karakaya - Gölge
Fatih Öz - Beklediğim
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 5684178
 Bugün : 484
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 470600
 Bugün : 5
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 58
 100. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 13
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 7
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2019
Künye | Abonelik | İletişim