Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     280 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Röportaj - Bir Müslümanın Allah Teâlâ nezdinde makbuliyet kesbetmesi, Efendimiz’e olan ittibâsına bağlıdır
Yavuz Sert

  Sayı: 99 -

Hem konusu hem sayısı itibari ile özel olmayı hakeden 99. sayımız için röportaj yapmayı arzuladığımız isimlerin başında Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hocamız geliyordu. Her dakikasını hizmet için harcayan hocamız çok değerli vakitlerini bizlere ayırmayı kabul etti ve kendisi ile hem Esmâü’l Hüsna temelinde Allah tasavvurumuzu hem de Ehl-i Sünnet itikadımızı konuştuk.

−Allah (c.c) sınırsız... Kul ise sınırlı bir varlık. Sınırlı olan varlığımızla Sınırsız (c.c) olanı anlayabilmemiz açısından Esmâü’l Hüsnâ'nın önemi nedir?

−Yaratan ile yaratılan arasında elbette kategorik olarak fark var. Tabir doğru olursa, bu varoluşsal bir fark. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de “Yaratmayan Yaratan gibi olur mu?” buyuruyor. Buna rağmen, Allah Teâlâ bizi, kendisi hakkında doğru bir itikat çizgisi, doğru bir tasavvur geliştirmemizi mümkün kılacak ipuçları ile de donatmıştır. Gerek Kur'ân-ı Kerîm vahyinde, gerek Kur'ân-ı Kerîm dışı vahyinde biz O’nun isimlerinden ve sıfatlarından haberdar kılınmışız. Allah Teâlâ’nın bir kısım sıfatları naslarda, âyetlerde, hadislerde bildirildiği şekli ile bize kadar gelmiş.

İsimler kaynaklarını sıfatlardan alırlar. Allah Teâlâ’nın her bir esması bir sıfatın yansımasıdır. Bu yüzden ulemalarımız tarih boyunca esma ve sıfat literatürü dediğimiz bu alanda eser vermeye dikkat etmişler. Bu âlimlerin bir kısmı hadis kökenlidir, bir kısmı tefsir, bir kısmı usûlü’d din, akaid kökenlidir. Bu önemlidir. Esmâü’l Hüsnâ alanının hakkını verebilecek, Yaratan yaratılan münasebetini Esmâü'l Hüsnâ zemininde sağlıklı kurabilecek performans ancak usûlü’d din tahsili ile mümkün olur.

Böyle olunca ilâve bir şey daha görüyoruz, usûlü’d din âlimleri Allah’ın Kur'ân-ı Kerîm’de sünnette lafzen bildirilen isimleri, sıfatları dışında bir tümevarım, istikra faaliyeti ile naslarda bildirilmeyen bir takım sıfatlar belirlemişlerdir. Bilhassa Zâtî, Selbî sıfatlar böyledir: Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyet, Kıyam Bi-nefsihi, Muhalefetün li’l Havâdis... Bunlar çok önemli selbî sıfatlardır ve bu kalıplarla kolay kolay naslarda geçmezler. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın tenzihi, O'nu yaratılanlara benzetmeme noktasında bu sıfatlar çok önemlidir.

Zaten buradan hareketle Esmâü’l Hüsnâ hakkında sağlıklı bir yola girilebilir. Aksi halde yanlış yerlere varılabilir. Bir ara Yaşar Nuri Öztürk yapmıştı bunu. Allah Teâlâ’nın El Vâsî ismi şerifinden hareketle Allah geniş olandır, genişleyendir demişti. O altyapıdan yoksun olduğu için böyle söylemekte beis görmemişti. Oysa geniş olmak, genişlemek cisimlere, yaratılmış olanlara özgüdür, Allah bundan münezzehtir. Bu bakımdan esma çalışması yapacak olanların önce sıfat çalışması yapması gerekir.

−Esmâü’l Hüsnâ ile ilgili çok bilinen 99 isim hadis-i şerifinde "ahsaha" kelimesi geçer. Bu hadisin tercümelerine baktığımızda kelimenin birebir anlamı “saymak” olmasına rağmen, “isimlerin hakkını verirse, isimlere uygun yaşarsa” diye tercüme ediliyor. “Ahsaha” kelimesinden gerçekten böyle bir anlam çıkartılabilir mi yoksa sadece saymak anlamına mı gelir?

−Tabii ki saymak değildir. Allah Teâlâ’nın esması doksan dokuzla sınırlı değildir. Biraz önce bahsettiğimiz esma çalışmalarında, âyetlerde görüyoruz ki Allah Teâlâ’nın yüzden çok fazla ismi tespit edilmiştir.

−Zaten bu hadis-i şerifin farklı rivayetlerindeki isimlerin birleşim kümesi yüzü geçiyor değil mi?

−Evet geçiyor. “Ahsaha” kelimesini şöyle anlayabiliriz: Allah Teâlâ’yı hakkı ile tanımak bakımından esmayı tanımak, esmayı tanımak için de sıfatı tanımak kişiyi zaten belli bir kıvama getirir. Bu bakımdan “ahsaha” kelimesi ile kastedilen aritmetik bir sayma değildir, onu hissederek, yaşayarak hayatına aktarma anlamı vardır.

−Kur'ân-ı Kerîm'de, bu hadisi şerifte geçen sıfatlar dışında da Allah'ın sıfatları zikrediliyor değil mi?

−İsim olarak evet var. Mesela Diyanet vakfının İslâm Ansiklopedisinden bunu çok net görürsünüz. Esmâü’l Hüsnâ şemaları vardır, o dökümlerde birbirinden farklı rivayetlerle gelen farklı esmaların olduğu görülür.

−Araf suresi 180. âyetinde “En güzel isimler Allah'ındır” diye başlayan âyetin devamında “O’na bu güzel isimlerle dua edin, onun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklar" buyruluyor. Bu âyetten, özellikle ikinci kısımdan ne anlamamız gerekiyor?

−Birincisi, Allah Teâlâ’ya hitap ederken O’nun bize öğrettiği isimlerle seslenmeliyiz. Dua ederken, iltica ederken, hitap ederken... Allah Teâlâ’ya kafamıza göre isim veremeyiz. İsimler tevkifidir bu anlamda, vahye dayanır. Sıfatlar böyle değildir.

Farklı dinlerin Tanrı tasavvurlarında gördüğümüz isimlendirmeler var. Bu isimlendirmeler eğer Cenâb-ı Hakka isnad edilecek olursa ait oldukları kültürün tortuları da beraber taşınmış olur. Buna izin verilmemelidir. Mesela, Allah Teâlâ’ya Tanrı derseniz, başka dinlerde çoğul halde de görebileceğimiz bir Tanrılar hakikatı var. Hristiyanların bir tanrı anlayışı var ama o Allah değil. O bölünen, birleşen bir panteon gibi... Ya da antik Romanın yarı insan yarı tanrı modelleri, ya da mecusilikteki iyilik tanrısı, kötülük tanrısı... Bu tür isimleri oradan alarak İslâm'ın içine taşırsanız, oradaki tortuları da taşımış olursunuz. Onun için bu alan vahiyle sınırlıdır.

İkincisi, Allah Teâlâ’nın bu isimleri konusunda belki önceden ait olduğunuz kültürde, inançta farklı ve yanlış telâkkiler vardır. Onlar sizi Allah Teâlâ’nın isimleri, dolayısı ile Zâtı konusunda yanlışa yöneltmesin. Biraz önce de örnek vermiştik, El Vâsi ismi şerifi... Bu isim size Allah Teâlâ’nın Zâtı hakkında bir şey söylemesin, onun sıfatları kudreti üzerinde düşünün.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ kendi Zât-ı Ulûhiyetine bir takım sıfatlar izafe etmiş ki onların Allah Teâlâ hakkında kullanılması asla caiz değildir. "Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onları unuttu" âyetini ele alalım. Şimdi Allah Teâlâ’ya "Unutan" diyebilir miyiz? "Onlar tuzak kurdu, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır." Allah'a "Mâkir" yani tuzak kuran denir mi, haşa... Onun için bu âyet-i kerimenin anlattığı şeyi de, çizmeye çalıştığımız çerçeve içinde düşünmek lâzımdır. O’nu şanına layık olmayan şeylerden mutlak suretle tenzih ederek, aklımızdaki, kültürümüzdeki tortuların oraya taşmasına müsaade etmeden, o safi tenzih alanını muhafaza etmek lâzımdır.

−İsim kavramının geçtiği diğer bir âyet Bakara Suresinin 31. âyeti... Hz. Adem'e verilen isimler.... İsim kavramından hareketle bu âyeti nasıl anlamalıyız?

−Bu âyetin Esmâü’l Hüsnâ ile bir bağlantısı yok kanaatimce. Burada Allah Teâlâ Âdem Aleyhisselâm’a eşyanın isimlerini öğretmiş.

−Eşyanın sadece ismini bilmek eşyanın kendisini tam olarak bilmek anlamına gelir mi?

−Melekler, Cenâb-ı Hak “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurduğunda O’na ne dediler? “Biz seni hamdinle tesbih edip dururken yeryüzünde kan döküp fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” O zaman Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” Âdetâ, melekler kendi varlıklarının Cenâb-ı Hakkın tenzihi için yeterli olduğunu söylediler. Allah Teâlâ da böyle yapmakla meleklerin Allah Teâlâ’nın muradını sınırlamaya asla yeterli olmadıklarını ispat etmiş oldu. Hz. Âdem’e meleklerin bilmediği isimleri öğretti. Onun öğrenme ve tekrar etme yeteneğini kullanarak bir yüzleştirme yapmış oldu. Melekler insanlar gibi iktisaben, çalışarak öğrenmezler. Allah Teâlâ onlara vahyeder, öğrenirler. Ama insan öyle değil, insan bilgiyi üreten ve kullanan bir varlık. Burada biraz da, Hz. Âdem’in bilgiyi üreten ve kullanan bir varlık olması nazara veriliyor. Bilginin aslı, temeli vahiyden, Cenâb-ı Haktan gelir. İnsanoğlu bu bilgi üzerine onu tekrar eder, analiz eder, sentez eder, oradan başka bilgiler üretir. Çünkü iradeli bir varlıktır. Burada Hz. Âdem Aleyhisselâmın iradesi de vurgulanmaktadır.

−Bu âyetin tasavvufî tefsirlerinde esma zikirlerine gönderme yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

−Bu bağlantı ancak sembolik olabilir, sadece bir atıftır. Hz Âdem’e öğretilen isimler mürşidin müride telkin ettiği isimler değildir.

−Bir âyeti daha sormak istiyorum. “Nereye dönerseniz dönün Allah’ın veçhi oradadır” âyeti... Ve âyetin devamında, genelde âyet sonlarında âyetin anlamına göre esmaların kullanılması var, bu âyetin sonunda da Vâsi ve Alim isimleri geçiyor. Bu âyeti nasıl anlayabiliriz ve âyetin sonunda bu iki ismin geçmesindeki hikmet ne olabilir?

−"Ne yana dönerseniz dönün Allah'ın veçhi oradadır." Bu tarz âyetlere müteşâbihat diyoruz. Müteşâbihat âyetlerine nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda İslâm tarihinin erken dönemlerinden itibaren iki farklı tavır gelişmiştir. Birisi mutlak teslimiyetçi tavır, sorgulamadan, acaba şöyle midir, böyle midir deşelemeden, ayrıntıya girmeden, “amenna ve saddakna, ötesi beni ilgilendirmez” diyen tavır. Bu tavır için İslâm âlimleri eslem tabirini kullanırlar, bu tavır kişinin garantisi için daha salimdir manasında... Yanlışa düşmekten korur. “Nas böyle geldi, âyettir, başım üstüne, ötesi beni ilgilendirmez” der. Bu sahabede ve kısmen tabiinde görülen tavırdır. Onlar için bu yeterli olmuş.

Daha sonraki asırlarda İslâm’a farklı kültürler, felsefe tercümeleri girince sorgulayıcı bir tavır belirmeye başlamış. Bunun üzerine bu tür âyetler, hadisler nasıl anlaşılır, bunun yöntemi üzerinde kafa yormuşlar. Hatta İmam Ebu Hanife Hazretleri bir eserinde talebesi ile karşılıklı konuşuyor. Talebesi ona diyor ki: "Hocam, bazı insanlarla karşılaşıyoruz. Bize diyorlar ki, sahabeye yeten size yetmedi mi ki bazı konuları kurcalıyorsunuz, akıl yürütüyorsunuz? Sahabe bunları konuşmamıştı, siz niye konuşuyorsunuz?" Bugünkü selefi tavır bağlamında da çok canlı bir ibrettir bu hadise. İmam Ebu Hanife Hazretleri diyor ki: "Sahabe düşmanı olmadığı için silâh taşıma ihtiyacı duymayan kişiye benzer. Ama bizim bugün kanımıza, hanemize, ırzımıza tasalluta hazırlanan düşmanlarımız var. Dolayısı ile donanmak zorundayız"

Bu tür şeyler karşısında zamanla bir kısım tevillerin gelişmiş olmasının ardında da bu hakikat vardır. Burada da iki farklı yaklaşım çıkmıştır. Birincisi, biz bunların anlamını biliyoruz, fakat Allah Teâlâ bahis konusu olduğunda "nasıl" sorusuna cevap veremeyiz. Evet, vecih yüz demektir, biliyoruz, ama Allah’ın yüzü nasıldır bilmiyoruz. Birinci tavır bu. Dikkat ederseniz bu ilk tavırdan farklı, burada bir anlam tayini var. İlk tavırda anlam tayini de yok. Burada anlam tayini olunca mecburen ikinci bir tavır da ortaya çıkmış. Demişler ki, bir anlam tayin edeceksek Allah Teâlâ’nın şanına uygun, tenzihe uygun bir anlam tayin edelim. Buradaki vecihten kasıt yüz değildir, vecihten kasıt Allah’ın kudretini gösteren sonsuz delillerdir, ne yana dönerseniz O’nu görürsünüz. Yukarı bakın görürsünüz, aşağı bakın görürsünüz, sağa bakın, sola bakın, kendinize bakın... Âfaka enfüse bakın, görürsünüz. Anlam budur demişler.

Allah Teâlâ’nın Vâsi olması üzerinde âlimler dururken çok enteresan şeyler söylemişler. Bugünün bilgileri ile de baktığımızda, Allah Teâlâ, kudretine delalet eden varlıklar arasında, bizim sonsuz uzay dediğimiz varlığı yaratmıştır. Bu çok enteresandır. Bizim sonsuz dediğimiz ve gittikçe genişlediğini söylediğimiz bu boşluk aslında Kur'ân-ı Kerîm’in ve sünnet-i seniyyenin varlığından bizi haberdar ettiği yedi kat semanın sadece birisidir ve en küçüğüdür. Allah Teâlâ birçok âyetinde "Biz dünyaya en yakın gök tabakasını yıldızlarla süsledik" buyurmuştur. Dolayısı ile bu galaksiler, yıldızlar, samanyolları... Bunları gördüğümüz gök tabakası en küçük ve en aşağı gök tabakasıdır. Bunun dışında bunu halka halka kapsayan altı tane daha vardır. Bunların dışında bir de kürsi var. Onun dışında arş var. Enteresan bir kozmolojidir bu. Efendimiz buyurmuş ki, bu yedi kat semanın, ki en küçüğü bizim sonsuz uzay dediğimiz alan, kürsi yanındaki küçüklüğü bir çölün ortasına atılmış yüzük kadardır. Kürsi o kadar muazzam, azametli bir varlıktır. Kürsi de arşın yanında o yüzük gibidir. Kur'ân-ı Kerîm’de birkaç yerde tekrar edilen bir arşa istiva anlatımı vardır: "Rahman arşa istiva etmiştir." Bu kozmolojiyi aklımızda tutarak arş ve istiva meselesine baktığımızda ve ilgili âyetlerin bağlamını da iyi değerlendirdiğimizde görüyoruz ki Allah Teâlâ bize arşa istiva ettiğini söyleyerek bu kâinatta hâkim kıldığı düzeni nasıl çekip çevirdiğini vurguluyor. Başka bir varlığa istiva etmemiş, arşa istiva etmiş. Arş bütün varlıkları kuşatan varlıkların en azametlisi. Onu hâkimiyet altında tutan ise Cenâb-ı Hak. O arşı taşıyan melekler var, O melekler de onu Allah’ın kudreti ile taşıyor. Bu açıdan Kur'ân-ı Kerîm’deki semavat-arz dualitesi çok önemlidir. Semavatı anlattım, bunun içinde dünya bakıyorsunuz, lafını bile etmeye değmez, bir toplu iğne ucu kadar bile değil, Allah Teâlâ insana öyle bir mesaj veriyor ki, bu semavat ile birlikte sizi beraber anıyorum, bunu görün diyor âdetâ.

Müteşabihatın anlaşılması noktasında bugün özellikle tefsir çalışması yapanlar, yapacak olanlar, bu kozmoloji ile ilgili gelişmeleri çok iyi takip etmeli, buralardan bu müteşabihat dediğimiz alanla ilgili sağlıklı bilgi, fikir üretebilmeli. Yoksa İslâm tarihinde yaşanan kısır tartışmalar ümmete çok kan kaybettirmiştir. Bugün de bunlar var. Kendisine selefi diyen bir kesim var, gittikleri yerde insanlara soruyorlar, Allah nerede? Bu bir arızadır.

−Hocam, ikinci bölümde ehl-i sünnetle ilgili birkaç sorum olacak. Bir Müslümanın sünnet ehli olmaması söz konusu olabilir mi? Bir Müslüman, Peygamberinin sünnetinin ehli olmayacak da ne olacak? Ama bir de kavramsal olarak ehl-i sünnet kavramı var, bu tam olarak ne demektir, nasıl oluşmuştur?

−Bu kavram fırkalaşma hadisesi sonrasında oluştu. Evvelinde adı yok ama kendisi var. Hicretin birinci asrından sonra ortaya çıkan her bir fırkalaşma hadisesi, yanında bir etiketi de beraberinde getirmiş. Mesela mutezile diye bir ekol çıkmış ortaya. Demişler ki, biz ehlü'l-adl ve'ttevhîdiz, adalet ve tevhid ehli... Şia diye bir akım ortaya çıkmış, demişler ki biz Ehl-i Beyt taraftarıyız. Ehl-i Beyt kavramı Kur'ân-ı Kerîm’i de, sünneti de, Efendimiz’in muhabbetini de kuşatan bir kavramdır demişler, en doğru İslâm bu demişler. Hariciler ortaya çıkmış, demişler ki biz Ehl-i Kur’ânız. Bu isimlendirmeler aynı zamanda arka plandaki ideolojileri, kabulleri de ele veren şeyler.

Ehli sünnet burada çok enteresan bir tespit yapmış, biz Ehl-i Kur’ân’ız dememiş, ehl-i sünnetiz demiş. Çünkü bu fırkaların tümünün Kur'ân-ı Kerîm’den delilleri var. Bununla ilgili özel eserler yazılmıştır. Hepsi bir yerde ehl-i Kur’ân. Dolayısı ile beni ifade edecek olan öyle bir ifade söyleyeyim ki o sınırlandırsın, tayin etsin, efradını cami ağyarını mani dedikleri şeyi yapalım. Ehli sünnet, Peygamber Aleyhisselâtu Vesselâm’ın sünnetini merkeze alan bir tavrı işaret ediyor. Ve’l cemaat ise Sahabe-i Kiramı o merkeze yerleştiriyor. Böylece denmiş oluyor ki, sünnetsiz ve sahabesiz bir din mümkün değil. Aksi sizi ya mutezilenin rasyonalitesine savurur ya Şia’nın kurgulanmış efsanelerine... Bunun ortasında bir yol tutmak istiyorsanız, sünnet ve sahabe ikilisini merkeze koyacaksınız. Bu ikisinden hareketle Kur'ân-ı Kerîm’i doğru anlamanız, dine ilişkin doğru yorumlar geliştirmeniz mümkündür. Daha sonraki kuşaklara aktarımını yapmanız mümkündür. Böyle olduğu için bakın, tarih içinde bu fırkaların, kapalı devre yaşamış Şia’yı hariç tutarsak, hiçbirisinin yaşama şansı olmamıştır. Bakmayın siz, askerî tedbirlerle ortadan kalkmamıştır bunlar, hareketin tabiî seyri ile ortadan kalkmışlardır. Hep şunu söylüyorum, bu bir mezhep değil, bir ekol, bir okul değil. Bu İslâm’ın ana gövdesi. Böyle olduğu için de tarih içinde bir İslâm medeniyetinden söz edebiliyorsak bunu mümkün kılan en temel öge budur. Gelişmeye açıktır. Başka dinlerden, ideolojilerden beslenip işine yarayan unsurları oradan alıp, yaramayanları ifraz eden ki bunu tarih içinde görüyoruz, tasavvufî uygulamalardan tutun mezheplerin bir kısım usullerine kadar, hiç gözünü budaktan sakınmayan, son derece özgüvenle her türlü ideoloji ile yüzleşen ve oralardan işine yarayan unsurları devşirip yoluna devam eden bir performans görüyoruz. Bakmayın, bugün bunun adı biraz karikatür oldu, Ehl-i sünnet deyince insanlar farklı şeyler anlar oldu, bir çağrışım arızası yaşıyoruz bugün ama işin aslı böyle değil.

−Hocam günümüzde Efendimiz'i hâşâ sadece postacı olarak görüp, hadislerin birçoğunu inkâr eden kesimler var. Bu tür oluşumlar hep var mıydı yoksa son bir iki yüzyılda mı zuhur ettiler?

−Bunlar hep yoktu. Oryantalist çalışmalarla birlikte görülmeye başladı. Bize tesiri elbette zaman almıştır. Oryantalist çalışmalar 150-200 seneden beri var. Oryantalistlerle biz yüzleştik, âlimlerimiz yüzleşti. Onlara reddiyeler yazdılar, mukabelelerde bulundular. Dolayısı ile biz bu iddialara refleks göstererek onları püskürttük. Çünkü iddialar gâvurdan geliyordu. İddia sahibi bir kâfirdi. Ama şimdi o iddiaları içimize taşıyanlar kendilerini Müslüman olarak ifade ediyorlar. Tefsir profesörü, hadis profesörü, kelâm profesörü, fıkıh profesörü... Etkileri biraz daha içeriden oldukları için daha ciddi ve kalıcı oluyor.

Oryantalistlerden farklı dile getirdikleri ne var derseniz hiçbir şey yok. Tam bir kopyala yapıştır... Zaman içinde oryantalistler hadise, hadis tarihine, sünnete, Kur'ân sünnet ilişkisine, vahyin mahiyetine, Kur'ân'ın ve hadisin nakline ilişkin ne söylemişlerse bugün yaşadığımız problemler, gündemler birebir aynısıdır.

−Ülkemizde bu kişilerle hakkıyla mücadele eden hocalarımızın başında Zât-ı Âliniz var, Allah razı olsun, Allah ilminizi artırsın. Ancak Türkiye'de Diyanet diye bir kurum var. Diyanet'in bu kişilerle hakkı ile mücadele ettiğini düşünüyor musunuz? Bu ekol ile nasıl mücadele edilmeli?

−Vereceğim cevap konjonktürel olacak. Diyanetin bütün tarihini kapsayan bir şey olmayacak ama halihazırda Diyanet'in böyle bir çalışma yürütmesi mümkün değil. Çünkü Türkiye Diyanet Vakfının finanse ettiği Kuramer diye bir merkez var İstanbul'da. Başka bir holding tarafından da finanse edildiği söyleniyor. Ama Diyanet Vakfına bağlı 29 Mayıs Üniversitesine bağlı bir araştırma merkezi Kuramer... Kuramer bugün bu fikirleri yayan neşriyat yapıyor. Kitap fuarlarında Diyanet İşlerinin resmi logosu ile Kuramer'in logosu aynı afişte ve Diyanetin standında Kuramerin kitapları da satılıyor. Böyle bir sahiplenme durumu var. Dolayısı ile bugün için Diyanet'den bu işlere sadra şifa çalışma beklemek çok mümkün görünmüyor. İleride belki biraz özerklik elde eder, belki dirayetli bir başkanı olur, bir ekip çalışması ile bu işlere tavrını koyar. Koyabilir mi bilemiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığının meselesi hep yapısal oldu. İktidara bağlı ve bağımlı bir kurumdan bahsediyoruz. Başına gelen kişi atanarak geliyor. Diyanet İşleri Başkanının bu ülkede Merkez Bankası başkanı kadar özerk olmadığını düşünüyorum. Olması gerekir mi, bana sorarsanız bu biraz rüşd meselesi. Yeri geldiğinde Diyanet İşleri Başkanlığı kendi geleneğini, kültürünü öyle bir oluşturmuş olmalı ki, kendi rüştünü öyle ispat etmiş olmalı ki, hem resmi kurumlar, hem halk, hem ilim çevreleri nezdinde Diyanet İşleri Başkanlığı bir konuda bir şey söylediğinde artık herkes susma ihtiyacı hissetmeli. Ama bugün Diyanet İşleri Başkanlığının ürettiği bilgiler tartışılıyor, bunların meşruiyeti, makbuliyeti tartışılıyor. Kurumun kendisi bir türlü tartışma zemininden çıkamadı. Bu şartlar altında mümkün de değil çünkü bu yapısal bir problem.

−"Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" hadis-i şerifinin devamında "Beni nefsinizden çok sevmedikçe imanınız kemale ermez" buyurmuş Efendimiz. Bir yandan da bazı büyüklerimiz şunu demişler: “Efendimiz'in dünyaya teşrif ettikleri gece Kadir gecesinden daha üstündür” çünkü Efendimiz olmasaydı Kadir'den haberimiz olmazdı. Bir tarafta bunlar varken diğer tarafta Efendimiz'i sıradan bir insan, bir postacı gibi görenlerin olması çok enteresan. Bu bağlamda, bir Müslüman nezdinde Efendimiz'in yeri nasıl olmalıdır?

−Efendimizle ilgili tavrımız salt entelektüel, mekanik bir tavır olmamalı. Onunla ilgili duruşumuz, hissiyatımız temelde bir muhabbete, ittibaya ve itaate bağlı olmalıdır. Bu üçü birbirinden farklı şeylerdir.

Bir kere Allah Teâlâ nezdinde bir Müslümanın makbuliyet kesbetmesi, Efendimiz’e olan ittibasına bağlıdır. Allah Teâlâ buyurmuş: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin." Bizim Aleyhisselâtu Vesselâm Efendimiz'i gönüllü bir izleyişle izlememiz, onu örnek almamız, onun ardından gitmemiz lâzımdır. Sadece bir itaat değildir, aynı zamanda ittiba… İtaat bir emir komutayı ifade eder. Yukarıdaki amir emreder, siz ona itaat edersiniz. Ama ittibada bir gönüllük var, bilinç var, bir rıza, irade var. Aynı zamanda aramızda çıkan ihtilaflı meselelerde onu hakem yapmamız, onun hükmüne içimizde hiçbir burukluk olmadan teslim olmamız, Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdiğinde seçme hakkımızın olmadığını bilmemiz lâzımdır. Bu meseleleri vurgulayan onlarca âyet var Kur'ân-ı Kerîm’de.

Aklı başında bir müslüman bu âyetlerden, hadislerden tecrübeden haberdar olmasa bile kendisine bu dini aktaran kişiye bir minnet borcu duyar. Sizi Kur'ân-ı Kerîm’den o haberdar etti, Allahtan o haberdar etti. Bizim kelâm âlimlerimiz şöyle bir mesele tartışmışlar. Biz Allah'ı mı Peygamber vasıtası ile biliriz, yoksa Peygamberi mi Allah vasıtası ile biliriz. Çok kritik bir sorudur. Demişler ki, Biz Allah'ı peygamber vasıtası ile biliriz. Onun misyonunu, kritik rolünü gözden kaçırırsanız, Allah hakkında doğru bir inanç geliştirmeniz mümkün olmaz. Dolayısı ile bizim ona minnet borcumuz ödenmez. O yüzden biz her ezanda ona ezan duası yaparız, her namazda ona salât ederiz. Severiz, hürmet ederiz, bağlanırız, örnek alırız, itaat ederiz, ittiba ederiz, muhalefetten sakınırız ve onu her şeyimizden çok severiz.


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henüz yorum bırakılmadı...
 
Zamanın kısa tarihi... - Sayı 100
Röportaj - Bir Müslümanın... - Sayı 99
Keyif verici cümleler... - Sayı 97
Prof. Dr. Ömer Faruk Harm... - Sayı 96
Tüm Yazıları

Gelecek sayı konusu (100): Kardelen'in Muhasebesi


Son Eklenen Yorumlardan
 Acıyorum keyfiyetinin ilk sayılardan tarif edilmiş, cuk yerine oturan tanımı... Bu sağlam tanım ve t... Sinan AYHAN

 Sevgili Site Editörüm, yazma konusunda çok haklısın, dünyanın belki de en ter döktürücü işi, kalemle... Sinan AYHAN

 Güzel duana "Amin" sevgili Editörüm; sayı editörlüğü mevzuu bir yüksek ilmi terbiyenin göstergesi ka... Sinan AYHAN

 Hiç bir ismin günümüz toplumunda büyüklük alamadığı bir ortam içinde kavrulup duruyoruz; fikirsizlik... Sinan AYHAN

 Yolunu bulmuş ve kendinden eminlik kaftanını giymiş bir Kaf Dağı meraklısı mı yazdı bu satırları, bi... Sinan AYHAN


Hislerin hissizleştiği noktada, onlarda kalan aklın varlığını sürdürebilmek için o noktaya varışın yaratıcısını bile inkâr edebilecek kadar “bencil”leşmesine kılıflar uydurarak (bunu) üstünlükmüş gibi gösterenleri iyi tanımak gerekir.
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1992
Fikirsizlik
Gece yarısı uyanmaları
Kardelen nasıl doğdu?
Zamanın kısa tarihi
Zaman tünelinden iki yazı
Kardelen nasıl doğdu?
Ön söz, Öz Söz, S(öz) -III-
Acıyorum nedir?
Fikirsizlik
Her sayı ayrı bir değer


Yavuz Sert - Zamanın kısa tarihi
Ali Erdal - Zaman tünelinden iki...
Kadir Bayrak - Kardelen olmasaydı
Kadir Bayrak - Röportaj - “Tehlikel...
Sinan Ayhan - Kardelenin muhasebes...
Sinan Ayhan - (Üç Nok-ta)nın muhas...
Bedran Yoldaş - Dokuz köyün delisi
Özgür Alkan Alkış - Kardelen nasıl doğdu...
Fatma Pekşen - Erik ile kiraz
Dergi Editörü - Her sayı ayrı bir de...
Site Editörü - Yüz
Mehmet Hasret - Askıda şiir
Acıyorum - Acıyorum nedir?
Necip Fazıl - Fikirsizlik
Necdet Uçak - Gözyaşı çeşmesi
Necdet Uçak - Seyir tepesi
Necdet Uçak - Metristepede
Necdet Uçak - Dağlar
Altan Atan - Akıllı ol
Kardelen Dergisi - Çıkış Beyannamesi
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
M. Nihat Malkoç - Gece korkutuyor beni
M. Nihat Malkoç - Gül kokulu ramazan
Ayhan Aslan - Hikaye
Ayhan Aslan - Sufle
Ayhan Aslan - Değirmen
Ayhan Aslan - Ecel vakti
Mehmet Balcı - Senin
Mehmet Balcı - Kardeşim
İsimsiz - Giden-Kalan
Gelecek sayı konusu - Gelecek sayı konusu ...
Av. Mustafa Büyükgüner - Kardelen...Yüz...
Kubilay Ertekin - Hırsızlık ve haramla...
İbrahim Şaşma - Ben sevdayı aradım
Halis Arlıoğlu - Müslümanlar ne zaman...
Halis Arlıoğlu - Uyan diyorlar
Ahmet Değirmenci - Ferman
Oğuz Askan Kocagöz - Ruhsa sızan şiir
Büşra Doğramacı - ‘Derin bir külliyat’...
Kürsü Kainatın Efendisi - “İmam-ı Kastalanî’de...
Murat Yaramaz - 100.sayı mizah köşes...
Murat Yaramaz - Dalya
Murat Yaramaz - 100.sayı
Murat Yaramaz - Kardelen
Ekrem Esad Altan - Sahte diplomalı zanl...
Ferhat Nitin - Gece yarısı uyanmala...
Hakan Karahan - Battal Gâzi
Mehmet izzet Gülenler - Ön söz, Öz Söz, S(öz...
Erkan Karakaya - Gölge
Fatih Öz - Beklediğim
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 5417680
 Bugün : 252
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 464740
 Bugün : 3
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 95
 100. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 7
Son Güncellenme: 16 Ocak 2019
Künye | Abonelik | İletişim