Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     2471 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Medeniyetler Bul(a)?masy- Medeniyetler Sente(z)ti?i
Özgür Alkan Alkış

  Sayı: 43 - Ocak / Mart 2004

Girdiği çıkar ilişkileri sebebiyle bağımsızlığı sadece lâfta kalmış, medyanın büyük bir gümbürtüyle çaldığı davullar, havai fişekler ve kutlamalarla, yansıtılan bir haber… AB, ile Türkiye arasındaki müzakerelere 3 Kasım 2005 tarihinde başlamasına karar verildi; (… ama Güney Kıbrıs’ın tanınması, tam üyelik dışında alternatif yolun şimdiden kabul edilmesi, işçilerin serbest dolaşımındaki kısıtlamalar, müzakere usulünün farklılaştırılması gibi şartlar dahilinde,)
Metnin içeriği de, usul de, öne sürülen şartlar da haysiyet kırıcı elbette… Bu husus da enine boyuna tartışılmalı ancak tüm bu hengâmede her şeyden de önemli olan bir husus var ki hiç tartışılmayan konuşulmayan asıl üzerinde beyin kanatırcasına düşünülmesi kafa yorulması gereken… AB hangi Türkiye’yi tanıdı? AB hangi Türkiye ile müzakere niyetini ortaya koydu? Ve Neden?!
AB bu güne değin Türkiye’yi ve Türkleri aslında iliklerine kadar titrediği halde görmezden geldi umursamaz göründü “öteki” olarak tanımladı. 200 yıllık çoğunca komik kaçan, özenti ve saplantı ile varoluşunu inkar eder şekilde, şeklen kendisine benzemeye çalışan yani “batılılaşmaya” çalışan Türkiye’ye karşı dışlayıcı, ve hatta umursamaz bir tavır içerisinde oldu. Kuruluş Temelleri Batı’nın husumetine ve emellerine direnişten ve Kurtuluş savaşında bulunan Cumhuriyetimiz, Kurucusu devrinde açıkça bu gerçeğin farkında olduğu ve hatta defalarca “yabancıların himmetine güvenerek ancak müstemleke olunabileceği“ vurgusu yapılır iken asgari bir saygı gördüğü halde, akabinde, Pataloji arz eder biçimde “radikal batıcı” yönetimler devrinde dahi parya muamelesi layık gördü en fazla… Şekli bir benzeşimin kendilerini sözümona “batılı” yapacağını sanan, öze muhtevaya ve Avrupa’nın fikri temellerine yabancı olmayı bırakın bunlardan bihaber yönetimler devrinde gerçekleşmeyen bu farkına varış hali, işe bakınız ki, kendi deyimleriyle “İslâmcı” ve kendilerine en uzak olacağı tahmin edilen bir iktidar devrinde gerçekleşti… Ve hale bakınız ki, Avrupa Türkiye’nin ne kadar da batılılaştığı, kendine benzeştiği, savıyla değil tam aksine kendine benzemeyen ve benzemeyecek, bir başka kültürel iklimin insanlarını ve bir başka bir medeniyeti, sırf da bu sebeple yani kendine benzemediği için muhatap aldı.. Tarihin önümüze koyduğu ironiye dikkat lütfen!
Sebeplerden bağımsız sadece sonuçlar üzerinden yapılacak her değerlendirme hatalı ve yanıltıcı olacak, gerçeği kavramamıza hizmet etmeyecektir. O halde en evvel ve her şeyden evvel sebeplerden yola çıkan bir analizin lüzumu var…(Daha önceki Quo Vadis Dünya Nereye? yazılarımızı okuyanlar bilecektir. Bu kere sadece kısa bir özet yapacağız.)
Artık meşhur hale gelmiş bir safsata… çoğunluğun en azından kulağına çalınmış bir hikaye: “clash of civilizations” “medeniyetler çatışması”… İki kutuplu dünya modelinin çöküşünden sonra Amerikan evangelistleri ve radikal semitist inanca mensup örgütler eliyle, karşıtlıklarla beslenen Batı medeniyetinin karşısına bir “öteki “ koyma ihtiyacı zuhur etti. Bu “öteki”nin de “İslâm” olmasına karar verildi. Fikri altyapısı ise, CIA destekli sözde fikir adamları, kanaat önderlerine oluşturtuldu ve adı “medeniyetler çatışması“olarak kondu. Bu fikri altyapının eylem planına geçirilmesi için de daha düne kadar besleyip semirttikleri bir takım sapkın Vehhabiler, finansmanı kara para fonlarıyla devşirilerek ardı ardına toplumsal planda şok meydana getirecek eylemler oluşturuldu nihayet failleri ve meydana geliş şekli çok tartışmalı 11 Eylül! “Öteki”siz kalan Batı “öteki”sine kavuştu. İslâm! Batı felsefesinin sunduğu apriori kabule göre “Her tez antitezine muhtaç ya ..ve bunlar da senteze mahkum ya…
Türkiye’nin Batı’ya eklemlenmesi, ılımlı İslam modeli, ıvır zıvır bir sürü tartışma ve bizimkilerin de safça üzerine atladıkları “medeniyetler buluşması” olarak lanse edilen model. Al sana sentez! Ne kolay görünüyor değil mi? Anlamamak için aptal, kabul etmemek için artniyetli olmak gerek (!)
Özyargı
Batı 200 yıldır hiç tartışmadığı kadar derin ve yaygın biçimde Türkiye’yi tartışır gibi görünürken aslında temelde kendi varoluş amacını ve kendi tanımını tartıştı. Hemen her Avrupa ülkesinin kanaat önderleri bildiriler yayınladı, yazarlar makaleler yazdı, Parlamentolarda genel görüşmeler açıldı, siyasetçiler ardı ardına beyanatlarla kendi tanımları üzerinde kafa yordular ve şu sorulara cevap aradılar: Batı neresidir? Batılı kimdir? Batılı olmak ne demektir?
Batılı insanın zihninde Türk imgesi, oryantalistlerce bilinçaltına ekilmiş yalan yanlış binbir gece masalları, mistisizm ve anlayamadığı anlamaya çaba sarfetmediği bu farklı kültürden korkma, ürkme temeline dayalıdır. Bu güne değin “Batı” “Batılı” “Batılılaşma” kavramlarını kolonyal ve emperyalist geçmişleri dolayısıyla “medenileşme ve medeniyet” kavramlarına eş anlamlı olarak gördüler. Batı medeniyetinin temellerini ise Yunan aklı, Hristiyan ahlakı ve hassasiyeti ve roma nizamına dayandırdılar. Türk ve Türklük hakkındaki yargıları da Batı medeniyetini meydana getirmiş bu üç ana unsurla mücadele etmiş, karşı karşıya gelmiş anlayamadıkları ve kabule demedikleri en temel güç olarak kendi zihinlerinde “öteki” veya “temel karşıtlık” konumuna yerleştirdiler.
Türkler Yunanlıları bağımsızlıklarını ellerinden alarak 500 yıl idareleri altında tutmuş, Hristiyanlıkla sürekli bir mücadele içinde olmuş kendilerine karşı onlarca haçlı seferi düzenlenmiş, Roma’yı dahi önce ilk unsurları ile ikiye bölmüş sonra da bakiyelerine hakim olmuş Doğu Roma’yı da Batı Roma’yı da tarih sahnesinden silmiş bir milletten söz ederken Batının genlerine sinmiş tüm bu tarihi vakıalardan sıyrılmasını beklemek mümkün de değildir.
Yukarıda saydığımız Batı medeniyetinin 3 unsuru ile fiziken mücadele eden ve onları tahrip eden, ve bu sebeple de “öteki” ve “temel karşıtlık” konumuna yerleştirilen, Türk ve Türklük imajı gerçekte, fikri plânda bu unsurların karşıtı mıdır?
Türklüğün “Öteki” konumuna konmayı hak etmesi için bu fiziki ve fiili mücadelenin fikri planda temellerinin olması zaruridir. Oysa ki Türklük’ün ve Onun bir parçası olduğu İslâm Medeniyetinin bu saydıklarımızın fikri karşıtları olduğunu söylemek fikir namusuna sahip hiçbir fikir adamı açısından mümkün değildir. Türklük Batı medeniyetinin karşıtı değil, olsa olsa alternatifidir! Aklı gerçek yerine koyamadığı için çaptan düşmüş Yunanlı’ya hakim olmak Yunan aklına karşı olmak anlamına gelmez. Tıpkı, ekonomik fonksiyonelliğini kaybederek hantallaşmış artık o çağ için despot hale gelmiş Roma’yı ortadan kaldırmak “dünyaya nizam mefkuresine” karşı olmak anlamına gelmediği tam aksine bu mefkurenin savunucusu ve sahibi konumuna geçmek demek olduğu gibi .. Aynı şekilde Türklük eliyle İslâm medeniyetinin, pek çok kaidesi bozulmuş, Hz İsa’ya dahi zulmeden, mezhepleri mensuplarının birbirlerini boğazladığı Hristiyan ahlâkını dahi restore ettiği söy- lenebilir.
Şu halde yargı odur ki ; geçmişte Türklük, Batı medeniyeti için bir “öteki” veya “temel karşıtlık” değil bizzat o medeniyeti de gerçek ve doğru dengeye kavuşturan bir güç ve kavramdır ! Gelecek için de aşağıda izah edeceğimiz süreci tamamlayıp kendi hakkındaki yargısını ve öz tanımını kendi yapabilir ve bu şartlar dahilinde Batı medeniyeti ile onurlu bir işbirliğine girebilirse yine şirazesinden çıkan Batı medeniyetini de doğru eksene oturtabilecek bir güç olacaktır.
Batı, Türkiye hakkında, içinde bir sürü tuzaklar barındırsa da, çözümlenmemiş iç tartışmalarını geleceğe bıraksa da bu karara varması çok kolay olmadı ve uzun uzadıya tartıştı kendi içinde müzakere etti. Basın yayın organları, fikir klüpleri, üniversiteler, ve halk aklınıza gelebilecek her türlü saçma detayları bile tartıştı. Ama en önemlisi de Batı bu süreçte bizi değil kendini, ve özyargısını tartıştı. Sonunda kendileri hakkında bir “ara tanıma” vararak, Türkiye hakkında bir hüküm verdiler ve tanımlardan oluşan bir kalıba soktular ve “bu kalıba uy ve öyle gel” dediler. Üstelik bu kalıba harfiyen girilse dahi netice belirli değil ya… Bu tartışmaların ana gündemi Türkiye olsa da aslında Avrupa kendini ve kendi hakkındaki öz yargısını tartıştı. Tartışmaya da devam ediyor.
Elbette ki, dünyanın bugünkü ahvalinde, bazı ekonomik ve kültürel evrensel değerleri ve gelişmeleri yadsımak mümkün değil ancak bunu yaparken özyargımızı oluşturup özsaygımızı yitirmemek bu kadar mı zordur?
Başkaları bizi tanımlıyor biz de kişiliksiz imişcesine o tanıma uymakla yükümlü hissediyoruz kendimizi… Kendimiz hakkındaki yargımız nedir Allah aşkına! Biz kendimizi, kültürel sosyal, tarihî, dinî, moral, ve bir sürü yönlerden nasıl ve ne olarak tanımlıyoruz. Yitirdiğimiz değerler ve bizi biz yapan vazgeçilmez özelliklerimiz nelerdi ve neleri neden kaybettik. İnsanların yanında hayvanların dahi iaşesi için vakıflar kuran, evlerinde kuşlar için dahi evler inşa eden, coğrafyasında mutlu ve ışıl ışıl bir medeniyet meydana getiren bizler kimdik ve nasıl bu hale geldik? Bunları tartışıp neticelendirmeden, kendimiz hakkındaki öz yargımızı ortaya koymadan bir başkasının tanımına ve kalıbına girmek şahsiyetsizlik değil de nedir? Bu süreç neticelenmeden ve kendi öz yargımızı ortaya koyup “biz kimiz” sorusunu kendi içimizde cevaplayarak ayağa kalkmadan Batı medeniyetinin bize bir katkı sağlaması mümkün olmadığı gibi, ancak ve ancak parya muamelesinin başka ad ve tanımlar altında devamı öngörülecektir.
Ancak özyargımızı doğru bir şekilde ortaya koyduktan sonradır ki, salt Batı medeniyetine değil bundan da önemlisi Dünya Medeniyetine bir katkı sağlamamız mümkün olacaktır. Bu takdirde olması mukadder olan olacak ve Medeniyetler buluşması veya medeniyetler sentezi değil, “Medeniyetlerin yapıcı işbirliği” sağlanabilecektir.
Sonuç olarak, Küreselleşme ve batılılaşma bir nehirse biz nehrin akıntısına kapılıp, Nehir bizi nereye götürse gidecek miyiz? Nehrin yatağını değiştirmeye tevessül etmeyecek miyiz? Hadi bunu da bir yana bırakalım... Bir kulaç dahi atmayacak mıyız? Türk’e ve Türklüğe tarihin yüklediği sorumluluk, o nehrin yatağını da değiştirerek sükûnetle gücünü depo edeceği baraja akıtmaktır.

Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henüz yorum bırakılmadı...
 
Bilgelik çağına doğru... - Sayı 98
Medeniyetler Bul(a)?masy-... - Sayı 43
(Quo vadis) DÜNYA NEREYE?... - Sayı 40
Tüm Yazıları

Gelecek sayı konusu (98): İNTERNET


Son Eklenen Yorumlardan
 Sayın Halis bey, bu şiirde yönteminizi değiştirip beyitler halinde denemeniz olmuş. Bence güzelde ol... Ahmet Güney

 Sevgili Özgür, meselenin can alıcı yerini gösteren, esaslı bir yazı olmuş, Allah razı olsun; eşya ve... Sinan AYHAN

 "Vurgun köleler" devrinine hoşgeldiniz..! Tuş ve parmak arası cennet ve cehennem... Geçmişte misalle... Sinan AYHAN

 Evet Sinan Her meselede ölçü olacak söz: "İslâma nüfuz etmeden bu âlemde nüfuz edebileceğimiz hiçb... Ali ERDAL

 "İslâma nüfuz etmeden bu âlemde nüfuz edebileceğimiz hiçbir şey yoktur."Her meselede ölçü olacak söz... Sinan AYHAN


Günümüzde kitaba nazaran paraya rağbeti; mide gurultusunu beyin sancısı zannederek, Tanzimat’tan bu yana, hiçbir şeyin çilesini çekmeden, her şeyi, Avrupa’dan monte eden(alan) yazarlarımıza borçluyuz.
Borcumuzu ödemesek de olur.
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Makine
İnternete, kulak versek
Ağır kefe, baskın tarafı keşif
İçimdeki sesler
Bilgelik çağına doğru
Makine
Alın teri
Tuş üstünde savrulan
Bir başka açıdan yörükler
Bilgelik çağına doğru


Ali Erdal - İnternete, kulak ver...
Kadir Bayrak - Tarihin eşiğinde...
Sinan Ayhan - İnternet rüya mı, kâ...
Sinan Ayhan - Dijital (Hermeneutik...
Sinan Ayhan - Hamletten (internet)...
Sinan Ayhan - Yazarlık, Mezarlık v...
Necip Fazıl Kısakürek - Makine
Özgür Alkan Alkış - Bilgelik çağına doğr...
Dergi Editörü - Son ve tek kıvılcım
Site Editörü - İnternetin fâsık hab...
Mehmet Hasret - Ağır kefe, baskın ta...
Acıyorum - Acıyorum
Necdet Uçak - Mezar
Necdet Uçak - Ebrehe ve ebabil kuş...
Necdet Uçak - Kürşad
M. Nihat Malkoç - İnternet kumarhane o...
Hızır İrfan Önder - Nerdesin?
Olgun Albayrak - Dervişane
Olgun Albayrak - Millet destanı
Mehmet Balcı - Zamanla
Mehmet Balcı - Kızım
Ahmet Çelebi - Meçhul sevgililer
Ahmet Çelebi - İçimdeki sesler
Gelecek sayı konusu - Gelecek sayı konusu
Av. Mustafa Büyükgüner - Onuncu gün
Muhsin Hamdi Alkış - Sanal âlem mi?
Kubilay Ertekin - Doğum ve sonrası
Halis Arlıoğlu - Hicran
Halis Arlıoğlu - Bir başka açıdan yör...
Ahmet Değirmenci - Buhranların çocuğu
Ahmet Değirmenci - Dinlediğim türküler
Büşra Doğramacı - Çağın bilinçsiz hare...
Bahadır Kaya - 98.sayı medya sepeti
Kürsü Kainatın Efendisi - Kürsü
Hüseyin Selçuk Bozkurt - Sırf gece
Murat Yaramaz - İnternet hayatımız, ...
Murat Yaramaz - Yalnız sen, yalnız b...
Murat Yaramaz - Mevlid
Murat Yaramaz - Masal
Murat Yaramaz - 98.sayı mizah köşesi
Kenan Aydınoğlu - Əlliyə çat...
Ahmet Yalçınkaya - Tuş üstünde savrulan
Kamran Murquzov - Hakdan gelen haber i...
Yarının Büyüklerine Sorduk - Yarının Büyüklerine ...
Mehmet izzet Gülenler - Ön söz, Öz Söz, S(öz...
Güldərən VƏLİYEVA - QORXURAM
İsmail Güçtaş - İhtiyar çınar
İsmail Güçtaş - Alın teri
Əkbər QOŞALI - MƏN HƏL...
Mehmet Şerif Cebe - Bir an dicleyle
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 4801123
 Bugün : 86
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 448822
 Bugün : 3
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 162
 98. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 30 Ekim 2018
Künye | Abonelik | İletişim