Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     225 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Bu kaybedişler bizi nereye götürüyor
Heybet Akdoğan

  Sayı: 124 -

Hep gittim ama hep gittim, bilmediğim yerlere kaybettiklerimi götürdüm.

 

Birçoğumuz için karşı çıkmak kolay olsa da amaçsız bir hayat yaşıyoruz. İlk vereceğimiz tepkinin kolay olması bunun için dikkat çekici ve düşündürücüdür. Bu yüzden anlamsız bir hayatı peydahladık. Ne dünümüz ne de bugünümüz bir türlü bir araya gelemiyor. Beddua edilmiş bir insanın iki yakasının birbirine kavuşamayışına benziyor tüm çabamız. İçini boşalttığımız ruhumuz bu dünyayı boş sanıyor. Bu bilinçle yaşıyoruz hayatı! Kabahat arasak, kendimiz dışında herkes ve her şey kusurlu. Dengesini korumaya çalıştığımız bencilliğimizle, hırslarımızla ve sevgisizliğimizle güzel olan her şeye musallat oluyoruz. Musallat olduğumuz her güzelliği yok ederken, kaybettiklerimizin yokluğuna üzülüyoruz; çünkü yok ettiklerimiz azalırken yaşamımızın gâyesi de azalıyor. Oysa her şey bir bütün hâlinde. Ama bizler bir parçası olduğumuz bütüne dair her şeyden kendimizi alıkoyuyoruz. O bütünlüğün özü olan hakikatten gün geçtikçe uzaklaşıyor ve uzaklaştıkça kutsallarmızdan sıyrılan yaratılış emelinin güzelliği, gözlerimizin göremediği dimağlarımızı karanlık bir âleme çeviriyor. Ve bizler aydınlık sandığımız bu sanal âlemde ilerlediğimizi sandıkça attığımız bütün adımlar yerinde sayışımıza; hattâ bir hareketsizliğe dönüşüyor. Oysa dünyayı var eden, hayata bir hareketlilik ve üretkenlik bahşetmiştir. Olanın bitenin ötesinde insanı ebediyete götüren bir aksiyon ve doğurganlık bu sayede her zaman işler hâldedir. Yeter ki anlayalım ve görelim. Kaybedişlerin kazanıma dönüştüğü ve sonunda ruhumuzun asıl amacına ulaştığı o yol, o istikamet bizleri bekliyor. Bu bir bilmece değil; bilmenin hikmeti ve hikmetin sırlarından biri olan yaratılışın maksadıdır. Bu gerçekle yüzleşmedikçe kaybediyoruz ve hep kaybedeceğiz.

‘Peki, bu kaybedişler bizi nereye götürüyor?’

 

Kendimize hiç sormak istemediğimiz bu soru ölünceye kadar arkamızdan seslenecek. Ve yine aynı soru ölümlerimizin öyküsünü kurgularken, kendimizi hep sonrasını düşünmeye gecikmiş mevzuların arkasında bulacağız. Cehennem korkumuz zaten bu yüzden azaldı. Üstelik cenneti hayal eden duygularımızı yitireli çok oldu. Özgürüz artık (?). Savaşlarlarla, ihanetlerle ve paylaşmayı aptallık gördüğümüz tüm değerlerimizle, özgürlük dediğimiz dünya meydanında kıran kıranayız. Nereye dönsek orası sadece benim, nerede otursak orası yalnızca bizim mekânımız diyoruz. Fethettik; kavgayı, öldürmeyi, ihanetleri ve düşmanlıkları. Hemen hemen herkesin kötülükten, suçtan yana bir namı var. Haddini aşmış gülüşlerimiz, hadım ettiğimiz dostluklarımız ve imanını yitirmiş insanlığımız görebilenlerin gözlerinde insanlığın utancı artık. Çoğumuzun dışarıya göstermek istediği yapay bir kimliği var. Bunun yanında sevilmeye muhtaç, inciltilmiş ve horlanmış bir ruhumuz da var. Belki bu nedenle dışarıya karşı yapay benlikler inşâ ediyoruz. Sevilmeye muhtaçlığımızı, sevmekten korktuğumuzu ve dışlanmışlığımızı örtbas etmek için doğal olmayan karakterlere sahip olduk. Ne yaparsak yapalım ikisi de biziz. Dahası içimize gizlediğimiz benliğin kendisiyiz. Klinik bir seviyede olmasa da, şizofren kişiliklerin içinden gelip geçiyoruz. Kalabalıklar içinde kendimizin de uzağında yaşıyoruz. Dev kıtaların çağlar içerisindeki parçalanışı gibi asırlardır parçalanıyoruz, küçülüyoruz. Sürekli aksini söyleyip, gerçeklerimizden kaçmaya çalışsak da hakikati yok edemediğimiz için kendimizi gizlediğimiz yerde olduğumuzu bir türlü saklayamıyoruz. Aldanışlarımız yüzümüze devamlı farklı farklı maskeleri takmayı mecbur ettiğinden, aynadaki sûretimize bakarken kim olduğumuzu seçemiyoruz. Ve gecelerin el ayak çekilen vakitlerinde, bulunduğumuz yerde kendimizle başbaşa kalırken; çırılçıplak bir hâlde yalanlarımızın kucağına düşüyoruz. Her zaman meşakkatli ve karmaşık kıldığımız hayatta, olabilecek kötü şeyleri önceden tahmin etmemize rağmen yine de duyarsızız iyi olan her şeye karşı. Bu sebeple ruhumuz tereddütlerle, endişelerle örülüyor. Kendimizi bir an olsun rahat bırakmak, kalbimize dönerek düşünmeye başlamak bizi korkutuyor. Aklımızı kaybetmemek için korkuyoruz! İnsanca olan ne varsa; ruhumuzda bir yara, ağzımızda bir mecaz... Yaşamayı şimdilik beceremediğimiz şeyleri bir gün belki yaşarız diye biriktirip duruyoruz. Oysa bizi hayatla buluşturan nedir? Aynı yerlerde dolaştıran ve yalnızca bir evrende yaşattıran?.. İçimizden geçenlerle, dışımızdakiler kadar yakın mıyız birbirimize? Aynı gezegenin insanları olarak ne kadar tanışabildik? Yoksa uzay boşluğunda her birimiz birer minik gezegen olarak çarpışmadan, kendi yörüngelerimizde dönüp duruyor muyuz? Bu kadar yabancılık, bu kadar yalnızlık başka neyin ispatı olabilir ki?.. Hiçbirimizin bir başkasının sevincini ve kederini omuzlamaya niyeti yok. En yalınkat hâlimizle dahi yaşamak istesek de yine yalnızız. Zaman ilerliyor, tabiat ise durmaksızın bir değişim içinde. Bundan dolayı bizim değiştirmek istemediğimiz ne varsa, üstümüzde bir yük oluyor. Hatıralarımız ise dünde kaldığı için gün be gün azaba dönüşüyor. Ama her şeye rağmen bugün ve yarın bize ızdırap verecek her şeye yalanlar üreterek tükenmeye devam ediyoruz. Benim hâlim diğerinden beter; onun hâli ise benimkine çok benzer. Hepimizi birbirine yakın kılan en büyük gerçek bu! Herkesi yakınlaştırdıkça yakan ve daha fazla yanmamak için uzaklaştıran ıstırap... Hâlbuki bir bilen var. Yeryüzünde duyanlar da var duyulmasını istemediğimiz “imdat” seslerini. Yapabileceklerimizin cazibesi vazgeçtiklerimizin erdemiyle çatışırken “imdat” istediğimiz haykırışlar toprağı çatlatıyor. Yine de değişmiyor bu düzen. Sonunda herkes sadece kendisini ikna etmekle yetiniyor. Ancak, hayat yaratılışın imtihan mekânı: İnsanın önce yaradana sonra ise etrafındakilere karşı sorumlulukların olduğu bir anlamdır. Ama bizler ruhlarımızı hayattan soyutlamaya devam ediyoruz. Gökyüzüne duyduğumuz hasreti, yalnızca kuşlar taşıyor kanatlarında. Fakat uçan kuşları da vuruyoruz. Acımasızlığımın sınırları kalmadı. Hâlbuki ölüm nasıl yaşamaya sınırsa, yaşamak da ölüme sınırdır. Ne yazık ki, ölenler artık ne canımızı yakıyor ne de hayat ve ölüm arasındaki o kısa mesafeyi idrak edebiliyoruz. Amaçsız bir hayatı yaşamaya devam ediyoruz. Her şeyde bir kusur bir noksanlık görüyoruz. Kusur ve noksanlık, idrakine henüz varamadığımız kendi hakikatimiz. Hep gidiyoruz sürekli bir telâş hâlindeyiz. Gittiğimiz her yerde hilkatinden kaçmış heyulalar yeni sûretimiz oluyor.

dönmeliyim

yeniden başlamalıyım yürümeye

yetişmese de ellerim

uzatmalıyım yükseklere

bana kuşlar söyledi

hayatın özü öylece asılı kalmış gökyüzünde


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Sekülerizm ve İslâm... - Sayı 125
Bu kaybedişler bizi nerey... - Sayı 124
Gülsema... - Sayı 121
Lina... - Sayı 120
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (127):
Sünnete uygun beslenme...

Son Eklenen Yorumlardan
 Bugün 18.11.2025Konu nedir? ...

 Deprem kuşağında yer alan ülkemizde: çok katlı yapılar yerine, tek katlı bahçeli evlerde yaşamak asl... yusuf

 Muazzam bir çalışma olmuş,tebrik ediyorum.... Ahmet Durmuş

 yukarıdaki hikayeyi ve eklemeleri yazan kişi biraz zorlamayla günün modasına uymuş işi dış güçlere a... HALİL KÖSE

 test"... test


Sonsuz karanlıklarıma gömülüşümü anlamayıp bilmeden kendi karanlıklarına denk sayanlar tarihin karanlığında boğulmaya mahkûmdurlar.
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1992
Hakkın hâdimleri ve bâtılın vekâlet sava
Ehl-i gönül
Nesl-i muazzez
Nereye kadar?
Gazze, ümmetin imtihanıdır
Gelecek sayı (127) konusu


Ali Erdal - Nereye kadar?
Kadir Bayrak - Mukaddes beldelere-2
Ekrem Yılmaz - Korkaklar
Ekrem Yılmaz - Nerdeyiz
Fatma Pekşen - Dağlara çen düşende
Dergi Editörü - Ben kazandım, biz ka...
Site Editörü - Vekâlet savaşları
Necip Fazıl - Yahudi (Terkip ve Te...
Necdet Uçak - Annem var güzel anne...
Necdet Uçak - Bu vatan bizim
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı (127) k...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gazze ateşkes görüşm...
M. Nihat Malkoç - Gördüm seni, gördüm ...
M. Nihat Malkoç - Gazze, ümmetin imtih...
Zaimoğlu - Gündüz, geceye muhta...
Zaimoğlu - Sağlam kulp
Halis Arlıoğlu - Hâramiler
Halis Arlıoğlu - Meçhule hitap
Ahmet Değirmenci - Geri verin
Ahmet Değirmenci - Kurban
Ahmet Değirmenci - İki ara bir dere
Büşra Duru - İslâmın meşalesi ile...
Remzi Kokargül - Malatya suskun, durg...
Murat Yaramaz - Şüphe
Murat Yaramaz - Amnezi
Gözlemci - Hadiselere bakış
Mahmut Topbaşlı - Duruldum
Mahmut Topbaşlı - Cemre sancıları
Cahit Ay - Kimdendir
Cahit Ay - Ondördünde
Cahit Ay - Sana geliyor
Rıdvan Yıldız - Kaş ve bulut
Vahid Aslan - Adam olmaq derdi
Vahid Aslan - Günəbaxanlar
Emine Öztürk - Yolun sonu
Osman Akçay - Büyük camgözlerle yü...
Mustafa Makas - Vesâyet savaşları
Yaşar Akyay - Hakkın hâdimleri ve ...
İbrahim Durmaz - Kızılelma
Mehmet Emin Armağan - Nesl-i muazzez
Mehmet Emin Armağan - Ehl-i gönül
Mustafa Kozlu - Mutluluk
Uğur Utkan - Hz. Ebubekir Sıddık
Kemal Çerçibaşı - Bir yıldırım çarptı ...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 16317165
 Bugün : 2067
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 694033
 Bugün : 109
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 207
 126. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 1
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 9 Mart 2025
Künye | Abonelik | İletişim