Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     291 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Bu kaybedişler bizi nereye götürüyor
Heybet Akdoğan

  Sayı: 124 -

Hep gittim ama hep gittim, bilmediğim yerlere kaybettiklerimi götürdüm.

 

Birçoğumuz için karşı çıkmak kolay olsa da amaçsız bir hayat yaşıyoruz. İlk vereceğimiz tepkinin kolay olması bunun için dikkat çekici ve düşündürücüdür. Bu yüzden anlamsız bir hayatı peydahladık. Ne dünümüz ne de bugünümüz bir türlü bir araya gelemiyor. Beddua edilmiş bir insanın iki yakasının birbirine kavuşamayışına benziyor tüm çabamız. İçini boşalttığımız ruhumuz bu dünyayı boş sanıyor. Bu bilinçle yaşıyoruz hayatı! Kabahat arasak, kendimiz dışında herkes ve her şey kusurlu. Dengesini korumaya çalıştığımız bencilliğimizle, hırslarımızla ve sevgisizliğimizle güzel olan her şeye musallat oluyoruz. Musallat olduğumuz her güzelliği yok ederken, kaybettiklerimizin yokluğuna üzülüyoruz; çünkü yok ettiklerimiz azalırken yaşamımızın gâyesi de azalıyor. Oysa her şey bir bütün hâlinde. Ama bizler bir parçası olduğumuz bütüne dair her şeyden kendimizi alıkoyuyoruz. O bütünlüğün özü olan hakikatten gün geçtikçe uzaklaşıyor ve uzaklaştıkça kutsallarmızdan sıyrılan yaratılış emelinin güzelliği, gözlerimizin göremediği dimağlarımızı karanlık bir âleme çeviriyor. Ve bizler aydınlık sandığımız bu sanal âlemde ilerlediğimizi sandıkça attığımız bütün adımlar yerinde sayışımıza; hattâ bir hareketsizliğe dönüşüyor. Oysa dünyayı var eden, hayata bir hareketlilik ve üretkenlik bahşetmiştir. Olanın bitenin ötesinde insanı ebediyete götüren bir aksiyon ve doğurganlık bu sayede her zaman işler hâldedir. Yeter ki anlayalım ve görelim. Kaybedişlerin kazanıma dönüştüğü ve sonunda ruhumuzun asıl amacına ulaştığı o yol, o istikamet bizleri bekliyor. Bu bir bilmece değil; bilmenin hikmeti ve hikmetin sırlarından biri olan yaratılışın maksadıdır. Bu gerçekle yüzleşmedikçe kaybediyoruz ve hep kaybedeceğiz.

‘Peki, bu kaybedişler bizi nereye götürüyor?’

 

Kendimize hiç sormak istemediğimiz bu soru ölünceye kadar arkamızdan seslenecek. Ve yine aynı soru ölümlerimizin öyküsünü kurgularken, kendimizi hep sonrasını düşünmeye gecikmiş mevzuların arkasında bulacağız. Cehennem korkumuz zaten bu yüzden azaldı. Üstelik cenneti hayal eden duygularımızı yitireli çok oldu. Özgürüz artık (?). Savaşlarlarla, ihanetlerle ve paylaşmayı aptallık gördüğümüz tüm değerlerimizle, özgürlük dediğimiz dünya meydanında kıran kıranayız. Nereye dönsek orası sadece benim, nerede otursak orası yalnızca bizim mekânımız diyoruz. Fethettik; kavgayı, öldürmeyi, ihanetleri ve düşmanlıkları. Hemen hemen herkesin kötülükten, suçtan yana bir namı var. Haddini aşmış gülüşlerimiz, hadım ettiğimiz dostluklarımız ve imanını yitirmiş insanlığımız görebilenlerin gözlerinde insanlığın utancı artık. Çoğumuzun dışarıya göstermek istediği yapay bir kimliği var. Bunun yanında sevilmeye muhtaç, inciltilmiş ve horlanmış bir ruhumuz da var. Belki bu nedenle dışarıya karşı yapay benlikler inşâ ediyoruz. Sevilmeye muhtaçlığımızı, sevmekten korktuğumuzu ve dışlanmışlığımızı örtbas etmek için doğal olmayan karakterlere sahip olduk. Ne yaparsak yapalım ikisi de biziz. Dahası içimize gizlediğimiz benliğin kendisiyiz. Klinik bir seviyede olmasa da, şizofren kişiliklerin içinden gelip geçiyoruz. Kalabalıklar içinde kendimizin de uzağında yaşıyoruz. Dev kıtaların çağlar içerisindeki parçalanışı gibi asırlardır parçalanıyoruz, küçülüyoruz. Sürekli aksini söyleyip, gerçeklerimizden kaçmaya çalışsak da hakikati yok edemediğimiz için kendimizi gizlediğimiz yerde olduğumuzu bir türlü saklayamıyoruz. Aldanışlarımız yüzümüze devamlı farklı farklı maskeleri takmayı mecbur ettiğinden, aynadaki sûretimize bakarken kim olduğumuzu seçemiyoruz. Ve gecelerin el ayak çekilen vakitlerinde, bulunduğumuz yerde kendimizle başbaşa kalırken; çırılçıplak bir hâlde yalanlarımızın kucağına düşüyoruz. Her zaman meşakkatli ve karmaşık kıldığımız hayatta, olabilecek kötü şeyleri önceden tahmin etmemize rağmen yine de duyarsızız iyi olan her şeye karşı. Bu sebeple ruhumuz tereddütlerle, endişelerle örülüyor. Kendimizi bir an olsun rahat bırakmak, kalbimize dönerek düşünmeye başlamak bizi korkutuyor. Aklımızı kaybetmemek için korkuyoruz! İnsanca olan ne varsa; ruhumuzda bir yara, ağzımızda bir mecaz... Yaşamayı şimdilik beceremediğimiz şeyleri bir gün belki yaşarız diye biriktirip duruyoruz. Oysa bizi hayatla buluşturan nedir? Aynı yerlerde dolaştıran ve yalnızca bir evrende yaşattıran?.. İçimizden geçenlerle, dışımızdakiler kadar yakın mıyız birbirimize? Aynı gezegenin insanları olarak ne kadar tanışabildik? Yoksa uzay boşluğunda her birimiz birer minik gezegen olarak çarpışmadan, kendi yörüngelerimizde dönüp duruyor muyuz? Bu kadar yabancılık, bu kadar yalnızlık başka neyin ispatı olabilir ki?.. Hiçbirimizin bir başkasının sevincini ve kederini omuzlamaya niyeti yok. En yalınkat hâlimizle dahi yaşamak istesek de yine yalnızız. Zaman ilerliyor, tabiat ise durmaksızın bir değişim içinde. Bundan dolayı bizim değiştirmek istemediğimiz ne varsa, üstümüzde bir yük oluyor. Hatıralarımız ise dünde kaldığı için gün be gün azaba dönüşüyor. Ama her şeye rağmen bugün ve yarın bize ızdırap verecek her şeye yalanlar üreterek tükenmeye devam ediyoruz. Benim hâlim diğerinden beter; onun hâli ise benimkine çok benzer. Hepimizi birbirine yakın kılan en büyük gerçek bu! Herkesi yakınlaştırdıkça yakan ve daha fazla yanmamak için uzaklaştıran ıstırap... Hâlbuki bir bilen var. Yeryüzünde duyanlar da var duyulmasını istemediğimiz “imdat” seslerini. Yapabileceklerimizin cazibesi vazgeçtiklerimizin erdemiyle çatışırken “imdat” istediğimiz haykırışlar toprağı çatlatıyor. Yine de değişmiyor bu düzen. Sonunda herkes sadece kendisini ikna etmekle yetiniyor. Ancak, hayat yaratılışın imtihan mekânı: İnsanın önce yaradana sonra ise etrafındakilere karşı sorumlulukların olduğu bir anlamdır. Ama bizler ruhlarımızı hayattan soyutlamaya devam ediyoruz. Gökyüzüne duyduğumuz hasreti, yalnızca kuşlar taşıyor kanatlarında. Fakat uçan kuşları da vuruyoruz. Acımasızlığımın sınırları kalmadı. Hâlbuki ölüm nasıl yaşamaya sınırsa, yaşamak da ölüme sınırdır. Ne yazık ki, ölenler artık ne canımızı yakıyor ne de hayat ve ölüm arasındaki o kısa mesafeyi idrak edebiliyoruz. Amaçsız bir hayatı yaşamaya devam ediyoruz. Her şeyde bir kusur bir noksanlık görüyoruz. Kusur ve noksanlık, idrakine henüz varamadığımız kendi hakikatimiz. Hep gidiyoruz sürekli bir telâş hâlindeyiz. Gittiğimiz her yerde hilkatinden kaçmış heyulalar yeni sûretimiz oluyor.

dönmeliyim

yeniden başlamalıyım yürümeye

yetişmese de ellerim

uzatmalıyım yükseklere

bana kuşlar söyledi

hayatın özü öylece asılı kalmış gökyüzünde


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Sekülerizm ve İslâm... - Sayı 125
Bu kaybedişler bizi nerey... - Sayı 124
Gülsema... - Sayı 121
Lina... - Sayı 120
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (128):
Helâl ekonomi, İslâm'da ekonomi...

Son Eklenen Yorumlardan
 Peygamberimizi, bizim O na mesafemizi,içinde bulunduğumuz gafletten çözüme giden yolları anlatan "Gü... Ayşe Eroğlu

 ALLAH SELAMET VERSİN HOCAM BU... Behçet Eroglu

 Elinize gönlünüze sağlık. Bâki selâm ve dua ile...... Naci Eroğlu

 Selâm ile...... N. Eroğlu

 Yazınız durumun tespitini yapmış ve doğru tespittir tarihi gerçeklikler ile de uyumludur. Lakin bizd... Hüseyin yaman


Cinayet, hırsızlık, fuhuş, içki, kumar ve uyuşturucu karışımından ibaret düzeni ambalajlayıp medeniyetin ta kendisi diye yutturmak isteyen “tek dişi kalmış canavar”a karşı hani, “iman dolu göğsümüz” vardı?
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Beslenmede sünnet ölçüsü
Su gibi aziz ol
Sağlık sisteminin şifresi
Gıda
Kardelenden Haberler


Ali Erdal - Sağlık sisteminin şi...
Kadir Bayrak - Çare
Necip Fazıl Kısakürek - Gıda
Necip Fazıl Kısakürek - Ağız
Ekrem Yılmaz - Derdimize bak! Ne yi...
Ekrem Yılmaz - Nakış
Dergi Editörü - Su gibi aziz ol
Site Editörü - Yan gözle bakmadı kı...
Acıyorum -
Necdet Uçak - Dünyayı Allah yaratt...
Necdet Uçak - İçim yanıyor
Kardelen Dergisi - Kardelenden Haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu
M. Nihat Malkoç - Sünnete uygun yeme i...
M. Nihat Malkoç - Suyun serencamı
Kadir Karaman - Yana yana
Kadir Karaman - Beklenti
Zaimoğlu - Telaş yok
Ayhan Aslan - Dünyalık
Mehmet Balcı - Filistine ağıt
Mehmet Balcı - Gurbet destanı
Halis Arlıoğlu - Müslüman; fâcir, fâs...
Halis Arlıoğlu - Devran ve endişe
Halis Arlıoğlu - Düşünce sağanağı
Ahmet Değirmenci - Öyle bir vurur ki ka...
Ahmet Değirmenci - Yarım kalan vasiyet ...
Remzi Kokargül - Bozkırın mütevazı ağ...
Murat Yaramaz - Akıl
Murat Yaramaz - Sancı
Murat Yaramaz - Emir
Murat Yaramaz - Hayali
Gözlemci - Hadiseler bakış
Mahmut Topbaşlı - Bülbülü şeyda gibi
Cahit Ay - Gözyaşının düşündürd...
Cahit Ay - Asr-a yemin
Cahit Ay - Sayılı gün-Elâ
Cahit Ay - Ümit
Cemal Karsavan - Kaşım değse kirpiğin...
Osman Akçay - Âşıkların kavuşması ...
Yaşar Akyay - Beslenmede sünnet öl...
İbrahim Durmaz - Sokaklar
Uğur Utkan - Hazret-i Ömer Fârûk
Kemal Çerçibaşı - Vatan
Ebru Adıgüzel - Dönüşümün eşiğinde k...
Eymen Emin Mustafa - Okulum
Ömer Âsaf Namlı - Karanlık
Hatice Doğan - Sofranın şanındandır
Aynur Dağıstan - Âşıkların kavuşması ...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 16761931
 Bugün : 595
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 730668
 Bugün : 208
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 189
 127. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 9 Mart 2025
Künye | Abonelik | İletişim