|
Sonsuzluk Erdem Özçelik Sayı:
128 -
 Dünya, çok garip bir yerdi. Anlamsız, köhne, değişik bir diyardı. Herkesin kendine ait gibi hissedip sahiplendiği bir yer küreydi. Ama bir o kadar da sahiplik kavramından uzaktı. Milyarlarca insan, sadece bu sahiplik hissi ile misafir olup sonsuzluğa yelken açmıştı. Her an birileri doğup, birileri ölecekti işte. Aslında kimin doğduğunun ya da kimin öldüğünün hiç bir anlamı yoktu, hiç bir zaman da olmayacaktı. Sonuçta doğum ve ölüm insanlar içindi. Ama ölüm soğuktu. Buz gibiydi. İnsanı derinden yaralayıp; darmadağın, paramparça eden bir kavramdı.
Buna rağmen insanoğlu, hiç bir zaman uslanmazdı. Yıllarca yaşadığı onca acıya, ıstıraba, kaosa rağmen hiç ölmeyecek gibi hayata bağlıydı. Hep bu dünyaya ait kalacak gibi hissederdi kendini. Kurduğu küçücük dünyasında sonsuza dek yaşayıp gidecek gibi davranırdı. Aksini hiç bir zaman düşünmezdi. Ama Azrail'in soğuk nefesini hissettiğinde de ansızın göçüp gideceği gerçeği ile yüzleşip kalakalırdı. Tıpkı Kadir'i şuursuz bir şekilde yatağında yatarken gördüğüm gibi...
Kadir, üniversiteden arkadaşımdı. Aynı yurtta kalıyorduk. Gençlik yıllarımızı beraber geçirmiştik. Daha doğrusu derslerimizden arta kalan zamanlarımızı beraber geçirmiştik. İlk tanıştığımızda o, turizm bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. Bense, yeni kayıt olmuş bir çaylaktım. Hayatın çıplak yüzüyle henüz tanışmıştım. Zonguldaklıydı. Aynı memleketliydik yani. Üniversite yıllarında böylesi ortak noktalar olumlu ilişkiler kurmak adına değerlidir. Üniversite yıllarında hiç tanımadığın ve bilmediğin bir ortama girdiğinde yalnızlığını gidermek, kısa zamanda insanlarla kaynaşmak çok önemlidir. Her üniversite öğrencisi bu dönemlerden geçmiştir. İlk sınıfa ya da yurt odasına girdiğinde sudan çıkmış balık gibidir. Ailenden, mahallenden, memleketinden, arkadaşlarından, seni sen yapan her şeyden ayrılmışsındır. Farklı bir dünyaya giriş yapmışsındır. Kimseyi tanımıyor, bilmiyorsundur. Güvenli bir ortamda olup olmadığını anlamak için herkesi analiz etmek zorundasındır. Bu nedenle aynı memleketli olmak, hemşehri olmak son derece farklı durumdur. Biz de bu fırsatı kaçırmamıştık. Aynı memleketli olmanın avantajını kullanarak kısa zamanda sohbete başlamıştık.
Hani sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz dedim ya, aslında sadece ciddi bir insan kalabalığın içine düşüyorsunuz. Adlarını bile aklınızda tutamadığınız insanlarla tanışıyorsunuz. Ve elbette, değişik karakterlerde saçma sapan, arkadaşmış gibi davranan, vakit geçirmeye mecbur olduğunuz tiplerle de karşılaşıyorsunuz. İşte bu sırada elemeler, vazgeçişler ortaya çıkıyordu. Geriye ise bütün her şeyinizi paylaştığınız insanlar kalıyordu. Onlar üniversite arkadaşınız, suç ortağınız, hatta kan bağınız olmadığı kardeşiniz oluyordu. Belki de kardeşten öteye geçmeyi başarabilmiş, kişiliğinize çok büyük katkı sağlayan, sayılı insanlar arasına giriyorlardı. Tıpkı bir aile gibi... Memleketinize, ailenizin yanına sadece bayramlarda, ara tatillerde ve dönem sonlarında gidebildiğinizi göz önünde bulundurursak başka seçeneğiniz kalmıyordu zaten. Memlekete uzak bir şehirde üniversite okumak böyle bir şeydi işte.
Hâlâ gözünü açmamıştı. Öylece yatıyordu. Ruhsuz, anlamsız ve ifadesiz bir görünüşe sahipti. Tek kişilik yatağında bir sürü kablo ve makineye bağlı haldeydi. Yüzünde ağzını ve burnunu kaplayan oksijen maskesi vardı. Kalbinin atışları düzenliydi. En azından makineden öyle anlaşılıyordu. Yatağının sağ ayakucundaysa idrar torbası yer alıyordu. Yine sağ elinin üzerine damar yolu açılmıştı. Ve hastane bantlarıyla sabitlenmişti. Toparlanması için bir süre böyle uyutulması gerekiyordu. Ailesi ve doktorları bu yönde açıklama yapıyorlardı. Biz de sevenleri olarak yanı başındaydık.
Onunla ilk karşılaşmamız okulun ikinci haftası olmuştu. Biz çaylak olduğumuz için hemen başlamıştık okula. O ve diğerleri okulun acemiliğini attıkları için ikinci hafta gelmişlerdi. Yurt odasına girdiğimde ranzasında nevresim geçiriyordu. Hiç bilmeyen için acayip zor bir işti. Ama öğrendikten sonra acayip eğlenceli ve kolay bir hale geliyordu. Gördüğüm kadarıyla Kadir de işi kavramıştı. Bilen hareketlerle kısa zamanda halledivermişti. Sonra kibarca “merhaba” diyerek ilk temasımızı kurmuştuk. Çok geçmeden de diğer oda arkadaşlarım Şenol, Yasin, Cafer ve İbrahim ile tanışmıştık. Hepsi sıradan “merhaba” dediler. Şenol, Yasin ve Kadir aynı bölümde ve aynı sınıftaydılar. Cafer işletme lisans, İbrahim otomotiv ön lisans öğrencisiydi. İyi çocuklardı. Çevreye olumsuz bir enerji yaymıyorlardı. Sohbetleri çekilir cinstendi. Ancak Kadir ile aynı memleketli olmamız biraz daha yakın bir sohbet oluşturmamıza neden olmuştu. Sonuçta aynı bölgenin insanıydık. Birçok ortak noktamız vardı. Hatta geçmişte bilmeden birbirimizin yanından geçmiş bile olabilirdik.
Günler ilerlerken arkadaşlığımız, sohbetimiz gelişiyordu. O kadar kaliteli bir hikâye ortaya çıkmıştı ki; dersten sonra yurda koşar adım geri dönüyorduk. Günlerce, aylarca kantine televizyon izlemek için bile inmemiştik. Acayip eğlenceli vakit geçiriyorduk. Vize ve final haftaları dışında dersler aklımıza bile gelmiyordu. O zamanlar teknoloji bu kadar etkin değildi. Çoğunlukla yurdun santral telefonundan isimlerimizi anons ettirerek görüşürdük. Cep telefonları sadece “yılan” isimli oyunu oynamak için kullanılırdı. Birbirimizle anlaşmak için de telefonları çaldırıp kapatırdık. Hatta bir kez çaldırıp kapatınca bir eylem, iki kez çaldırıp kapatınca başka bir eylem, üç kez çaldırıp kapatınca farklı bir eylem anlamları yüklemiştik. Üçüncüden sonra telefon çalmaya devam ederse açardık. Bazı zamanlar “telefonu erken açtın, kontörüm gitti” diyerek tartıştığımız bile olurdu. Sıradan öğrencilerdik. Ailelerimiz zengin, varlıklı tipler değildi. Mecburen hesaplı hareket ediyorduk.
Benzer şekilde vize ve final sınavları sırasında not transferlerini aramızda gerçekleştiriyorduk. Kadir, Şenol ve Yasin bizden tecrübeli oldukları için çalışmalarımızı yönlendirirlerdi. Hangi notun önemli olduğunu, hangi hocanın ne sorabileceğini, hangi dersin kritik öneme sahip olduğunu anlatırlardı. Eksik noktalarımızı da gösterir, başarılı olmamızda katkı sağlarlardı.
Kış günlerinde gençliğimize güvenip gecenin geç vakitlerine kadar kartopu oynadığımız zamanlarımız olurdu. Bazen tanıdık diğer odalardaki arkadaşlarla savaş yapar, çılgınlar gibi eğlenirdik. Yanı sıra, kardan adamlar yapardık. Bazen aynı günde hem yapar, hem de yıkıp yok ederdik. Delilik, çılgınlık özellikli bir şey değildi. İçimizde yatan, her an depreşebilecek hislerdendi. Tabi bunca çılgınlığın bedeli de vardı. Her yanımız ıslanır; geç saatlere kadar kurumaya ve ısınmaya çalışırdık. Şanslıydık ki; ısınma problemimiz yoktu. Yurdun kaloriferleri harikulade çalışırdı. Hiç üşüdüğümüzü hatırlamazdık. Kışın ortasında şortlarla gezebiliyorduk. Buna rağmen yine de hasta olmayı becerenlerimiz vardı. Hasta sınıf arkadaşlarından, hocalarından ya da yurt görevlilerinden virüsü kapabiliyorduk. Birimiz üşütüp hasta olduğunda da hepimiz sıradan bu süreci geçiriyorduk. Sonra elimizdeki ilaçları, ağrı kesicileri, vitaminleri paylaşır, kısa zamanda atlatmaya çalışırdık. İlginçtir, hiç birimiz yatak döşek hastalanmazdık Tabiri uygunsa, hep ayaktan geçirirdik.
Bazen tartıştığımız zamanlar olurdu. Her gün aynı yakınlık, samimiyet olmuyordu. Kimi okulda kötü bir gün geçirdiği için gergin davranışlar sergilerdi. Kimi sevgilisiyle, sınıf arkadaşıyla, hocasıyla, ailesiyle tartıştığı için olumsuz davranırdı. Özellikle Kadir ve Şenol abi en çok tartışanlardandı. Çoğu tartışmaları anlamsız şeylerden olurdu. Birbirlerine muhalefet etmek, üstün veya haklı gelmek için gelişirdi. Hocanın dedikleri hakkında, ders notları hakkında, siyasî kültürel veya benzeri konular hakkında mutlaka birbirlerine değecek fikirler, değerler üretirlerdi. Ama süreç uzatılmaz, gece bitmeden tatlıya bağlanırdı.
Akşam yemeklerini çoğu zaman birlikte yerdik. Herkes öğrenci bütçesiyle bir şeyler alırdı. Kimisi ekmek alırdı. Kimisi domates, kimisi salatalık, kimisi peynir, kimisi zeytin… Kimse odaya boş gelmezdi. Kimse kimseye de yük olmazdı. Kurduğumuz bu masalar o kadar dillere dolanmıştı ki; çevre odalardan katılanlar bile oluyordu. Üç veya dört masayı birleştirerek eğlenceli sohbetlerin tadını çıkarıyorduk. Bir keresinde yurdun müdür yardımcısı Seyfi Bey bile misafirimiz olmuştu. O da kocaman bir tepsi baklava getirmişti gelirken. Çok güzel zamanlardı.
Yine odada kurduğumuz bu ekiple iskambil oyunları başta olmak üzere bir sürü farklı etkinlikler gerçekleştiriyorduk. Arama zamanlarındaysa elimizdekileri saklamak için büyük uğraşlar verirdik. Özellikle iskambil kâğıtlarını yakalatmamak için tabiri yerindeyse kırk takla atardık. Odamız, ilk kattaydı. Dolayısıyla yönetimle birlikte güvenlik ilk bizim kattaki odalara kontrole gelirlerdi. Hemen bizim odaya girmezlerse şanslıydık. Kâğıtları yok edecek vakti bulurduk. Ama ilk bizim odaya girerlerse çuvallardık. Bu nedenle birçok kez yakalandığımız olmuştu. Dışında bilmeceler, bulmacalar çözerdik. Şarkılar söyler, danslar ederdik. Şenol ile Yasin Ankaralı oldukları için çok güzel misket havası oynarlardı. Kadir de onlara eşlik ederdi. Hem de iyi ederdi. Görenler onun Ankaralı olduğunu bile düşünürdü. Ama asıl beynimizde iz bırakan noktaysa sessiz film oynadığımız zamanlardı.
Kadir hâlâ derin bir şekilde uyuyordu. Daha doğrusu uyutuluyordu. Steril bir odada serum gibi damar yolundan verilen tedavi ile hayata tutunmaya çalışıyordu. Her şey filtreli bir şekildeydi. Odaya girenler, çıkanlar hep maskeli, önlüklü, boneli, eldivenliydi. Sivil kimse alınmıyordu; kimse giremiyordu. Dolayısıyla ziyaret de edilemiyordu. Eşi bile çok kısa görebilmişti. Enfeksiyon riskinin çok yüksek olması nedeniyle başka seçenek yoktu. Her gün ateş, kan değerleri takibi yapılıyordu. Tansiyonu sürekli kontrol altındaydı. En ufak değişiklikte alarm zilleri çalıyordu. Stabil olması bu süreç için büyük şans anlamına geliyordu. Her şey onun sağlığı içindi. Yeniden hayata tutunması içindi. Ama psikolojik açıdan çok yıpratıcıydı. Başta kendi olmak üzere hepimize çok zor geliyordu.
Acı dolu hislerle yine geçmiş günlere dönmüştüm. Bahar aylarından bir gün babamın dağ evine gitmiştik. Güzel bir piknik sonrasında da biz bize kalmıştık. Ardından birbirinden farklı iskambil oyunları oynadık. Cips, kola ve kuruyemiş eşliğinde film izledik. Çok geçmeden de iddialı ithamlarla okey oynamaya başladık. Herkes birer kez yenildikten sonra bu kez sessiz film oynamaya karar verdik. Sırasıyla birer film anlattık. Ve sıra tekrar Kadir’e geldi. Genç arkadaşımız, “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” isimli filmi anlatacaktı. Parmaklarıyla filmin üç kelime olduğunu belirtti. Ardından ilk kelime için işaret diliyle gökyüzünü göstererek Allah/Tanrıyı anlatmaya çalıştı. Ve tam olarak anlaşılması için ellerini açtı, bir süre sonra yüzüne sürdü. Böylece ilk kelimeyi net olarak anlamış, dile getirmiştik. Peşinden ikinci kelimeyi gösterdi. Buna bağlı olarak elleriyle delilik anlamına gelen işaretleri yaptı. Yine net olarak izah etmek için bedensel hareketlerle çılgınlar gibi davranışlar sergilemeye başlamıştı. Kendini duvardan duvara vuruyor, gözlerini kaydırarak bakışlar atıyor, elleri ile yüzünü kapatıyor, çok geçmeden açıyor, dil çıkarıyor, üzerini parçalar gibi hareketler yapıyor, akıl hastası gömleği giymiş gibi davranışlar sergiliyordu. Biz konuyu anlamıştık ama işin tadını çıkarmak için süreci uzatıyorduk. Herkes acayip şekilde eğleniyor, onun bu hareketlerine kahkahalarla gülüyordu. Sonunda daha fazla dayanamayan Şenol abi filmin ismini söylemiş ve içinde bulunduğu gülünç durumdan kurtarmıştı. Yaşadığımız bu oyun sahnesinin Kadir’e ait en değerli an olacağını ve ona ait iz bırakan en büyük sahne olacağını tahmin edememiştik.
Ertesi gün sabahın erken saatlerinde yurda dönmüş, hayatımıza kaldığımız yerden devam etmiştik. Çok geçmeden final sınavlarına girmiş ve okulu bitirmiştik. Ben, Cafer, İbrahim yaz tatiline çıkmış; Kadir, Şenol ve Yasin mezun olmuşlardı. Her ne kadar okul bittiği için ayrı düşmüş olsak da iletişimimiz kopmamıştı. Yasin ve Şenol, Ankara’da hayatlarına devam ediyordu. Kadir ise iş bulmak için İstanbul’a yerleşmişti. Bir müddet sonunda da evlenmişti. İki oğlu olmuştu.
Günler, aylar, yıllar hızla ilerliyordu. Hepimiz kendimize göre bir hayat kurmuştuk. Ama zaman Kadir’e iyi davranmamıştı. Geçtiğimiz yıllarda lenf kanserine yakalanmıştı. Bunun üzerine eşi ve çocukları ile beraber memleketi Zonguldak’a, baba ocağına dönmüştü. Ağır kemoterapiye maruz kalmış, ciddi bir tedavi süreci geçirmişti. Ve bu zor hastalığı yenmeyi başarmıştı. Tam her şey bitti, kurtuldu derken; yakın zamanda tekrar yakalandığını öğrenmiştik. Acımasız, sinsi hastalık nüksetmişti. Bunun üzerine oğlundan kök hücre nakli yapılmıştı. Öncesinde ağır, şiddetli bir kemoterapiye maruz kalmış; tüm kanserli hücreleri öldürülmüştü. Steril odaya alınmış, serum gibi bir şeyden oğlunun kök hücreleri naklediliyordu. Maruz kaldığı ağır radyasyon nedeniyle bitkin düşmüş, doktorları tarafından uyutulmaya karar verilmişti. Eşi, anne/babası, yakınları, sevdikleri, arkadaşları olarak biz yanı başındaydık. Onu yalnız bırakmamıştık. Bütün eksiklerini, ihtiyaçlarını elimizden geldiğince tamamlamaya çalışıyorduk.
Gerçekleşmesini temenni ettiğimiz şey ise tam olarak bir mucizeydi. Her şey Kadir’in bedeninde gizliydi. Uygulanan tedaviye cevap vermesi, nakledilen kök hücrelerin uyum sağlaması gerekiyordu. Ve bu hassas yolculukta tek başınaydı. George Orwell ne diyordu. “Etrafta soluyacak hava olduğu sürece, nefes almaya devam etmek gibi karşı koyulmaz bir içgüdüydü yaşamak”. Aynen böylesi bir şeydi Kadir için de bu savaşı kazanmak. Her ne kadar ölüm, saatin çalmasına ramak kala görülen tatlı rüyalar gibi hissettirse de tekrar başarmak için her şeyini ortaya koyacaktı.
Kısa bir süre sonra ortam yeniden hareketlenmeye başlamıştı. Önce hasta bakıcı odaya adımını attı. Çok geçmeden peşinden hemşireler onu takip etti. Ardından hızlı adımlarla uzman doktor arkalarından içeriye girdi. Kadir’in etrafını sarmışlardı. Kötü şeyler olduğu kesindi. Ama kimsenin bunu söylemeye cesareti yoktu. Sonra hasta bakıcı, hızlı bir şekilde steril odanın stor perdelerini indirdi. Müdahalede bulunacaklardı herhalde. Ve sanırım, bizim görmemizi istemiyorlardı. Bir asır gibi geçen on dakikanın sonunda da uzman doktor dışarıya çıkarak konuşmaya başladı. Derin bir nefes aldı, başı önünde “Ne yazık ki, Kadir beyi kaybettik.” Dedi. Yapılan kök hücre nakli başarı göstermemişti. Oğlundan alınan hücreler bağışıklık sistemi çatışmasına neden olmuştu. Bağışıklık sistemi hücreleri yabancı olarak algıladığı için akciğer, karaciğer gibi hayati organlar başta olmak üzere bütün vücuda saldırı başlatmıştı. Sonunda da çoklu organ yetmezliğinden vefat etmişti. O artık nefes almıyordu. Sonsuzluğa, ebediyete yelken açmıştı.
Aslında insan zamanla her şeye alışıyordu. Ama Kadir gibi sıradan insanların yarım kalan hayatlarına alışmak mümkün olmuyordu. Hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. İşte o zaman anlıyordu insan yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi, o son nefesin değerini. Buna rağmen hepimiz yapayalnız insanlardık. Yalnız ve kimsesiz... Tüm dünya bir olsa bile sadece kendimize aitiz ve yapayalnızız. İçimizde şiirler şarkılar büyütsek bile kimsenin umurunda değiliz. Bizler sadece sessiz yok oluşların, anlamını kaybetmiş çığlıkların, isimsiz şarkıların mısralarıyız. Öyle ya, koca koca umutları çaldı bu dünya, koca koca filizlenen ümitleri, deli bir ömrü soluklandıran masum bekleyişleri…
|