Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
Röportaj
Yavuz Sert

Yavuz SERT, Doç. Dr. Muhammet Fatih CANBAZ ile faiz konusunu konuştu

Yavuz SERT

− Faiz yasağı diğer haramlara göre çetrefilli ve zor bir konu olarak ele alınıyor bazı yorumlarda, siz bu görüşe katılıyor musunuz? Özellikle Süleyman Uludağ Hoca kitabında bu görüşe yer veriyor.

Muhammet Fatih CANBAZ 

− Hayır katılmıyorum. Maalesef, özellikle modern tartışmalar konuyu bu hâle getirdi ama temelde zor bir mesele değil. Çünkü faizin ne olduğuyla ilgili çok ciddi tartışmalar yok. Bu tartışmalar günümüze doğru geldikçe ve özellikle bizler kapitalist sistem içerisinde yoğuruldukça diyelim, içselleştirilmiş bir kabul oluşuyor yani normalleşme süreci var. Aslında faizle alakalı Efendimizin “altı mal hadisi” gayet açık. Burada hadisi tekrar etmeme lüzum yok. Burada aslında aynı malların değişimi yanı sıra vadelerde bir sınırlama olduğunu görüyoruz. Ama bugün maalesef konu gereğinden fazla muğlaklaştırılıyor gibi geliyor bana.

Süleyman Hoca'yı severim, takdir ediyorum kendisini ama faizle ilgili bu çalışmasına itibar etmiyorum. Bu çalışmadaki görüşler literatürde daha önce dile getirilmiş yaklaşımların tekrarı niteliğindedir. Orijinal değildir. Bu görüşler aslına bakarsanız altmışlardan beri tekrar edilen görüşlerdir, Fazlur Rahman'la başlayan bir dönem. Toplasanız bir elin on parmağını geçmiyor bunu savunan hocalarımız. Türkiye'de de maalesef bu Süleyman Hoca'yla birlikte başladı. Süleyman Hoca'mız bunu iktisâdî rasyonalite bağlamında değerlendiriyor.

Faiz konusu hiçbir zaman fıkıhta ihtilâf olmamış. Dört mezhepte de faizin haram oluşunun temel mahiyeti hakkında bir icmâ var. Bu konuda herhangi bir tereddüt yok. Mesele bir içtihat alanı değil. Bugün temelden bir içtihat meselesi hâline getirilmeye çalışılıyor. Bu bir problem.

Bu çerçevede faiz haram mı değil mi tartışmasını açmaya çalışmak anlamlı değil. Aslında kapanmış bir konu bu. Biz şunu tartışıyoruz daha çok. Bu işlem ribâya girer mi? Faize girer mi? Bunları tartışabiliriz çünkü ürünler modern ürünler. Dolayısıyla yeni ürünlerde içtihada gidebiliyorsunuz. Bu olması gereken bir şey. Yapay olan tartışma yani bizim aslında içinde kaybolduğumuz tartışma modern finansal ürünleri ribâ kapsamının dışında nasıl değerlendirebiliriz çalışması. Problem budur. Mesele bu noktaya geldiği zaman da gereğinden böyle fazla karmaşık ve dikkat çekici oluyor.

 

− Dediğiniz gibi kitapta bu görüşü destekleyen isimleri görünce kafamda soru işareti oluşmuştu. Peki, hocam bu “altı mal hadisi”ndeki hikmet nedir, çünkü dışarıdan bakınca ben neden altın karşılığı altın alayım, mantıksız bir durum gibi geliyor ilk okunduğunda. Efendimiz bu malların para yerine geçmemesi için mi yasak koyuyor?

− Mantık olarak aynı mal aynı malla niye değiştirilsin? Bu sorunun sorulması normal. Ben meselenin hikmetini şöyle değerlendiriyorum: Bu hadis, ilk bakışta anlamsız görünen bir işlemi açıklamak için değil, o dönemde yaygın olan bir uygulamayı sınırlandırmak ve yasaklamak için ortaya konulmuştur. Mekke'de bu mesele icra ediliyor. Yani o dönemde orada olan yaygın bir uygulamayı Efendimiz ifade ediyor. Asıl problem, bu işlemlerin vadeye bağlanarak fazlalık üretilmesidir. Akabinde vadeye bağlı olarak bu malın aynısının fazlalığı veriliyor. Dolayısıyla aslında burada amaç bunların değiştirilmesinden ziyade bu yolla ortaya çıkan fazlalığı ve faizleşmeyi engellemektir. Ben hikmeti öyle yorumluyorum. Aksi hâlde zaten teknik olarak anlamlı değil. Sen bana 10 kilo buğday ver ben sana 10 kilo buğday vereyim. Bunu niye yapalım ki? Burada önemli olan mesele tamamen vade meselesi.

Efendimiz neyi açmış bizim için o hadis-i şerifle beraber? Farklı malların trampasında sorun yoktur. 20 kilo buğdayla 10 kilo arpanın değişimi mâkul. Bu noktada bir problem olmuyor. Ancak aynı mal aynı cins ürün olduğunda karşımıza problemler çıkıyor. Bugün de bunu bizler para üzerinden yapıyoruz. Yani para ve para benzeri varlıklar üzerinden yaygınca yapılan işlem bu.

 

− Süleyman Hoca kitabında Kur'ân'daki âyette geçen ribâ kavramını tefecilik olarak anlamalıyız diyor. Burada farklı parametreler de var, paranın değeri, paranın gümüş veya altından yapılması, enflasyon gibi. Bunların hepsini bir araya getirince bu konuya teknik olarak nasıl bakmalıyız?

− Bu anlamlı bir tez değil. Bu bana daha çok hükmü daraltma çabası olarak geliyor. Çünkü faiz cahiliye tefeciliğine indirgenebilecek bir mesele değil. Çoğu zaman zaten Allah Teâlâ âyet-i kerîmelerini bir döneme bir tarihe göre kısıtlamaz. Sadece bir tarihsel pratik olsaydı bu faiz meselesi hüküm de tarihsel olurdu. Bugün konuşmuyor olurduk ama bugün hâlâ faiz var.

Dolayısıyla borçlanmada artışın azı da çoğu da bu anlamda farklı değil. Ribânın varlığı yasak. Kat kat artırılmış ifadesi bu anlamda aslında oradaki pratiği anlatır. Ancak önemli olan varlığıdır.

Modern faiz üretime hizmet ediyor şeklinde de bir gerekçeleri de var. Yani böyle bir gerekçe bugünkü bakış açımızda yani o kapitalist eğitimin bize vermiş olduğu klasik iktisâdî eğitimle mantıklı geliyor olabilir. Ama haram bir akit faydasından hareketle meşrulaştırılmaz. Ekonomiye katkı sağlıyor diye buna meşru dersek fıkıh usulünün dışına çıkmış oluruz. Böyle bir fıkıh usulü yok. Böyle bir gerekçe üretilmez. Eğer bu gerekçe olsaydı bugün bir sürü benzer gayrimeşru işi helâl sayabilirdik. Mesela hırsızlık yapıp herhangi birine sermaye sağlamak da meşru sayılabilirdi. Zorlama olur, hâsılı böyle bir gerekçe olmaz.

Bugünkü bankacılık faizini, bankacılık sistemini kuran Yahudiler dahi faiz olarak ikrar ediyorlar. Çünkü onların itikadında da malumunuz faiz kendi dışındakilere faiz uygulamak noktası meşrudur. Yahudiler dahi buna faiz derken bizim Müslüman zevatın buna faiz değildir deme çabaları bana isabetli görünmüyor.

İslâm'da faiz hiçbir zaman faydasından hareketle hiçbir kaynakta (bu zevatı bir kenara bırakıyorum) övülmüş, önerilmiş bir araç olmamıştır. Bu çok istisna bir görüş.

 

− Bu açıdan Osmanlı’daki para vakıflarını nasıl değerlendirebiliriz. Bu vakıflarda yüzde on, on iki faizlerden bahsediliyor.

− Oradaki faiz olarak yorumlanan ürünün detayını bilmemiz lâzım. Normal koşullarda para vakıflarında faizli herhangi bir işlem yoktur. Ha Muâmele-i Şer'iyye dersiniz tamam bunu anlarım. Muâmele-i Şer'iyye nedir? Bu işi faize bulaşmadan nasıl hâllederiz noktasında farklı yollar üretmektir. Zaten yıllarca da böyle olmuş. Bugün de bunu yapmaya çalışıyoruz. Ama zahiren dışarıdan görülen benzerliklerden hareketle bu faizdir dersek yanlış bir şey söylemiş oluruz. O zaman süreçleri, uygulamaları, sözleşmeleri bir kenara bırakmış sadece sonuçlardan hareketle bir şey hakkında hüküm vermiş oluruz.

Bugün temelde yapılan problemlerden aslında biri de bu. Genelde gerekçe de bu oluyor. Diyor ki: katılım bankalarının vermiş olduğu kâr paylarıyla işte bankaların faiz oranları benzer. Benzeşmesi gayet doğal. Yani benzeşmemesini beklemek aslında anormal bir durumdur. Yani en azından iktisâdî yapıyı bilen, finansal piyasaları bilen birisinin bunu söylemesi anlamsızdır. Ama bunu bir gerekçe olarak söylüyorlar. Hâlbuki bunlar rakipler. Dolayısıyla aynı piyasada hareket ediyorlar, aynı müşteriye hizmet sunuyorlar. Sadece farklı olan ne? Sözleşmeler ve uygulamalar.

Burada sorunları konuşmak normaldir ama bunu gerekçe olarak sunmak yanlıştır. Çünkü orada önemli olan süreçler ve sözleşmeler. Bu sözleşmelerin sizinle karşılıklı nasıl yapıldığı meselesidir.

 

− Katılım bankaları demişken hocam bunları hülle olarak görenler de var, bazı İslâmî cemaatler, topluluklar işte şu şu olursa çok caiz, şu şu olursa caiz değil diye fetva veriyorlar. Böyle olunca müslümanların bu konuda kafaları çok karışıyor. Katılım bankaları bu işin çözümü müdür?

− Katılım bankaları, farklı alternatifi olmayanlar için, evet bir çözümdür. Bugün itibariyle özellikle enflasyonist ortamlarda kimsenin kimseye borç vermediği durumlarda evet katılım bankaları en iyi alternatiftir. Bunun dışında da alternatifler var. Şimdi bu tarz eleştiriler özellikle ekonomik hülle vesaire gibi eleştiriler açıkçası yapıcılıktan çok uzak. Açıkçası çirkin de söylemler bunlar. Bir şeyi usulünce söylemek lâzım. Maalesef bizde pek usul gözetilmiyor.

Katılım bankalarında eksikler, hatalar var. Ben de birçok kez yazıyorum zaten. Ancak bizim eleştiri kültürümüz çoğu zaman yıkmak üzerine kurulu, bunları daha yapıcı hâle getirirsek fena olmaz. Eğer yol önermiyorsanız, çözümsüzlük üretiyorsanız bunların çok bir kıymeti olmuyor. Şimdi ortada öyle veya böyle bir çözüm var. Ve bu yıllardır ifade edilen, tekrar edilen ve cevapları olan meseleler bunlar. Bu alanda çalışanların artık cevaplamaktan yorulduğu meseleler. Hesabı verilmeyecek bir muâmelesi de yok. Fıkhî danışma kurullarının da zaten görevi bu. Sorun şu; biz ülkemizde bu cevaplara itibar etmiyoruz. Yani topluluk bu cevaplara itibar etmiyor. İnanmamakta ısrar ediyor. Herkes maalesef bu konuda kendine fetva veriyor. Özel vak’alarda, zaruret durumlarında, maslahat gereği farklı görüşler olur. Bu görüşleri zemmetmemek lâzım. Bu tarih boyunca böyle olmuş ve içtihat kapısı hep açık kalmış. Maalesef bizim ülkemizde bu kültür gelişmedi.

 

− Bugün bu hassasiyetleri olan bir müslümanın diyelim ki bir miktar parası var, birikim yapmak istiyor veya bir ev alacak, araba alacak veya yatırım yapacak veya biriktirecek. Nasıl bir yöntem kullanması lâzım?

− Öncelikle ihtiyaçlarını karşılarken meşru alternatiflerin hepsini tüketmesi lâzım. Tabii çok fazla alternatif yok bunun farkındayım ama öncelikli olarak alternatifleri tüketmesi lâzım. Zaruret oluşmadıkça faizli işlemlere girmemesi lâzım Müslümanın. Zaruret hâlindeyse ki burası da açık aslında, zaruret hâlinde kişiye özel olarak çözümler üretiyor zaten fıkıh. Bunların tamamen özelde konuşulması gerekir. Finansman konusunda aslında konuya göre birçok alternatif yapı da var finansal piyasalarda. Bunu sadece banka özelinde çoğu zaman düşünüyoruz ancak bu böyle değil. İş kurmak, büyütmek, girişimcilik söz konusu olduğunda biz bankalardan ziyade mesela kitle fonlama platformlarını, meslek yatırım enstrümanını veya mikrofinansı veya devletin hibe ve teşviklerini vs. çoğu zaman öneriyorum ben soru geldiği zaman.

Ev araç alımlarında katılım bankaları bir alternatiftir şu aşamada maliyetler yüksek olsa da. Bunun dışında tasarruf finans sektörü var malum evim sistemleri.

 

− Onlar da epey bir popüler oldu şu sıralar.

− Evet, çünkü maliyetleri belli durumlarda katılım bankalarının altında oluyor. Belli durumlarda da üstüne çıkıyor. Biraz değişik bir çekilişli ve çekilişsiz ön ödemeli sistemi olduğu için.

İki durumda da aslında farklı senaryolar ortaya çıkıyor. Burada önemli olan yapılan işlemin meşru bir akde dayandırılması. Bu katılım bankalarında dayandırılır, tasarruf finansında dayandırılır. Akrabalardan borç alırsınız bu bir karz-ı hasen olur veya altına endeksli bir borç olur. Bunların hepsi meşru akitler olarak karşımıza çıkar. Bu arayışta bizim dikkat etmemiz gereken finansman bulmaktan ziyade biz o finansmanı nasıl sağlıyoruz olması lâzım.

Her Müslümanın doğrudan bütün sözleşmeleri incelemesi kendine fetva vermesinin bir anlamı yok. Bu noktada fukahaya itibar etmeyi artık öğrenmemiz lâzım.

 

− Katılım bankaları ile ilgili fetvalarda Diyanet diyor ki “eğer şu şu kurallara riâyet ediyorlarsa caizdir”. Finans kurumlarının bu kurallara uyup uymadığını denetlemiyor mu devlet? Vatandaş “X Katılım Bankası bunlara kesin uyuyordur” diye nasıl emin olacak?

− Diyanet'in böyle bir görevi yok. Diyanet genel itibarla bir çerçeve çizer. Bütün içtihatları da böyledir zaten Diyanet'in. Bir çerçeveyi çıkar der ki buna göre ise evet caizdir der. Kontrolü yapan bir rolü yok. Burada TKBB diye bir kurum var, üst kurum var. Türkiye Katılım Bankaları Birliği. Bu kurum standartlar yayınlıyor, rehberler yayınlıyor ve diyor ki buna göre bu işlemler yapılmalıdır diyor. Ama yine bir cebir, yine bir zorlama veya ceza yaptırım yok. Çünkü bu noktada BDDK'ya bağlı kurumlar, Merkez Bankası'na, SPK'ya birçok tarafa aslında bağlı kurumlar bunlar.

Doğrudan üstten bir fıkhî kontrol mekanizması yok. Burada görev bu kurumlarda bulunan fıkhî danışma kurullarına verilmiş. Bu kurullara baktığınız zaman da hepsinin de kıymetli hocalardan oluştuğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla bizim onlara itibar etmemiz lâzım.

− Diğer İslâm ülkelerinde bu konular nasıl değerlendiriliyor? Aynı tartışmalar oralarda da var mı, onlar nasıl bir çözüm uyguluyorlar?

− Benzer tartışmalar oralarda da görülüyor. İslâm iktisâdı ve finansını yorumlamak konusunda Türkiye ekolü diğer ülke ekollerinden farklılaşıyor. Biz biraz daha sert bir tutum sergiliyoruz. Bugün Körfez bölgesinde, özellikle Türkiye’de ihtiyatla yaklaşılan organize teverruk benzeri yapıların cari olarak uygulandığını görürüz. Teverruk işlemleri bazı piyasalarda oldukça yaygın kullanılmaktadır. Yine Asya Pasifik’te, yani Endonezya-Malezya ekolünde de benzer bir yaklaşım vardır. Mesela belli sukukları biz uygun görmeyiz ancak onlar daha geniş bir sukuk çerçevesiyle hareket ederler. Onlara göre meşrudur.

İçerideki hocalarımız gerçekten çok hassas davranıyorlar ülkemizde. Ancak diğer ekollerde bu biraz daha yumuşak. Dolayısıyla bu tarz tartışmalar bizde olduğu gibi oralarda çok fazla gündem olmuyor. Çünkü onların daha fazla çözüm üretme eğilimi var. Bizde ise biraz daha ihtiyatlı ve sınırlayıcı bir yaklaşım bulunduğu için bu tartışmalar büyüyebiliyor.

Teknik olarak burada teverruk yöntemiyle nakde ulaşma söz konusudur. Uluslararası piyasalardan mal alımı, ardından bu malın vadeli satışı, sonra peşin elden çıkarılması ve nihâyetinde hesaba nakit geçişi şeklinde bir yapı kuruluyor. Türkiye ekolü burada özellikle işlemin amacı, niyeti ve organizasyonu bakımından daha sorgulayıcı davranıyor. Ama Körfez ve Malezya ekolü aynı ölçüde bir niyet sorgulaması yapmıyor; daha çok çözüm üretme tarafına odaklanıyor. Yani bunu bir muâmele-i şer’iyye çerçevesinde geliştirilmiş çözüm olarak görüyorlar. Bu yaklaşımın, hiç çözüm üretilmemesine kıyasla daha işlevsel olduğunu düşünüyorum. Yapılmalı çünkü yapamadığınız zaman sonuçları daha kötü oluyor. Siz bugün Müslümana eğer bu tarz çözümler üretmezseniz onu doğrudan faize itmiş oluyorsunuz. Başka çaresi kalmıyor çünkü. Ehven-i şer dememiz lâzım bu tarz yöntemlere. İlerleyen safhalarda alternatif yöntemler üretirsiniz, daha mâkul çözümler üretirseniz amenna. Ancak doğrudan çözümsüzlük bir çözüm değil.

Bunun yanında son yıllarda ortaya çıkan bir diğer yöntem de fonların vadeli satışı üzerinden nakde ulaşma meselesidir. Fonların içinde yer alan kira sertifikaları mala dayalı ürünler olduğu için, bunların satışı ve sonrasında nakde dönüşmesi üzerinden müşterinin likiditeye ulaşması mümkün olabiliyor. Türkiye’de bazı katılım finans kurumlarında da bu tür yapılar kullanılıyor.

− Bu konu özelinde daha fazla okuma yapmak isteyen okurlarımız için hangi kitapları önerirsiniz?

− Söylediğim gibi Süleyman Hoca'nın görüşü burada istisnadır. Bunun dışındaki bütün kaynaklarda aksi bir görüş göremeyiz. Mesela bizim ortak hazırladığımız bir kitap var: “İslâm İktisadı Perspektifinden FAİZ”, merak edenler bu kitaba bakabilirler. Bunun yanında Muhammed Eyüp Hoca'nın “İslâmî Finansı Anlamak” diye bir çalışması var, bu da iyi bir çalışmadır. Onun dışında genel kaynaklarda da farklı bir faiz yaklaşımı görmezsiniz.

− Allah razı olsun Hocam. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Bu konuyla ilgili eklemek istediğiniz bir şey var mı son olarak? 

− Bu konunun ateşini söndürmemiz lâzım. Son zamanlarda da tam tersine maalesef ateşi yükseliyor. Bu meseleyi çok gündemde tutmamak lâzım aksi hâlde itikadı bozacak bir yere doğru gidiyor bu mesele. Çünkü Allah Teâlâ’nın bu konuda çok net bir ifadesi var, âyette “Allah ve Resulüne savaş açmış olur” diyor. Burada faizi meşrulaştıracak, bir çözüm olarak sunacak hiçbir alternatifin müslümanın gündeminde olmaması lâzım.

 

Devamı iıin tıklayın
Dün sadaka taşı, bugün mihenk taşı
Ali Erdal

1970’li yıllarda Kütahya’da öğretmenlik yaptığım sırada, bir tarih dergisinden öğrendim ilk defa SADAKA TAŞI’nı… Prof. Dr. Süheyl Ünver’in bir yazısından... Hoca, sadaka taşının ne olduğunu anlatmış; çeşitli yerlerden birkaç tanesinin de resmini neşretmiş…

Boyu 1 - 2 m., çapı 30 cm civarında bir taş... Çoğunlukla yuvarlak... Üstünde küçük bir oyuk... Bu oyuğa imkânı olanlar sadakalarını koyuyor, muhtaç olanlar da ihtiyacı kadar alıyor. Yardım eden ve yardım alan birbirini görmüyor, bilmiyor, tanımıyor. Daha mühimi, kamuoyu kimin sadaka verdiğini, kimin aldığını bilmiyor. Sanki kimse sadaka vermiyor ve kimse sadaka almıyor. Zaten tenha bir köşede... Kim görecek geleni gideni... Görse bile sadaka vermek için mi, almak için mi anlaşılamaz. Cemiyetin sağlamlığına bakın, muhtaç olmayan almıyor, alan da ihtiyacı kadar alıyor.

Daha sonra köyüme geldiğimde (Bilecik Kurtköy) Yukarı Cami önünde bu taşın bir benzerini gördüm. Kimse ne işe yaradığını bilmiyor. Köyün tenha bir köşesinde bulmuşlar ve getirip cami avlusuna dikmişler. Kimsede ona ait hatıra ve bilgi yok. Ama bu taşta bir şey olduğu hissedilmiş… Getirip cami önüne dikmişler. Daha sonra iki tane daha bulundu... Bir köyde üç tane...

Kilitli kasaların soyulduğu, ince kapkaç becerilerinin arttığı, her gün yeni bir hırsızlık kurnazlığının, hokkabazlığının ve hilesinin ortaya çıktığı; şirketlerin, bankaların, devlet kasasının hortumlandığı bir devirde; reklâmı olmayacaksa zırnık verilmeyen bir devirde kolayca ulaşılacak bir yere para konması ve oradan da sadece muhtaç olanın ihtiyacı kadarını alması, kolay anlaşılacak bir şey değil…

Sadaka taşını Bilecik Anadolu Lisesi’ndeki öğrencilerime anlatmıştım... Çok etkilenmişler. Okuldan mezun olunca bir grup arkadaş, ona benzer bir yardımlaşma sistemi düşünmüşler aralarında... Grup halinde Bilecik’te bir bankaya gitmişler. Demişler, biz ortak bir hesap açacağız. Bu hesaba imkânı olanlarımız para yatıracak, muhtaç olanımız da buradan istediği kadar çekecek. Hesap tek, kimse kimsenin ne kadar yatırdığını ve çektiğini bilmeyecek… Kimin yatırdığı ve kimin çektiği de bilinmeyecek… Bir kişi kendi hesabına para yatırıyor ve alıyor gibi… Banka müdürü gülmüş bunlara… Hattâ alay etmiş. Çok üzülmüşler ve kızmışlar. Öyle ki, adamı dövmeye bile kalkışmışlar. Neyse ki, düşüncelerini uygulamamışlar. Dedim ya, bu devirde sadaka taşını anlamak bile kolay değil. “Bir elin verdiğini öbürünün bilmeme” asaleti kaybolmuş bir kere...

Kırlarda, yaya bir saat kadar mesafede bu taşın bir benzeri bulunmuş. Taş kırılmış. Kırıklar, alnından vurulmuş şehit gibi, yan yana toprağa serilmiş. Demek kırlarda bile sadaka taşı varmış.

Prof. Ahmet Akgündüz, Bilecik’te dekan olduğu sırada bir konferans vermişti. Sadaka taşından da bahsetti. Bilecik’te 3 tane olduğunu söyledi. 3 tanesi her nasılsa görülmüş. Araştırılıp bulunmuş değil.

Nüfus sayımı sebebiyle Bilecik’in Okluca köyünde de iki tane görmüştüm. Aynı bizim köydeki gibiydi. İnternete girdim bir de ne göreyim, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar insanlığın en kalabalık olduğu coğrafyada sadaka taşı var.

Özel bir araştırma yapmadan bu bilgileri elde ettim. Hem de kolayca... Demek o kadar yaygın. Belli ki, belli bir bölgeye ait değil. Bir imana ait... Osmanlı’nın hâkim olduğu her yerde mevcut. Sadaka taşını, “Bir elin verdiğini öbürü bilmemeli” emri (ve bu minval üzere olanlar) yonttu ve dikti…

Sadaka taşını icat eden ve yüzyıllarca kullanan bir millet ona bugün, uzaydan gelmiş bir madde kadar yabancı. Kimse bilmediği gibi, ben dedemden dinledim, bu taş şu işe yarıyormuş gibi bir duyumu olan bile yok. Ama Türkmenistan’da halâ yaşadığını gören var... Millî Gazete’de neşredilen bir yazıdan öğrendim: “Aşkabat yakınlarındaki Göktepe şehitliğinde bulunan Kurbanmurat Türbesi’nin yanında bir de Sarıca Sofi’nin kabri vardı. Kabrin baş ucunda bir kadın sabahın erken saatlerinde oturmuş Kur’ân-ı Kerim okuyordu. Kabrin yanında yuvarlak küçük bir taş, taşın altında kağıt ve madenî paralar gördük. GAP inşaatın şoförlerinden mihmandarımız Çağrı beye sorduk. Bize verdiği cevap çok enterasandı: ‘Burada yatan muhterem zat, sizde Yunus Emre ne ise bizde Sarıca Sofi odur. Ahmet Yesevî hazretlerinin talebesi olduğuna rivayetler vardır. Derviş ve ozandır. Birçok kimseye zor zamanında yardım ettiği rivayet edilir. Yani o bir gönül sultanımızdır. Kabrin yanındaki küçük taşa sadaka taşı deriz. Ziyaretçiler, gönlünden geçen miktarda parayı taşın altına koyarlar. İhtiyacı olan da gelir o parayı alır’ Sarıca Sofî’nin ve bütün erenlerin ruhuna Fatiha okuyarak oradan ayrıldık.” (Selâmi Çalışkan / Necmettin Çakmak; Millî Gazete, 23.04.2005).

Cemiyetimiz nereden nereye gelmiş... Şu hale bakın... Soygun, gasp, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekârlık haberlerini dinledikçe sadaka taşı aklıma geliyor. Şu yüksek medeniyete bakın... Asıl hayran olunması gereken, sadaka taşını icat eden cemiyetten çok, onu yoğuran ruhtur. Bu sebeple, madem bir kere olabilmiştir, bir kere daha öyle bir cemiyet meydana getirilebilir...

Sadaka taşlarının hizmeti bitmiş değil...

Sadaka taşlarının hizmeti bitmiş değil... Bugün yeni bir vazife daha yapıyor... Dün merhametin, şefkatin, inceliğin, zarafetin timsali idi, bugün de, cemiyetin dünle bugününü anlamada, sadece ahlâk bakımından değil, ekonomik yönden de mihenk taşı… Krizleri önlemede bugünkü tedbirlerin aczini gösteren bir mihenk taşı… Daha mühimi... Kendi insanî değerlerinin idrakinde olmadığı için başka “kriterler” peşinde koşanların abesini ve gülünçlüğünü ve deva sanılan “kriterlerin” hiçliğini de gösteren bir mihenk taşı…

Mihenk taşı; çakmak taşı cinsinden siyah bir taş; altın veya gümüş üzerine sürülünce, bıraktığı çizgilerden bu madenlerin saflık dereceleri anlaşılıyor. Yani mihenk taşı, herhangi bir şeyin saflığını test ediyor. Sadaka taşı da dünkü cemiyet meydanındaki güvenlik seviyesinin somut bir delili olarak, bugünkü “kamusal alanda” maruz kalınan tehlikeleri daha iyi anlama imkânı veriyor. Gül gibi huzurlu bir hayat mümkünken, sokaklarda ürkek bir tavşan olmaya mahkûm edildiğimizi öğreten, dünle bugünün itirazı mümkün olmayan netlikte “somut” olarak gösteren bir mihenk taşı...

Sadaka taşı hakkında benim gördüğüm en eski yazı 1967 tarihli. Bundan önce dikkati çeken olmadığını kabul etsek bile aşağı yukarı 40 yıldır gözler önünde. Yeraltından çıkardığı fındık kadar taşları bile müzeye koyan zihniyet, sadaka taşına “Fransız” kalmış. Bizdeki her tarihî eseri dışarıya kaçıranlar da öyle... Çünkü o, alelade bir taş değil. Görenler, diğer tarihî eserlerde olduğu gibi demek eskiden böyle bir taş da varmış deyip geçemeyecek. Her an, “lisan-ı hal” ile konuşacak ve onları tedirgin edecek olan bir “kürsüyü” nasıl koysunlar müzeye? Sömürgeci Batı hele, hiç koyamaz. Eşkıya ininde sadaka taşı, olacak şey mi? O, miadı dolmuş bir taş değil, vazife başında olan bir mihenk taşı...

Batılı, kendisinde olmayan bu değere karşı sessiz kalabilir, onu görmezden gelebilir. Ama hiçbir cemiyet, kendi değerlerini inkâr ederek, yok farzederek bir yere gelemez. Böyleleri kimseden de saygı göremez; herkes tarafından küçümsenir. Kendisi bile kendisine saygı gösteremez.

Sadaka taşı, “bir elin verdiğini öbürü görmemeli” buyuran Kâinat Efendisi’nin, asırları aşan mucizesi... Emrin uygulanabilirliğini, bütün cemiyeti sara bilirliğini gösteren bir mucize... Onun için mihenk taşı... Türk milletine, onu icat etmek ve asırlarca kullanmak şerefi yeter!.. Bir şeref varsa vebali de vardır. Başımızı taşlara vurmadan, sadaka taşından ders alalım. (Kardelen, Sayı: 53 - Temmuz / Eylül 2006)

O zaman enflasyon dahil, bütün meseleler hallolacak.

 

Devamı iıin tıklayın
Ne zamandan beri
Ali Erdal

18. Yüzyılda ülkemize gelen Batılı yazarların (özet olarak) tespiti: 

Türkler silâh taşımayı pek sever. Piştov, kama, hançer, kılıç ve saire HER ÇEŞİTTEN SİLÂHLARLA DOLAŞAN İNSANLAR, BUNLARI KULLANMAYI VE HELE MÜSLÜMANLAR İÇİN KULLANMAYI AKILLARININ UCUNDAN BİLE GEÇİRMEZ. Öfke küpü haline bile gelseler, silâha sarılmazlar. İnsanlar pür silâh “canlı bomba” gibi dolaştığı halde İstanbul’da yılda sadece dört zabıta vakası oluyor. Üçü azınlıklara ait ve cinayete varan para meselesinden; sadece biri Türkler’e ait, o da anlaşmayla sonuçlanacak basit bir vaka... 

1970’li yıllarda... Kütahya’da bir Asmalı Kahve vardı. Yol üzerine kurulmuş, her tarafı gören pencerelere sahip büyük bir mekân... Dışarısını temaşa etmek mümkün iken, içerdeki konuşmalara dikkat kesilirdi herkes. İnsanlar, kenarlardaki kilim ve halılar konmuş sedirlere oturur, işlemeli yastıklara dayanarak konuşmaları dinlerdi. Kahveci, örnek bir açık oturum yöneticisi... Kimse konuşanın sözünü kesmez, zaten konuşması gerekenler kendisini bilir, dinleyenler de kimlere söz düştüğünü bilirdi. İmkân buldukça oraya gider, istifade ederdim. Bir gün bir ihtiyar, o günlerde Kütahya’da işlenen bir cinayet sebebiyle babasından duyduğunu nakletti…  

Babası çocukluğunda şahit olduğu ibret verici bir vakayı anlatıyor... Eskişehir’de bir cinayet işlendiği duyulmuş ve bütün Kütahya yasa boğulmuş. Kim kimi öldürmüş bilmiyorlar. Sebebiyle de ilgilenmiyorlar. Sadece bir insanın bir insanı öldürmesine ve bunun yakınlarında vuku bulmasına üzülüyorlar. Müftü Ulucami’de bir vaaz vermiş ve demiş ki... Biz ne günah işledik ki, cinayet bizim yakınımıza kadar geldi. Burnumuzun dibinde bir cinayet işlendi. Bunun için hep birlikte tövbe edelim. Allah bizi affetsin. Yağmur duasına çıkar gibi bütün halk, belirtilen yerde toplanmış. Tövbe etmişler ve Allah’tan af dilemişler.

Çocukluğumda... Ölüm; ya bir hastalık, ya kaza sebebiyle veya savaşta şehit olmak şeklinde olur zannederdim. İlk defa bir cinayet işlendiğini duyduğum zaman dehşete düşmüştüm. Bir insan, bir insanı öldürmüştü. Dünyanın ilk cinayeti… Bütün köy de derin bir yeis içinde idi. Bir adam, kızını kaçırmaya gelen genci öldürmüş, sonra da gidip karakola teslim olmuş. O günlerde insanların yüzünde gördüğüm ıstırabı anlatamam. 

Pür silâh, âdeta seyyar bir silâh deposu gibi dolaşan, buna rağmen yerdeki karıncaya bile basmayan, basamayan; bir kuş ötüşüne ağlayan, kuş evleri yapan kuzu gibi bir milleti; silâh yasaklarına, polise, güvenlik kameralarına, tepeden gözlemeye rağmen en yakınlarını bile öldürecek hale getiren ruhî, içtimaî, fikrî sebepler nelerdir? Sadaka taşını icat eden cemiyeti; yolsuzluk, usulsüzlük ve cinayet haberlerini yadırgamaz hale ne getirmiştir? Nasıl narkoz yemiş gibi bir hale gelmiştir? 

O devirde… İşvelerine kanmayan Türk beyini, İngiliz (leydi)si, takdirle anlatır… Bugün kendi paralarıyla tezgâhlara gelip, kasetlerle esir alınıyor insanlar.” (10.05.2011) 

Cinayetler, namussuzluklar, soygunlar ve benzerleri “vak’a-yı âdiye”… Âdi vaka… Sıradan olay… Basit zabıta vakası… Holivut’un “kusursuz cinayet” filmlerine özenilerek çevirilmiş bir “yerli filim” seyrediyoruz âdetâ... Televizyonlar dedektiflik bürosu… Anlı şanlı, kariyerli, itibarlı, mevkili, devletli akıldaneler, televizyonlarda dedektiflik taslıyor. Çare bulması gerekenler horluyor… 

“Kim, bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur” diye kendisine bin yıl yön ve yol gösteren pusulayı kaybeden cemiyetin hali budur. (13.09.2024) 

Devamı iıin tıklayın
Helâl lokma
Kadir Bayrak

Ferdin beden ve ruh sıhhati, vücuduna giren lokmanın nereden ve nasıl kazanıldığıyla yakından irtibatlı. Bu sebeple sakızın orucu bozup bozmadığı kadar o sakızın helâl yoldan temin edilip edilmediği de meselemiz olmalı…

Fert aynı zamanda cemiyetin yapı taşı, temeli… Yalan, abartı, klişe bile olsa “o paraya adam bile öldürürüm!” cümlesinin sıkça telaffuz edildiği bir toplumda temelin derinden sarsıldığını ve şapkanın önümüze konulma zamanının geldiğini iyi idrak etmek gerekir.

Kumar, bahis, şans oyunları, faiz, stokçuluk, fahiş kâr, aldatmak, sahtecilik, dolandırıcılık gibi fıtrata aykırı, bütün dinlerin ve beşerî hukuk sistemlerinin yasak kıldığı kavramların ticaretimize, ekonomimize, cebimize hâkim olduğu bir zamandan geçiyoruz. Bu hâle nasıl geldiğimizin hikâyesi uzun ama üzerine ciltler dolu eserler yazılabilecek meseleyi kısa bir cümleyle de özetlemek mümkün; “Güneşi ceketimizin astarında kaybettik!..”

Nübüvvet öncesinde selden zarar gören Kâbe’yi yeniden inşa etmeye karar veren Mekkenin önde gelenleri tamir masrafları için oluşturdukları para havuzuna faizden elde edilen geliri kabul etmemişler. Bir kısmı geleceğin azılı müşriki olacak asilzadeler bu iş için sadece ticaretten elde edilecek helâl kazancın kullanılmasında ittifak etmişler. Tarih, ticaret yollarını güvenli halde tutan, geliri adil dağıtan, üretimi teşvik eden, tebaasını vergi yüküyle ezmeyen devletlerin uzun ömürlü olduğunu yazıyor. Anlaşılıyor ki ekonomi sadece fertlerin meselesi değil, devletler de kabul ettikleri para sistemine göre şekilleniyor, adil, uzun ömürlü, büyük devlet olmanın yolu buradan geçiyor. “Güneş”i bulan, yönünü ona çeviren kazanıyor…

Her şey gibi helâl kazancı, çalışmayı, alın terinin değerini, üretmeyi, paylaşmayı, iktisadı, ekonomik hayatta da medenî olmayı bize öğreten Allah Resulüne selâm olsun!

Kaynaklar, hicret edildiğinde Medine’nin nüfusunun yarıya yakınını Yahudilerin teşkil ettiğini söylüyor. Ticaret yani ekonomik güç onların elinde. Ensar ise genel olarak ziraatle meşgul. Şam’dan Yemen’e geniş bir coğrafyada kervanlarla ticaret yapan Muhacirler, Medine’ye geldiklerinde böyle bir ekonomik tabloyla karşılaştılar. O muhacirler ki başta çocukluk, ilk gençlik ve genç adamlık devrelerinde geçimini ticaretle sağlamış, bu vesileyle o da büyük bir tacire olan annemizle evlenmiş Efendimiz var…

İki nur sahibi Hz. Osman (ra) Yahudi’nin sahip olduğu su kuyusunun önce günlük kullanım hakkını sonra da mülkiyetini satın alıp Müslümanların kullanımına sunarken muazzam bir ticarî zekâ sergiledi.

Medine pazarı kısa süre içerisinde Müslümanların hâkimiyetine geçti. Büyük bir çadırdan kurulan ilk pazarın Yahudinin sabotajıyla yakılması haberi verildiğinde Allah Resulü pek üzülmedi. Demek ki Müslümanlar doğru yoldaydılar ve Yahudi bundan rahatsız olmuştu. Bu kez satın alınan büyük bir arsa üzerine daha sağlam bir pazar inşa edildi ve kısa bir sürede müminler ticaretin büyük kısmına hâkim oldular.

Bedr Harbine iştirak eden Müslümanlar, Mekkeli müşriklerin kervanını vurmak için Medine’den hareket etmişti.

Devrin en kudretli devleti Bizans’a karşı çıkılan Tebük Seferi, bütün Müslümanların özellikle de Hz. Osman’ın bağışları ile gerçekleşti. Üçbin mücahit, bineğinden kılıcına onun bağışladıklarıyla teçhiz edildi.

Güneydoğu Asya’daki ülkelerin kumaş ticareti yapan tüccarlar vesilesiyle İslâmla şereflendikleri anlatılır. Endonezya, Malezya başta olmak üzere bugün en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkeler kılıçla değil ticarî ahlâkla fethedildi.

İşte bu ve daha tespiti yapılıp üzerinde tefekkür edilecek pek çok sebeple;

Fabrikalarımızın üretim bantlarından uçak, otomobil, cep telefonu, bilgisayar gibi katma değeri yüksek ürünler çıkarmak,

Yedi iklim dört mevsime kucak açan topraklarımızda, dünya piyasasını belirleyecek kalite ve tonajda tarım ürünleri yetiştirmek, insanımıza en kalitelisini en ucuza sunmak ve fazlasını satmak,

Küçük, büyük, kümes hayvancılığındaki üretim kapasitesini dünya standartlarının üzerine çıkarmak,

Bölgesinin hattâ dünyanın en genç ve dinamik nüfusuna sahip potansiyelimizle yazılım, bilişim, yapay zekâ alanında bir marka haline gelmek,

Bütün bu sektörlerde birilerinin pazarı olmak değil, piyasayı kuran, yönlendiren olmak,

Ahîlik gibi bir teşkilâtı icat eden milletimizin boynuna borçtur.

Birilerinin en az iki asırdır üzerimize serptiği ölü toprağına rağmen bu sayılanlar ve daha niceleri mümkündür. İha, siha, insansız uçak teknolojisinde ve savunma sanayiinde kısa zamanda katedilen mesafe, milletimizin her bir ferdinin gurur duyduğu, göğsümüzü kabartan başarılar da göstermektedir ki kaybettiğimiz “Güneş” uzakta değildir…

 

Devamı iıin tıklayın
Gençliğe Hitabeden
Necip Fazıl Kısakürek

(...)

Emekçiye ‘Benim sana acıdığım ve ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!’ kapitaliste ise ‘Allah buyruğunu ve Resûl ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!’ ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...

Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türk’ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezheb, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâm’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numûnelik teşkil edecek bir gençlik...

(...)

 

Devamı iıin tıklayın
Güzel ahlâk ekonomisi
Ekrem Yılmaz

Ekonomi; üretim, mülk, sermaye, emek, servet, tercihler, tasarruf, bütçe, aile, işletme, devlet, pazar, fiyat, istikrar, enflasyon, paylaşım, iktisadi büyüme, istihdam, dış ticaret, ihracat-ithalât, refah, israf, haram-helâl, ahlâk, zekât, faiz, sadaka, hediye, vakıf, bağış, finansman, zenginlik, fakirlik ve daha nice kavramı bünyesinde barındıran bir alan… Öyle bir zemin ki, birçok sistem, ahlâk, fikir ve ideolojiye konu olmuş; kimine göre esas, kimine göre teferruat... Kimine göre sistem, kimine göre sistemin bir altkümesi; kimine göre gaye, kimine göre vasıta… Kimine göre her şey, kimine göre hiçbir şey. Kimine göre bir ilim, kimine göre tarifinde dahi uzlaşılamamış bir görüş bildiriş… Kimine göre bir fikir, kimine göre bir ahlâk. Ve bize göre de fikir ahlâktır ve ahlâk fikirdir. Onun için burada sayılan ve daha sayılamayan birçok kavramı harmanlayıp ilişkilendiren, bir potada eritip senfonisini insanlığa sunan bir imânın ahlâkından ibaret olan bir altsistemdir ekonomi… Adı da Güzel Ahlâk Ekonomisi… 

Bu ekonomik görüşü detaylandırmadan önce bugün ilim(!) diye okutulan ekonomiyi şöyle bir çerçeve içine alalım. Nevin’e göre ekonomi, insan faaliyetlerini müşahhas olarak çerçevelemeye çalışan sosyal bir olgudur. Robins’e göre: insan tercihlerinin seçenekler arasındaki gözlenirliği veya alternatif kararların değerlendirmesini yapan akademik bir uğraştır. 

Ekonomiye kesin olarak ilim diyemedikleri için, sonunda bu işe kafa yoranlar, (ekonomics is what economists do), ekonomistlerin yaptığına ekonomi denir, demişlerdir. Komik gibi ama literatürde bunu okuyoruz. O halde biz de bir ekonomi tarifi deneyelim: Ekonomi: Muhtaç olan ve sınırlı kaynaklarla üreten fert ve işletmenin, piyasadan evvel, piyasada ve piyasadan sonra taraf olarak davranışlarını tespit etmek, gözlemlemek, sebep-sonuç ilişkilerini açıklamaya çalışmak tecrübesidir. İnsanın esas ve en temel ihtiyaçları; beslenme, örtünme ve barınmadan ibarettir. Ekonomi de bu ihtiyacın karşılanması vakıasının sürecidir.

Ekonomiyi bugün cari akademik çevrelerde ve literatürde konuları ele alış ve işleyiş açısından iki ana bölüme ayırdılar: Mikro- ve Makroekonomi… Mikroekonomi, aile bütçesi, işletmeler gibi birimlerin ilişkilerini, fiyatın oluşumunu, bölüşümü inceler. Makroekonomi ise genel iktisadi olgu olan para tedariki, cemiyetteki ekonomik değerlerin dolaşımı ve doğurduğu neticeler, ekonomik istikrar ve iktisadi büyüme gibi ekonomi konularını bir bütün olarak ele alıp inceleyen daldır. 

Burada biz iktisada üçüncü bir yaklaşım eklemek istiyoruz: Ekonomi üstü bakış veya üstekonomi… İzahı da şöyle: Salt ekonomik davranışların hayatın diğer tüm şubeleri ile etkileşimini inceler. Bilgi, kültür, inanç, örf ve adetlerin, davranışları nasıl ve ne yönde etkilediğini araştırır. Değişik kültürlerin hâkim olduğu piyasalarda fiyat oluşumu, ekonomik davranışlar, paylaşım, refah algısı niçin farklılıklar arzeder? Elbette kapitalizmin homoekonomikusu ile asilyolun mutedil insanı farklı davranacaktır. İşte mukayeseli ekonomi de denen bu bölüm literatüre yeni girecek ve ekonomiyi müstakil bir üst sistem görmeyecek.

Bu girişten sonra tezimize geçmeden evvel şu genel insanî hakikate dikkat çekmek isteriz. Uzman psikiyatristler ifade ediyor ki, mutluluk gaye edildiğinde o bir ufuk gibi kaçar, erişilmez olur. İnsan üstüne düşeni yapar, liyakati esas alır, hayatın gerilimine dayanırsa mutluluk hiç gaye bile edinmeden onu bulur. Hasta olmamaya uğraşmak da böyledir. İnsan hasta olmamayı gaye edinir, buna uğraşırsa zaten hasta olmuştur: Hastalık hastalığı… İnsan helâl ve makul beslenecek, aşırılıktan kaçacak, sağlıklı olmanın kurallarına uyacak ve netice gaye edinmemişken bile hasta olmadan sağlıklı bir bünyeye sahip olacak. Tıp ve diyetisyenlik uzmanlarının tespiti de bu şekilde…

Konumuza dönersek, ekonomik istikrara, kısaca refaha nasıl ulaşacağız? Sorusu iktisat ilmi(!)nin ana sorunudur. Ekonomik istikrar gaye edinilerek ele geçer mi? Ekonomi modelleri tarihi ve günümüz itibari ile buna bir çözüm bulabilmişler mi? Hayır, malesef okutulan ekonomi modelleri ve tezlerinin bu probleme üretebildikleri kesin bir çözümleri, reçeteleri yoktur. Sihirli bir değneklerinin olmadığını literatürde ifade etmişlerdir. Ancak refah direk gaye edilmeyip, hayatı bir nizam içinde yaşayarak, gayenin ekonomik istikrar değil de insanî yaratılış ve ötelere uzanan bir imanın çerçevesi içinde ve ahlâkın gaye edildiği hayatta huzur ve refaha ulaşmanın mümkün oluşundan söz edilebilir. Güzel Ahlâk Ekonomisi dediğimiz, yaşanmaya değer hayatın şifreleri ile kurulan nizamda refah gaye değil, bir neticedir. Bu sistemde insana niçin yaratıldığı ve esas gayesinin ne olduğu anlatılmış ve inandırılmıştır. Böylece ekonomi bir üst sistem değil bir alt sistemdir. Esas nizam: İman ve ahlâkı çerçeveler. Bunlar hayata hâkim kılındığında da ulaşılması gaye edilmeden bile o fert ve cemiyet istikrara kavuşur. Nasılın cevabı uzun ise de yazımız çerçevesinde ana hatlarına değinecek olursak, durum şudur: 

Ahlâkı bir inanç sistemi, din vazedebilir: O da İslâmdır. Güzel ahlâk, Allah’ın emri, Allah Resulünün de Ahlâkıdır. Ve -selâm Ona olsun- buyuruyor: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” O zaman nedir Güzel Ahlâk Ekonomisinin esasları? Evvelâ doğru itikat, iman, sonra amel (yaşanmaya değer hayat şifreleri), daha sonra emri üzere muamele ve Onun ahlâkı: Tüm emirler ve yasaklar manzumesi, haram helâl hassasiyeti, zekâtı vermek (emir), faiz (haram) yememek, sadaka vermek, hediyeleşmek, komşusu açken tok olamamak, vakıf kültürü, ferdin kendisi için istediğini başkası için istemesi olarak bütün emirler ve kaçınılması gereken esaslar sayılır. Bunların direk ekonomik gaye olarak yapılmadığı, yapılamayacağı aşikâr. Bunlar hayat nizamı olarak yerine getirilir. Semeresi olarak fert ve toplum huzur ve refahı bulur, böylece dünyada ulaşılabilecek mutluluk ne kadar ise ona kavuşmuş olur. 

Güzel Ahlâk Ekonomisi kendi başına müstakil bir üstsistem değildir. Kafa ve gönüllerinden iman ve ihlâs ile bağlı insanların hem idareci ve hem tebaa olarak haklarına razı ve her hakkı kendi isteyemeyeceği kadar verilmiş ve korunmuş şekilde idareye, siyasete, kültüre, üretime ve tüketime iradî katılımları ile gerçekleşir ve yürür bir altsistemdir. Ana bir nizamın şubesi ve cüzü olarak. Devlet başkanından en basit ferdine kadar aynı kural ve prensipler içinde şahıs ve devlet olarak nerelerde ve ne kadar hür; fertler nasıl ve nerede eşit veya denk muameleye tabi; nizam ve intizamın sağlanmasından hangi içtimaî, ahlâkî, hukukî, ruhî, itikadî ve amelî disiplinlerin geçerli olduğu önceden belli; piyasaya ve fiyatlara müdahaleyi yasakladığından (İmamı Yusuf-Kitabül Haraç) gerçek serbest piyasa ekonomisinin mucidi, fakat bağlı olduğu (itikadî ve fıkhî) kurallar gereği totaliter nizamcı bir ana sistemin, rejimin alt kümesi olan bir ekonomik model. “Eskimez Yeni ”nin enformasyon, bilişim ve iletişim çağına sunduğu teklif. Bu teklif, bu reçete, bu nizam, bu model yeni bir tez değil, bilâkis 15 asırlık Eskimez Yeni ve yenileyici yaklaşımdır. Uygulamalı örnekleri her devir olmuştur ve biz bu sesi, haykırışı sadece yeniliyoruz. Bizimki ne yeni bir mezhep ne yeni bir icat… Sadece ortada olan hakikatin, gökte asılı güneşin kâşifliğidir. Bu tezin bu keşfi detaylandıracaklara, ilerleteceklere, hayata hâkim kılacaklara bir itici güç olmasını temenni ederiz. Ve ayrıca dünya ekonomistlerinin de dikkatine... Bu sistemin ekonomik problemleri çözerken kullandığı sembolik tipin adı: “Mutedil insan”… Mü’min, orta yolu bulmuş insan: Sıratı müstakim üzere olan manâsına… Öyle bir orta yol ki, bütün erişilmezlerin yakalandığı, zaptı rapt altına alındığı ideal ve ilâhî iksir. Bir diğer adı: Sıratı Müstakim… 

Hiçbir mümin namazı jimnastik, egzersiz olarak görmez ve yapmaz. Ve hiçbir insan da istikrarlı bir şekilde bir ömür sırf egzersiz olsun diye bu hareketleri yapamaz. Mümin ancak kulluk gereği ibadet olarak yapar. Egzersiz olarak yapanın umduğu faydadan da fazla bedenî ve ruhî faydasını görür. Aynı şekilde Güzel Ahlâk Ekonomi modeli olan asil yolun icaplarını da en mükemmel, en optimal ekonomik verime ve refaha kavuşmak için değil de Allah rızası için yapan fert ve cemiyet de hiç gaye edinmeden arzu edilen refah ve huzurun da fazlasına erişir. 

Asilyolun hükümlerinden bazılarını tekrar sıralayacak olursak: 

Uzun emel ve rızık endişesi yok, israf etmek yasak, komşuyu ve hemcinsini kollamak, misafiri sevmek, çalışmak ibadet, helâl kazanç emir, kanaati tükenmez hazine bilmek, harcamada ne eli çok açık ve ne eli çok dar olmak var. Fiyatlara müdahele yok. Rızkın onda dokuzu ticarette… Halkın ihtiyacını pazara dökenler Allah yolunda savaşanlar gibi… Stoklayanlar da Allah’ın Kitabına karşı küfredenler gibi… Satıcı malının bir kusuru varsa gizlemez. Allah işini güzel yapanı sever. Tıp ve ekonomi elele: Acıkmadan yenmez, doymadan kalkılır. Faiz yenmez, zekât verilir. Mümine boş kalınca hemen yorulmak emredilir. “Boş oturanı Allah sevmez” ata sözümüz ne güzel ifade etmiş. Bütün bunlar bir ekonomik gaye diye mi yapılır? Hayır. Bütün bunların müeyyidesi, yaptırımı ne? İman ve Allah korkusu! Kimsenin başına bir jandarma dikemezsin. Gerekmez de zaten, zira insan imanı veya küfrü seçmekte hür…

O halde: Esasların esası nedir? Allah insanı niye yarattı? Kulluk için, kendisine ibadet etmesi için… Gaye ne? Ona ulaşmak, kavuşmak; Müslümanca ölmek. Bundan öncesi, dünya gaye değil tarla, gaye netice alınacak yere tertemiz gitmek. Zira orası ahiret : Biçim zamanı… Müslüman bunu göz önünde bulundurarak yaşar. Onun için mal, mülk ve evlâtlar birer imtihan olarak bilinir ve emanettir. Bu durumda vakfın icat edilmesi çok tabii değil mi hayata böyle baktıran bir iman manzumesinde? İhtiyaç fazlasını hemen tasadduk etmeyi, sadaka vermeyi ısrarla tavsiye eden din: İslâm… Ve Allah Zengin ve Allah Zengin Eden, Cömert! Sadaka da malı eksiltmiyor. 

Asil Yol bir sentez değil, direk tezin kendisi… İslâm vagon değil, lokomotiftir. Bütün diğer sistemlerin cennet hayallerini tasavvurlarının fevkinde kendinde toplamış, birbirlerinde eleştirdikleri menfilikleri de kökten silip, kesip atmıştır. Kötülüğe ve kötüye hayat hakkı tanımamıştır. Haram olan, gayri meşru kazanç yollarını kapatmıştır. Ne cemiyeti ferde yedirir(liberalizm-kapitalizm) ve ne ferdi cemiyete kurban ettirir(komünizm). Sermayenin dehhameleşmesine fırsat vermez (faiz yasak) ve sendikaya lüzum bırakmaz (işçinin hakkı teri kurumadan verilir).  

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul; 

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa! 

Uygulandığında zekât verecek bir muhtaç bırakmayacak o sisteme selâm olsun. Sıratı Müstakim olan o sistemde “el, helâl kârda, gönül ise doğrudan doğruya yârdadır”. 

Anneler babalar çocuklar gelin!

Teklif kıyamete kadar bütün insanlığa: YIĞINLAR GELİN!

 

Devamı iıin tıklayın
Oluklar çift
Dergi Editörü

“İnsanın rızkı, kendi elinde değildir. Rızık neyse odur; ne artar ne eksilir. Fakat rızkı helâl veya haram etmek kişinin elindedir.” buyuruyor Hz. Ali (ra). Devamında, emanet ettiği binek hayvanının yularını çalan adam için söylediği söz ibretliktir; “biraz bekleseydi helâlinden beş dirhem alacaktı. Ancak bu şekilde beş dirhem haram oldu.”

Fikrin hür kalesi Kardelen, elinizdeki 128. sayıda helâl ekonomiyi ele aldı. “Gıda” bahsini konu edindiğimiz 127. sayıdan sonra boğazımızdan geçen lokmanın nereden ve nasıl kazanıldığının da önemine dikkat çekmek gerekliydi. Takdir edersiniz ki Kardelen, ilk günden beri, bir notası bile feda edilemez mükemmel bir besteyi icra etmeye gayret ediyor. Her biri kendi içinde bir değer ama asıl kıymet bütün sayıların birbiriyle olan uyumunda, âhenginde. Bağlı olduğumuz iman bize bu imkânı lütfediyor.

Son sayılarda yazılarını zevkle okuduğumuz ve yeni basılan eserlerinin haberini vermekten mutlu olduğumuz yazarımız Yaşar Akyay, dergimizin Uşak temsilcisi oldu. Yaşar Bey’e ve künyemizde isimleri yer alan diğer temsilcilerimize gönülden teşekkür ediyoruz. Kardelen’in bir fazla kişi tarafından okunması için gayret sarf eden temsilcilerimiz sayesinde Anadolunun farklı köşelerine ulaşma imkânı veren Allaha hamd olsun.

Şairimiz Ahmet Değirmenci’nin şiir kitabı “Yangından Artakalanlar” yayınlandı. İçinde “dâvâ şiirleri”nin yer aldığı eserin giriş bölümü için dergimizin sahibi Ali Erdal bir yazı kaleme aldı; “Şiir, insanın; “en şerefli mahlûkun”… Konuşan mahlûkun; sesi, mânâlı kelime haline getiren, kelimeleri cümle, cümleleri ibare ve paragraf haline getiren; paragrafları metin, metinleri kitap haline getiren varlığın en üstün verimi... İnsan, en büyük kitaba, Allah’ın Kitabı’na idrakini yükseltsin diye… Şiir, bunun için mühim!..”

“Aşk ateşi köz ister,

Kavrulmaya öz ister.

Yol olmalı gitmeye,

Yürümeye iz ister.”

Diyerek şiir kitabı ile fikir meydanına çıkan, başta Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz olmak üzere bütün mazlumların sesi olan Ahmet Değirmenci’yi tebrik ediyoruz. Kitabının okuyanı ve istifade edeni bol olsun…

125. sayımızın sohbetinde, Prof. Dr. Mesut Başak’ın İstanbul’da organize ettiği “Üstad Necip Fazıl Kısakürek – Tarihimizde İz Bırakanlar-1” programına iştirak ettiğimizi ve benzer bir programı Bilecik’te de icra etmek istediğimizi söylemiştik. Nasip olursa 6 Haziran 2026 Cumartesi günü bu niyetimizi Bilecik Ticaret ve Sanayi Odası salonunda gerçekleştireceğiz. Bu programda, geçtiğimiz asırda tohumları ekilen ve takip edecek asırlarda boy verip yeşerecek fikir hayatımıza yön veren, rota çizen Üstad Necip Fazıl’ın ne kadar büyük bir şair, dâvâ ve fikir adamı, beklenen sanatkâr olduğunu uzun cümlelerle anlatmaktan ziyade onun şairliğini, fikir ve ruh dünyasını kendi kaleminden süzülen eserleri ile hissettirmeyi arzu ediyoruz. İştirak edeceklere şekerin ne kadar tatlı, güzel bir besin olduğunu dakikalarca anlatmak yerine şeker ikram etmeye niyet ettik. Bütün okuyucularımızı davet ediyoruz.

Sırf ekonomik gücü sebebiyle bir avuç Yahudi’nin türlü hainliklerle yaşanmaz bir hâle getirdiği dünyaya yeniden istikamet tayin edecek bir nesle olan inancımızla 128. Sayımızı takdirlerinize sunuyoruz. Bütün okuyucularımıza selâmlar…

“İnanan adam, şartların, konjenktürün, zamanın, mekânın esiri olmaz, olamaz. O, her hâl ve şartın üzerine çıkar, inandığı doğruları hayata hâkim kılar. Bugüne kadar olmaması, bundan sonra olmayacağını, böyle sürüp gideceğini göstermez. “İki gününü eş geçiren aldanmıştır” ve “İşini iyi, güzel ve doğru yapanı Allah sever” hadisleri ve “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, hemen ölecekmiş gibi âhiret” ölçüleri mademki kıyamete kadar var olacaktır, bir gün bu ölçüleri tatbik edecek bir nesil gelir. Ve dünyanın da âhiretin de hakkını teslim eder.” (Ali Erdal, Veliler Ordusundan 333 isimli eseri değerlendirdiği konuşmadan)

Devamı iıin tıklayın
Takvadan bekâya helâl ekonomi
Site Editörü

İslâm’da helâller ve haramlar anlatılırken en çok üzerinde durulan konulardan biri helâl dairesinin genişliğidir. Alkol haramdır, bunun yanında çeşit çeşit meyvelerin suyu, çaylar, gazozlar, ayran gibi içecekler helâldir. Zina haramdır, evlilik helâldir. Akla gelen her haram için helâl dairesinde alternatifler vardır.

Faiz, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen kavramı ile ribâ, hem âyette Allah tarafından hem Efendimiz’in hadislerinde çok şiddetli olarak yerilmiştir. Ribâ için Kur’ân’da “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar” denmiştir. Hadislerde ribâ çok daha şiddetli benzetmelerle yerilmiştir.

Diğer haramlar için helâl dairesinde alternatifler hemen aklımıza gelmişti. Faiz için helâl dairedeki alternatif nedir? Son dönemin âlimlerinden merhum Yûsuf el Karadâvî “İslâm’da Helâl ve Haram” kitabında haramlar için yukarıdaki alternatifleri yazarken faize karşılık alışverişi söylüyor. Kur’ân’da da “Oysa Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır” denmiştir.

Günümüzdeki genel faiz işlemlerine bir bakalım. Ev almak istiyorsunuz, elinizde bir miktar para var, eksiğiniz için kredi alacaksınız. Banka, kredi aldığınız miktara faiz koyarak size ödeme plânı sunuyor. İki milyon lira aldınız diyelim, üç yıl boyunca aylık ödeme yapıyorsunuz, toplam ödeme tutarı üç milyon oluyor. Bu işlem faiz olduğu için haram. Peki, bunun alternatifi alışveriş nasıl olacak? Bir oto tamircisinde kalfasınız, kendi dükkânınızı açmak istiyorsunuz, ihtiyaç kredisine başvuracaksınız. Yeni dükkân ile çalışarak bankaya borcu ödeyeceksiniz. Alışveriş ile bu sorunu nasıl çözeceğiz?

Bu örnekteki ihtiyaç sahiplerine “paran yoksa ev alma”, “birikimin yoksa dükkân açma” demek âyetteki alışverişe girer mi?

Faiz konusu özellikle son birkaç asırdır fıkhî açıdan en çetrefilli konular arasına girmiştir. Ekonomi bilimi ile direkt ilgilidir ve bu bilim de diğer bilimler gibi uzmanlık ister. Para birimi, paranın değeri, paranın altın veya gümüşten mi yapıldığı, enflasyon ile paranın değerinin ne kadar düştüğü gibi birçok parametre bu faiz konusunu etkiler. Enflasyonu en derinden yaşayan toplumlardan birisiyiz, bugün elimizde olan bin liranın alım gücü bir yıl sonra yarıya yakın düşüyor. Bugün kim Türk Lirası üzerinden borç verir?

Hz. Ömer’den geldiği söylenen bazı rivayetlerde ribâ âyetlerinin Efendimiz’in vefatına çok yakın bir zamanda indiği için mücmel kaldığı veya ribâ ile ilgili bazı uygulama detaylarının Hz. Peygamber'in vefatı nedeniyle tam netleştirilmediğinden bahsedilir. Hz. Ömer'in bu konuda "Keşke şu üç konuyu Resulullah'a sorsaydım..." dediği rivayeti vardır (üç konudan biri ribâdır). Ancak böyle bir durum olsaydı “dini kemale erdirdim” âyeti ile çelişmez miydi sorusu geliyor insanın aklına. Ribâ ile ilgili hadislerin olması da bu görüşü zayıflatıyor.

Osmanlı’da da âlimler bu konuda anlaşmazlıklar yaşamışlar, para vakıfları bunun bir örneğidir. Osmanlıda banka olmadığı zamanlarda bazı ihtiyaç sahipleri tefecilerin eline düşüyor, neticede tefecilerden borç alındığı için tam olarak Kur’ân’daki ribâ yapılıyordu. Bu sorunu çözmek için sermayesi toprak ya da yapı yerine para olan vakıflar kuruldu. Bu vakıflar üzerinden sermaye sahiplerine kâr payı verilerek ihtiyaç sahiplerine belli oranlarda sermaye sağlanıyordu, geri ödenecek miktar için fazla oran belliydi. Bu oranın üzeri tefecilik (ribâ) olarak belirlenir ve üstüne çıkılması yasaklanırdı. Hatta bazı çözümlerde “paranın içinde bulunduğu mendili sana vadeli sattım” gibi hüllelerin (hîle-i şer’iyye) yapıldığı yazılıdır.

Gördüğünüz gibi sorun sadece günümüze ait değil, dört-beş asır öncesinde de benzer durumlar var ve çözüm halen net değil. Geldiğimiz noktada faizsiz finans kurumları ya da yeni isimleri ile katılım bankaları bir çözüm olarak hem ülkemizde hem diğer müslüman ülkelerde devreye girmiş durumda. Âyette ribânın alternatifi olan alışverişi murabaha olarak sistemleştirmeye çalışıyor katılım bankaları, alacağınız metayı banka alıyor ve size vadeli satıyor.

Bu çözüme de haram diyen, hülleci diyenler var. Bunu demek hoş ama İslâm’ın yukarıda saydığımız sorunlara çözüm üretmeyen bir din olması da muhal olacağına göre bir çözüm gerekir. “Bir lokma bir hırka” binlerce kişi arasından bir kişi için geçerli olabilir ama toplum olarak bizim çalışmamız, üretmemiz, sermaye büyütmemiz gerek. Bugün Amerika ve İsrail’in teknolojileri karşısında elinde doğal petrol kaynağından gelen para dışında tüm teknolojisi dışarıya bağlı olan ülkelerin durumunu görüyoruz. Bizde o kaynaklar da yok. Çalışmazsak, üretmezsek, büyümezsek aynı duruma düşmemek mümkün değil. Bunları yapmak için de sermaye gerekir. “Mümkünse bankanın olduğu sokaktan geçmeyelim” demek takva gözüküyor evet ama bugün bunun mümkün olmadığı, alternatifinin dahi net olmadığı bir dönem yaşıyoruz. Âlimlerin takva göstermek yerine çözümle gelmeleri gerekir.

 

Devamı iıin tıklayın
Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi

“AÇ KAPIYI HABER VAR”

49. TOPLANTI

YANGINDAN ARTAKALANLAR YAYINLANDI

AKYAY’dan 4. Kitap

FİLİM OLUYOR

49. Toplantıda Ali ERDAL’ın konuşması

 

Devamı iıin tıklayın
Acıyorum
Kardelen Dergisi

●TANIDIĞINIZ TİCARET ERBABININ KAÇI BU YEMİNİ EDİP, SÂDIK KALABİLİR?

AHİ YEMİNİ

Bismillahirrahmanirrahim…

Mesleğini icra eden bir esnaf, sanatkâr, üretici ve ticaret erbabı olarak,

Çalışmayı ibadet sayan bir anlayışla;

Hakk’ın rızasını gözeterek, halka hizmet edeceğime,

Ahiliğin temel değerleri olan cömertlik, doğruluk, dürüstlük, hoşgörü, güven, sevgi, sabır, dostluk, fedakârlık, adalet, kanaatkârlık ilkelerine ve komşuluk hukukuna uyacağıma,

Elime, belime, dilime, gözüme sahip çıkıp, günahlardan sakınacağıma,

Ölçü ve tartıda doğruluktan sapmayacağıma,

“Müşteri velinimetimdir” düşüncesiyle onlara güler yüzlü davranacağıma,

Kaliteli mal üretip, hileli ve çürük mal satmayacağıma, yalan söylemeyeceğime, insanları kandırmayacağıma,

Hayatımın her döneminde kul hakkını gözetip, kimseye haksızlık yapmayacağıma,

Meslek eğitimi ve kurallarına bağlı kalacağıma,

Helâlinden kazanıp, haram lokma yemeyeceğime ve bir Ahi’de olması gerekli ahlâkî değerlere bağlı kalacağıma,

Namusum, şerefim ve bütün mukaddesatım adına and içerim.

 

●Günümüz reklâm kampanyalarında, malımızı satmak için kullanmayacağımız sihirli kelime yok:

Büyük fırsat! Kaçırılmayacak indirim! Garantili! Her şey dâhil! Yeni formül! Büyük boy! Sadece! Daha fazla! Sınırlı stok!

“Ben siftah yaptım, yandaki dükkâna git!” anlayışından, mevcut seviyeye gelmek için idrâk ve ahlâkımızda yaptığımız “damping” bize hangi “ekstra”ları kazandırdı?

 

● Cumhuriyet tarihimizde bugüne kadar toplam 53 adet vergi affı çıkartılmış. Güya, toplanan vergiyi arttırmaya dönük bu tasarrufu takip eden yılların çoğunda ise vergisini zamanında ödeme oranlarında düşüş görülmüş. Yani “nasıl olsa af çıkar” beklentisi artmış. Bu kadar çok vergi affının sebebi, sizce ne olabilir?

a)Devlet olarak vergi toplayamamanın aczini perdelemek

b)Vergisini zamanında ödeyen vatandaşı cezalandırmak

c)Bir taraftan vergi koyup, diğer taraftan zamanında ödememeye teşvik ederek devletçilik oynamak

 

Devamı iıin tıklayın
İktibas
Kardelen Dergisi

Yahudiliğin ticarî ve iktisadî cephesi

Büyük Doğu Dergisinin 03.01.1968 tarihli, 13. devre, 25 inci nüshasının 7 inci sayfasında yer alan DEDEKTİF X BİR imzalı YAHUDİLİK başlıklı yazısından:

Bu yazı Yahudiyi anlamak ve halimizi görmek bakımından kurtarıcı çaptadır.

(Bu yazının Kardelenin bu sayının konusu ile ilgili kısmını alıyor ve okuyucularımız ile paylaşmak istiyoruz. Yazı maddeler halinde kaleme alınmış ve aktarmak istediğimiz kısım 11. maddeden itibaren devam ediyor.)

11 – Şimdi Yahudinin ticarî ve iktisadî cephesini ele alalım: Âlemde para mefhumunu ve bu izafî kıymetin manevralarını yahudi kadar bilen hiçbir örnek yoktur. Onun bu tarafını, bizzat korkunç bir yahudi olan (Karl Marks) izah etmiştir. (Karl Marks) gibi kapitalizmanın düşmanı ve komünizmanın babası bir insanda tecelli eden şudur ki, o yahudinin, kendi nefsine karşı da bozguncu ve yıkıcı ve kendi nefsini intihara zorlayıcı bünyesinden en parlak bir örnektir. Yahudiliği teşrih ve teşhir eden ve onu yerden yere batıran yine bir yahudi olmuştur. İktisadî ölçüyle hüküm şudur: Parayı anlayan, destekleyen, besleyen, ona kıymet üstü kıymet kazandıran ve fertlerle cemiyetleri ve devletleri ona esir eden yahudidir. Kredi, faiz, kefalet, borsa hep onların icadıdır. Bunlarsa, mazi ve hâl bakımından hâkim olunan paraya istikbal ölçüsü ile tahakküm iradesini temsil eder. Sermayeyi dehhame (ur) haline getiren ve ezici kapitalizmayı kuran, sonra da aynı müesseseyi komünizmaya tahrip ettiren onlardır. Peşinden de komünizmayı fikirde yıkan yine onlar… İhtikâr, sahte “arzü taleb” dalaverası ve stokçuluk işinin kurmayları hep yahudi.

12 – Anormal çapta büyüttükleri para kudretinin ruhî değerlere ve manevî müeyyidelere galip hale gelmesi kastiyle de yaşadıkları milletleri ruhen ve bedenen zaafa uğratmak, şuursuz ve iradesiz, keyf ve kötü âdet müptelâsı kılmak birinci taktikleridir. Bütün keyf verici zehirlerin icat, idare, üretim ve dağıtım şubeleri emirlerindedir.

13 – Tevhid akidesini ilk defa yeryüzüne getirmiş olmakla böbürlenen yahudi, asıl kendi derunî putu olan parayı ve iç mizacını en iyi sezip kendini tasfiye edecek olan gerçek muvahhidlere, millî ve ırkî bütünlük temsil eden bütün topluluklara düşmandır.

14 – Netice şudur: Yahudi mahut tarihinden ve öz Peygamberine ihanet devresinden sonra Roma lejyonerlerinin önünden vahşi bir sürü gibi kaçıp dünyanın her tarafına yayıldıktan sonra toplu millet seciyesini terk edip gizli ve ferdî millet maskesinin altına girmiş ve esatiri bir hınç üslûbiyle gizli plânda kendisini hâkim ve bütün insanlığı mahkûm kılmanın muazzam plânı içinde hareket etmiştir. Vasıtası para ve ruhun karanlık kutbu nefstir. Dine, millet ve milliyet mefhumuna, saf iman ve itikada, tek kelimeyle ruha ve ulvî insana düşmandır. Her yerde ve her payidar kıymeti yıkıcı, çözücü ve çürütücüdür. Gayesi de kendi kanlı imparatorluğunu beşerî sefalet, tereddi ve ihtinakın gerisinde kurmaktır. Bir millet içinde mutaassıp yahudi düşmanlığı şart olmamakla beraber, nefsini muhafaza ve Yahudiyi tanıma şuuru mutlak bir icap kıymetindedir. Zira yahudi kuvvet ve irade karşısında kaldığı zaman, mikroplar gibi kesesine çekilmeyi bilir.

 

Ruhçu iktisat

Büyük Doğu dergisinin 13.12.1967 tarihli 13. devre, 22 inci sayısının 11 inci sayfasında Salih GÜLER imzası ile yayınlanan yazıda Amerikan ekonomisinin 1960’ların ortalarında bir krizin içine düşer gibi oluşu konu edilerek bazı tespitlerde bulunuluyor. Ekonomiye yeni girecek bazı kavramlar dile getiriliyor. Yazısının başlığı da RUHÇU İKTİSAT…

Bahsi geçen iktisadî krizin geri memleketlerde karşılaşılan buhranlarla bir alâkasının olmadığı belirtilen yazıda, sorunun fazla üretim ve üretilen ekonomik değerlerin alıcı bulmaması ve yeterince tüketilmemesi olarak belirtiliyor. Yani üretim ve tüketim dengesizliği sorunu var. Lâkin normalde hep talep fazla olur ve arz yetersizliğinden söz edilir. Hele Amerika gibi kapitalizmin hâkim olduğu bir tüketime dayalı ekonomik sistemde bu pek alışık olunmayan bir durum arzediyor. Arz fazla, talep yetersiz. Yazıda problematik şöyle tasvir ediliyor:

“Bu durum talep/tüketim aleyhine bir muvazenesizlik. Büyük çapta fışkıran üretim suyunu, tüketim zemini yutamıyor. Bu hâl karşısında üretimi kısmak ve değer ölçüsünü kaybetmemek için bazı fabrika ve imâl tezgâhları, faaliyetlerini indirmek zorunda kalıyorlar. (…) Bunun ismi de birkaç sene evvelki krizle beraber, zenginlik hastalığı, hazımsızlık illetiydi. Ve züğürtlük derdi kadar müthişti. İşsizlik, huzursuzluk, her türlü buhran bu hâlin vâhim neticeleri olabilirdi.

Amerikan ekonomisinin bu sıkışık haline, ilk ve en isabetli teşhisi, o zaman, Amerikayı ziyaret etmekte bulunan Alman İktisat Bakanı Erhard koydu. Bu dünya çapındaki iktisatçı vaziyeti nasıl gördüğünü soranlara şöyle cevap verdi:

-‘Amerikada bir talep azlığı değil, ruhi plânda bir talep isteksizliği vardır ve her şey ondan doğmaktadır.’

Alman İktisat Bakanı bu teşhisiyle, tıp ilminde yeni bir ifade ve tespit belirten (Psiko-Somatik) gibi, iktisatta da ruhî âmile en başta yer verici bir ekonomi anlayışı ve tâbiri getiriyordu: (Psiko-Ekonomik)… Kanunlarını çerçeveleyip ilimleştiği takdirde bu görüşün bilgi ocağına da şu adı takmak gerekiyordu: (Psiko – Ekonomi)… Yani ‘Ruhî İktisat’… Ruhî – İktisadî ölçüler ve Ruhî İktisat ilmi…

Alman Ekonomi Bakanına göre, buhranın ortadan kaldırılması için, halkta, satın almak, yani harcamak şevkinin uyandırılması lâzımdı. Bu şevkin kayboluşunda da belki İkinci Dünya Savaşının mideleri, sırtları ve kalbleri büzen, daraltan sebepleri rol oynamış olabilirdi. Bu yüzden halka iktisadî bir tabip hüneriyle, iştiha açıcı tedbirler aşılamak, tek kelime ile arzu vermek gerekiyordu.

Bu paşazade krizini Amerika çabucak atlatma yoluna girdi. Fakat biz Amerikanın zenginlik yüzünden uğrar gibi olduğu musibeti, ihtilâlden sonra yine ruhî faktör tesiri altında ve üstelik fakirlik hâli içinde çekmeye başladık. Bizim krizimiz sadece (Psiko-Ekonomik)tir ve bunun Amerikadakinden farkı, onda, fazlalık sebebiyle yutulamayan kıymetlerin, bizde eksik olduğu halde gözden düşmüş olmasıdır. Bu da faciaların faciasıdır.”

Evet, demek ki ekonomi ekonomiden ibaret değilmiş. Ekonomiye tesir eden ruhî, kültürel, ananevî faktörler de oluyormuş. Psikoloji, iman edilen değerler ve ahlâkın ekonomik davranışlar üzerinde yadsınamaz bir tesiri olduğu apaçık ortadayken İktisat İlmi yeniden ele alınıp değerlendirilmeli ve yeniden yazılmalı değil mi? Meselâ Helâl Ekonomi çerçevesinde

 

Devamı iıin tıklayın
Bu kimdir
Kardelen Dergisi

(kaynak: tr.wikipedia.org)

19. yüzyılın son çeyreğinde doğdu.

Dayısının önerisiyle 16 yaşında orduya katıldı.

20. yüzyılın ilk çeyreği sonlarında İngilizlerin desteğiyle darbe yapıp, hükümeti ele geçirdi.

4 yıl içinde eski hanedanı yurtdışına gönderdi ve kendi kraliyetini kabul ettirdi.

Saltanatının ilk yıllarında ülke genelindeki ayaklanmaları bastırdı, kabinesindeki bakanlardan kendisine rakip olabilecekleri eledi. Rakip olabilecek bakanlar hapishanede öldürüldü veya hapishanede intihar etti.

Kadınlara çarşafı yasaklayan ve erkeklere şapka gibi yeni kıyafetler getiren yasalar çıkardı.

Medrese eğitimine son verdi.

Laik, milliyetçi, militarist, anti-komünist bir rejim kurdu.

Ölümünden sonra mumyalandı, yıllar sonra hazırlanan mozolesine törenle gömüldü.

 

Cevap: İran Pehlevî hanedanının kurucusu Rıza Pehlevî (1878-1944)

 

Devamı iıin tıklayın
Ekrandan akrana yahut bir neslin tükenişi
M. Nihat Malkoç

Son zamanlarda gençlerimize bir hâller oluyor. Ufak bir sebep büyük bir öfkeyi ve onun somut yansıması olan yaralama ve öldürme eylemlerini beraberinde getiriyor. Ergenlik çağındaki gençlerimiz kendilerine ve çevrelerine karşı saldırgan davranışlar gösteriyorlar. Vaktinde önlem alınmayan küçük anlaşmazlıklar zamanla büyük tartışmalara dönüşüyor.

Az çok televizyon izleyen ve sosyal medyada dolaşanların malumu olduğu üzere 2025 yılında 14 yaşında öldürülen Mattia Ahmet Minguzzi vahşetinden sonra, 14 Ocak 2026 tarihinde de 17 yaşında Atlas adlı bir gencimiz 15 yaşında başka bir genç tarafından bıçaklanarak katledildi. Arada beş gencimiz daha şiddete kurban gitti. Görünen o ki bu vahim hadiseler artık tekil bir suç olmaktan çıkıp ne yazık ki sistematik bir yol almaya doğru evriliyor. Bu, genç nüfusuyla övündüğümüz Türkiye için çok büyük bir tehlike demektir.

Çocukların ve onlar için hayatlarını ortaya koyan; yemeyip yediren, içmeyip içiren, giymeyip giydiren anne babaların hayalleri, hedefleri ve gelecekleri yok ediliyor. Önlerinde uzun yıllar olan çocukların yaşam hakları ellerinden alınıyor. Ocaklara kor ateşler düşüyor.

Çocuklar bizim aydınlık geleceğimizdir. Yarınlarımızı onlara emanet edeceğiz. Ölümle çocuk kelimesi en son yan yana gelebilecek kelimelerdir. Zira çocuklar yaşamak ve yaşatmak içindir. İnsanların birbirini öldürmeleri bu kadar kolay olmamalıdır.

Peki, neler oluyor gençlerimize? Bu şiddet ve öfke patlaması da neyin nesi? Bu gençlerin derdi ne? Vicdanlar ne zaman ve nasıl böyle boca edildi. Hiç düşündünüz mü?

Çocukların öfkelerini kontrol edememesi ve şiddete bulaşması bir şeylerin ters gittiğinin işaretidir. Ne oldu da son yıllarda bu çeşit olaylarda âdeta patlama yaşandı? Bunun en büyük suçlusu çocuklarını kontrol altında tutamayan ailelerdir. Diğer bir sebep de sosyal medya ve sürekli öfke ve şiddet sahneleriyle çocuklara kötü duygular aşılayan televizyon ekranlarıdır. Ekrandan akrana bulaşan öfke ve şiddet bu gibi acı hadiselere kapı aralıyor.

Canımızı acıtan olaylar vuku bulunca sorumluluk yükünü omuzlarından atmak isteyenler suçu birbirlerinin üstüne atma yarışına giriyor. Öncelikle devlet, sonra çocuğu eğiten öğretmen suçlanıyor. Asıl sorumlu olan aileler suçu üzerlerinden atmaya çalışıyorlar.

Art niyetli kişiler tarafından sistematik olarak her biri lağım çukuruna dönüştürülen sosyal medya platformları gençlerimizi zehirliyor. Tiktok'tan İnstagram'a kadar onlarca sosyal medya platformunda öldürmenin bin bir çeşidi gösteriliyor. Tabir caizse ölümlerden ölüm beğen... Dinimizce failini ebediyen cehenneme sürükleyen öldürme hadisesi sosyal medyada bir kahramanlık ve erdem olarak yansıtılıyor. Anne ve babalar kıllarına zarar gelmesini istemedikleri çocuklarının sosyal medyada neler yaptıklarından haberdar değiller. Yapılması gereken ilk iş, sosyal medya platformlarına belli bir yaş sınırı koymaktır. Çocuklarını bize göre çok daha serbest yetiştiren (âdeta salan) Avrupa'da bazı ülkeler bunu yaptı, yapıyor.

Devlet kanalları (yani TRT) veya özel kanallar film ve diziler yoluyla ölümü ve öldürmeyi sıradanlaştırıyor. Televizyonlarda mafya dizilerinden geçilmiyor. Buna internet üzerinden seyredilen film ve dizi platformlarını da eklersek iş iyice çığırından çıkıyor.

Yapılması gereken ilk iş devlet (TRT) veya özel televizyonları şiddetten arındırmaktır. Özellikle "prime time" kuşağında gösterilen film ve dizilerde asla şiddet unsuru olmamalıdır. Yahu içinde yaralama, öldürme, çatışma olmayan film ve dizi neredeyse yok. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu bu gibi filmlere ve dizilere maddî para cezası ve yayın kesme (belli sürelerde kapatma) cezaları verse de anlaşılan o ki cezalar caydırıcı etkide ve düzeyde değil.

Ekranlardan akranlara yansıyan kör olası öfke ve şiddet, gönül ocaklarımıza ateş düşürüyor. Sivrisineklerden kurtulmak istiyorsanız öncelikle bataklığı kurutmalısınız. Bataklık da şiddeti, nefreti ve öfkeyi reyting sermayesi olarak kullanan televizyon ekranları ve ahlâksızlıktan beslenen ve hiçbir sınır tanımayan sosyal medya platformlarıdır.

Çocuklarımızı öfke ve taşkınlıklardan korumak ve kurtarmak için yapılması gerekenler bellidir. Öncelikle evlâtlarımızı İslâm ve onun aynası hükmünde olan Kur'ân ahlâkı üzere ahlâklandırmalıyız. Onlara öfke ve nefret yerine; sevgi, saygı, hoşgörü, diğerkâmlık, dürüstlük, tevazu, kardeşlik, merhamet ve nezaket duygularını küçük yaşlarda aşılamalıyız. Böylece onları vicdan ve irfan sahibi kişiler olarak yetiştirmeliyiz. Çocuklarımıza öfke kontrolünü, sabrı ve tahammülü küçük yaşlarda öğretmeliyiz. Zira ağaç yaşken eğilir.

 

Devamı iıin tıklayın
Usûl akademisi
Zaimoğlu

Sâdık Habercimiz…

O hep doğru söyledi: Vahyi bildirirken de kendi sözü hadisleri vazederken de…

Onun sözünden şüphe eden, bildirdiği Vahiyden de şüphe eder. Resûl hakkında tereddüt Kur’ân-ı Kerîm hakkında da tereddüt etmek anlamına gelir.

Resûl aleyhisselâma uyarım gerisini merak etmem. Nerelerde uyarım?

Her hususta, hayatın her dalında: İmandan ibadete... Doğumdan ölüme... Muaşeretten sosyal ilişkilere, aileden devlet nizamına, yeme içmeden sağlığa, ekonomiden teknolojiye, taarruzdan savunmaya, bilgiden hikmete, nesirden şiire, kaalden hâle, fikirden, ahlâka-diyalektiğe, estetikten edebiyâta, ilimden sanata; velhasıl dünyadan ahirete her hususta Ona uyar gerisini merak etmem. Niye?

Çünki her şeyin orta yolunu, idealini bulmuşumdur. Bulunması gerekeni bulmuşumdur. Olunması gerekeni de inşallah oluruz. Rabbimiz nasip etsin. Zira yaşanmaya değer hayat bundan ibarettir; dünya ve ahiret saadetini kazandıran.

Bundan başkası sözün fazlası olur.

*

AKADEMİ

 

Akademik eğitim, bilgiye ulaşmanın yollarını ve bilgi üretmenin usulü olan araştırma tekniklerini öğrenmenin tahsilinden ibarettir.

Bizde üniversiteler yüksek lise öğretimi gibidir, eğitimi de değil. Akademik eğitimde vize nedir, final nedir ki? Akademik eğitim demek, ezbercilik demek değildir. Hele formül ezberlemek ve test çözmek, test usulü imtihan edilmek hiç değil... Usûl ilmi (metodoloji) kendisine verilmiş, özgüveni gelişmiş, kişiliği oturmuş bireyin kendisini bir alanda yetiştirip ispat etmesi ve eğiticisinin elinden icazetini (diploma) almasıdır. Lisans eğitiminin anlamı bu olmalı ve hemen ardından da bir telif eser (tez) beklenmeli süreci tamamlayan fertten.

Bu eğitim yeri bir ağaç gölgesi, bir damaltı, bir Suffa, bir medrese, bir fakülte olabilir. Sokrat'ta, Arabî'de, Gazalî'de, Gaye İnsan Ufuk Peygamberin evinde, Endülüs'te olduğu olduğu gibi...

Bugün Batıda üniversite eğitimi bu minvaldedir. Bizde bu daha tam anlaşılmamıştır. Yalnız Batı akademyasında da metodoloji ancak 19.yy'da ilim olarak okutulmaya başlanmıştır. Oysa bizim ilim tarihimizde ta başından beri ilmin kendisinden evvel usûlü (metodolojisi) okutuldu. Hukuktan evvel usûlü hukuk, tefsirden önce usûlü tefsir, fizikten ve iktisattan evvel matematik, Hadis ilminden önce usûlü hadis okutmak gibi... Usûl esastan önce gelir, demek de bir kaide olmuştur zaten.

İcazet bilinmez kelime oldu, sanayi ustaları bile çırak bulamıyor artık, nerede kaldı üniversite bitirmiş işsizlerden bir şey beklemek. Ne garabettir 4+4+4 eğitim sistemi?! Ne mesleğe yönlendiriyor ne akademik eğitime hazırlıyor. Ancak işsizler ordusu yetiştirmeye yarıyor.

Yaramak, yaranmak bu mu?

ALLAH AŞKINA, ADAM YETİŞTİRELİM, ADAM GİBİ!

 

Devamı iıin tıklayın
İslâmda kazanç ve geçim
Zaimoğlu

Kazanç dört yoldandır:

Ziraat, ticaret, sanat, hizmet...

Maişet, yani geçim ise altı yoldan:

Ziraat, ticaret, sanat, hizmet, miras, hibe...

 

Kazanç bu dört şekliyle müminler üzerine kifayet farzıdır. (Kifaye farzı, bir kısım müslümanlar tarafından yerine getirilince öbürlerinden düşen borç...) Fakat İslâm diyarında bu dört türlü iş şekli için yeteri kadar insan bulundurulmazsa, öbür müslümanlardan farz borcu düşmeyeceği için topluluğun günaha düşmesinden korkulur. Onun içindir ki, devlet reisinin böyle beldeler ahalisini, kifaye farzına davet ve ona mecbur etmesi lâzımdır. Ondan sonra da bütün bu iş mükellefiyetlerinin ibadet yerine geçmesi için şuur ve niyetin şart olduğu bilinecektir. İnsanlar neyi ve ne için yaptıklarını ve bunların İslâmî emirler manzumesinden olduğunu şuurlaştıracak ve niyete bağlayacaktır. Niyetsiz namaz olmadığı gibi hiçbir ibadet şekli ve amel de düşünülemez.

(Esseyyid Abdülhakim ARVASÎ, Rabıtai Şerife, s 94 )

 

Devamı iıin tıklayın
Dünya ehlinin hali
Zaimoğlu

İhya-ül-ulüm;

İmam-ı Gazalî:

Hazreti İsa bir yola çıkmak üzere… Bir kimse yanına yaklaştı:

−Ey Allahın Resulü, beni de yanında yolculuğa kabul eder misin?

−Ederim.

Beraber yola çıktılar. Yanlarında üç parça ekmekleri vardı. Bir su kenarına oturdular ve ekmeklerin ikisini yediler. İsa Peygamber biraz uzaklaştı. Dönünce ne görsün? Ekmeklerden kalan son parça ortada yok. Sordu: “Ekmeğimi kim aldı?” Yanına aldığı adam haberi olmadığını söyledi. Yola devam ettiler.

Dağda bir ceylân yavrusu… İsa Peygamber ceylânı çağırdı, o da adı söylenen bir insan gibi geldi. Ceylânı kesip, kızartılar ve yediler. Yemeleri bitince İsa Peygamber ceylânın kemiklerine hitap etti:

−Ey ceylân! Allahın izniyle diril ve kalk!

Ceylân dirilip kalktı ve dağın yolunu tuttu. İsa Peygamber yol arkadaşına sordu: “BENDEN BU MUCİZEYİ GÖRDÜKTEN SONRA DOĞRUYU SÖYLE! EKMEĞİMİ KİM ALDI?

−Ben almadım. Ben almadım!

Yine yollarına devam ettiler. Bir çöle vardılar. İsa Peygamber çömelip yere üç küme toprak yığdı ve dua etti: “ALLAHIM, BU TOPRAKLARI ALTIN ET!” Üç küme toprak üç küme altın oldu. İsa Peygamber hayretle kendisine bakan adama döndü: “BU KÜMELERDEN BİRİ BENİM, BİRİ SENİN, BİRİ DE EKMEĞİMİ ALAN İNSANIN.”

−Ekmeği ben aldım, itiraf ediyorum!

−Öyleyse altınların üçü de senin olsun!

Dedi İsa Peygamber ve adamı oracıkta bırakıp uzaklaştı. Adam, deli gibi altınların yanına oturmuş, onları karıştırırken iki adam çıkageldi.

−Vay, bunlar altın mı?

−Galiba altın?

−Senin mi?

−Benim!

−Olmaz! Biz de payımızı isteriz.

Adam baktı ki, bunlarla başa çıkmak kabil değil, altınların üçü arasında bölüşülmesine razı oldu. Oturup altınları nasıl götüreceklerini düşünmeye başladılar. İçlerinden birisi:

−Canım, dedi kolay, şimdi birimiz şu görünürdeki köye kadar uzansın da bize birer parça yiyecek getirsin.. Karnımızı doyurduktan sonra altınları paylaşır ve gideriz.

Köye giden yolda kurdu: “Şimdi ben alacağım ekmeklere zehir katar ve bunları öldürürüm. Altınlar bana kalır.”

Bekleyenler de şöyle karar verdiler: “Adam gelince onu öldürür ve altınları ikimiz paylaşırız!”

Adam ekmekler elinde geriye dönünce hemen üzerine çullanıp adamı öldürdüler. Ölüsünü de gömmeden ekmekleri yemeye başladılar. Zehirli ekmekler hemen tesirini gösterdi. Öbür ikisi de biraz sonra altınların yanına uzanıp can verdiler. Altınlar üç ölü arasında sahipsiz kaldı.

Biraz sonra İsa Peygamber, yanında birkaç havarisi oradan geçerken manzarayı gördü ve yakınlarına hitap etti:

İŞTE DÜNYA EHLİNİN HALİ BUNDAN İBARETTİR!

(Ahmet SEMİZ; Büyük Doğu, 6/10/1965,Çarşamba, 12. Devre sayı 3, s. 5)

 

Devamı iıin tıklayın
Sebep olan işleyen gibidir
Halis Arlıoğlu

Aslında bu hadis-i şerifin Arapça metnini yazmak sonra da açıklamasını yapmak istiyordum. Ama Türkçesi daha dikkat çeker düşüncesiyle mânâsını yazdım. Aslı, “Es sebebü kel fail”dir. Hem iyiliğe hem kötülüğe sebep olan onu işlemiş gibidir. Burada kendini Müslüman olarak niteleyen insanların hangi tarafta ve kime hizmet ettiğini iyi bilmesi lâzımdır. Bir Müslüman, ülkedeki kötülüklerden, hayâsızlık ve haysiyetsizliklerden, yağmadan, vurgundan, soygundan, organize suç ortaklığı ve diğer habaset ve haytalıklardan şikâyet ediyorsa; o şerirlere, çapulculara, inanç ve millî irade düşmanlarına asla yardım ve yataklık yapmamalıdır. Aksi halde hem şer odaklarını destekleyip hem de onların tahrip ve talanından şikâyet etmesi eşyanın tabiatına aykırı, kendi onur ve haysiyetine saygısızlıktır.

Abartılmış bir deyim var; “ülkenin yüzde doksan dokuzu Müslümandır.” Güya… Bu gerekçeye göre emniyet güçleri tarafından her gün en az seksen-yüz sabıkası olan üçyüz-dörtyüz kişinin haramî ve haytalıklardan tutuklanmasını nasıl açıklayabiliriz?

Bugün cezaevlerinde bir milyon kişinin olduğu biliniyor. Bunun çoğunluğunun hırsızlık, organize suç çeteleri, uyuşturucu baronları ve diğer haysiyetsizlerden olduğu söyleniyor. Bunların sokağa bıraktığı milletin başına belâ ettiği yüzbinlerce çocuk bunların dışındadır.

Şimdi kendilerini Müslüman tesmiye eden (isimlendiren) güruhu lâ yüflihûn’a (iflah olmayan güruha) sormak gerekir. Mademki ülkenin yüzde doksan dokuzu Müslüman, bu kadar irşad ve ıslaha, uyarıcı söz ve nasihatlere rağmen niçin şer cephesinde (inanç ve millî irade düşmanlığında) bir eksilme olmuyor? Bu şarlatanları, haramîleri ve çapulcuları destekleyen, alkışlayan goygoyculuk yapanlar Marksistler, ateistler, materyalistler ve darwinistler midir? Bu odakları destekleyenler başka ülkelerden, başka milletten midir? Bir Müslümanın yaşadığı ve yaşamaya çalıştığı İslâmî değerler kadar şer odaklarının, bu ihanet cephesinin yaşama sebeplerini de bilmek zorundadır.

Burada onlara, yani sözde İslâmî kesime merhum Mehmet Akif’ten bir hatırlatma ve olayın gerçek yönünü anlatan şu dörtlüğü yazmak istiyorum:

Demek: İslâm’ın ancak nâmı kalmış müslümanlarda;

Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.

Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma;

Rücû’ etsinler artık müslümanlar Sadr-ı İslâm’a.

Merhum şairimizin milletimizi ve İslâm âlemini uyarı ve ikazları sadece bunlardan ibaret değildir.

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.

İmânı olan kimse gebermez bu ölümle.

Şair bu ifadesiyle azmini, iradesini, geleceğini inkâr edip ümitsizliğe düşen Müslümanları, son mısrasıyla da zulme, küfre, hayâsızlık ve iffetsizliğe prim verenleri, yardım ve yataklık yapanları kastediyor. Sadece ülkemiz değil, İslâm âleminin ne kadar yozlaştığını, kokuşma ve mensup olduğu değerlerinden, inançlarından ne kadar uzaklaştığını çarpıcı bir şekilde merhum Mehmet Akif şöyle ifade ediyor:

Müslümanlık pâk sîretten ibaretken yazık!

Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık.

Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak;

Kendi âsûdeyse, dünya yansa, başkaldırmamak;

Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehâşî etmemek;

Kuvvetin meddahı olmak, aczi hiç söyletmemek;

Mübtezel birçok merasim: İnhinâlar, yatmalar,

Şaklabanlıklar, riyalar, muttasıl aldatmalar;

Fırka, milliyet, lisan namıyle daim ayrılık;

En samimi kimseler beyninde en ciddi açık;

Enseden arslan kesilmek, cebheden yaltak kedi…

…….

Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!

Yaklaşık yüzyıldan beri batıyı, taklit ve takip eden, Türkiye’de muhalefet denen müptezellerin ve sol siyasetin karakterini, cibilliyetini ve yapısını merhum şairimiz şöyle ifade ediyor:

Siyasetin kanı: Servet, hayatı: Satvettir,

Zebun-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.

Sonuç olarak bir Müslümanın günlük ibadetlerinden sonra sapkın ideolog ve ideolojilere yardım ve yataklık yapmayarak inanç düşmanları ile mücadele etmesi gerekir. Çünkü bu her Müslümanın sorumlu olduğu ibadetler kadar önemli bir görev ve cihattır. Bu gerekçeyi eliyle, diliyle, kalemiyle yerine getirmeyen bir kimse bırakın Müslümanlığı insan bile değildir.

Yukarıdan beri anlatılan gerekçelere göre ülkedeki inanç ve millî irade düşmanlığını temsil eden siyasî yapının diline pelesenk ettiği kelimeler, laisizm, devrimler gibi mefhumlar insanların genlerini ve dinlerini ifsat etmiştir. Bunun en açık örneği son aylarda ülke gündemini meşgul eden soygun, vurgun, yağma, hırsızlık ve benzeri habasetlerin yaygın hale gelmesi, Müslüman geçinen büyük bir kitleyi bu rezaletin rahatsız etmemesi, bilakis bu siyasî yapıya maddî manevî destek vermeleri bunu göstermektedir. Yalan ve hıyanet Müslümanlara yabancı olan, bununla ömür boyu mücadele edilmesi gereken bir konudur. O açıdan her Müslüman yönünü, kıblesini, istikametini, inançlarını yeniden gözden geçirmelidir. Zira bu idrak ve basirette olmayanlar kime hangi ideolojiye, hangi zihniyete ve şerire hizmet ettiğini bilmezler. Burada bu kesimlerin yardım ve yataklık yaptığı zihniyetin milletin inançlı kesimlerine yaptığı zulümlerden bahsetmek konuyu uzatmak olacağından sadece iki örnekle yetiniyorum. Birincisi “Ordu göreve!” ikincisi “katsayı kamusal alan ve ikna odaları kepazeliği ve zulümleri”dir. Bu kesimlerin yani şer cephesine yardım ve yataklık yapanların dillerinde hep aynı nakarat vardır;

“Böyle buldum bu cihanı yok birşeyden haberim,

Serseri gûne (şekilde) geldiğimden beri sersem gezerim.”

Gerçek bir Müslümanın darbe ve cunta şakşakçılarından, devrimbazlardan medet umması onursuzluktur. Bir bakıma bu yazıma merhum Mehmet Akif’in zaviyesinden baktım. İslâm camiasında yüz yıldan beri değişim olup olmadığı görülüyor…

 

Devamı iıin tıklayın
Sonsuzluk
Erdem Özçelik

Dünya, çok garip bir yerdi. Anlamsız, köhne, değişik bir diyardı. Herkesin kendine ait gibi hissedip sahiplendiği bir yer küreydi. Ama bir o kadar da sahiplik kavramından uzaktı. Milyarlarca insan, sadece bu sahiplik hissi ile misafir olup sonsuzluğa yelken açmıştı. Her an birileri doğup, birileri ölecekti işte. Aslında kimin doğduğunun ya da kimin öldüğünün hiç bir anlamı yoktu, hiç bir zaman da olmayacaktı. Sonuçta doğum ve ölüm insanlar içindi. Ama ölüm soğuktu. Buz gibiydi. İnsanı derinden yaralayıp; darmadağın, paramparça eden bir kavramdı.

Buna rağmen insanoğlu, hiç bir zaman uslanmazdı. Yıllarca yaşadığı onca acıya, ıstıraba, kaosa rağmen hiç ölmeyecek gibi hayata bağlıydı. Hep bu dünyaya ait kalacak gibi hissederdi kendini. Kurduğu küçücük dünyasında sonsuza dek yaşayıp gidecek gibi davranırdı. Aksini hiç bir zaman düşünmezdi. Ama Azrail'in soğuk nefesini hissettiğinde de ansızın göçüp gideceği gerçeği ile yüzleşip kalakalırdı. Tıpkı Kadir'i şuursuz bir şekilde yatağında yatarken gördüğüm gibi...

Kadir, üniversiteden arkadaşımdı. Aynı yurtta kalıyorduk. Gençlik yıllarımızı beraber geçirmiştik. Daha doğrusu derslerimizden arta kalan zamanlarımızı beraber geçirmiştik. İlk tanıştığımızda o, turizm bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. Bense, yeni kayıt olmuş bir çaylaktım. Hayatın çıplak yüzüyle henüz tanışmıştım. Zonguldaklıydı. Aynı memleketliydik yani. Üniversite yıllarında böylesi ortak noktalar olumlu ilişkiler kurmak adına değerlidir. Üniversite yıllarında hiç tanımadığın ve bilmediğin bir ortama girdiğinde yalnızlığını gidermek, kısa zamanda insanlarla kaynaşmak çok önemlidir. Her üniversite öğrencisi bu dönemlerden geçmiştir. İlk sınıfa ya da yurt odasına girdiğinde sudan çıkmış balık gibidir. Ailenden, mahallenden, memleketinden, arkadaşlarından, seni sen yapan her şeyden ayrılmışsındır. Farklı bir dünyaya giriş yapmışsındır. Kimseyi tanımıyor, bilmiyorsundur. Güvenli bir ortamda olup olmadığını anlamak için herkesi analiz etmek zorundasındır. Bu nedenle aynı memleketli olmak, hemşehri olmak son derece farklı durumdur. Biz de bu fırsatı kaçırmamıştık. Aynı memleketli olmanın avantajını kullanarak kısa zamanda sohbete başlamıştık.

Hani sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz dedim ya, aslında sadece ciddi bir insan kalabalığın içine düşüyorsunuz. Adlarını bile aklınızda tutamadığınız insanlarla tanışıyorsunuz. Ve elbette, değişik karakterlerde saçma sapan, arkadaşmış gibi davranan, vakit geçirmeye mecbur olduğunuz tiplerle de karşılaşıyorsunuz. İşte bu sırada elemeler, vazgeçişler ortaya çıkıyordu. Geriye ise bütün her şeyinizi paylaştığınız insanlar kalıyordu. Onlar üniversite arkadaşınız, suç ortağınız, hatta kan bağınız olmadığı kardeşiniz oluyordu. Belki de kardeşten öteye geçmeyi başarabilmiş, kişiliğinize çok büyük katkı sağlayan, sayılı insanlar arasına giriyorlardı. Tıpkı bir aile gibi... Memleketinize, ailenizin yanına sadece bayramlarda, ara tatillerde ve dönem sonlarında gidebildiğinizi göz önünde bulundurursak başka seçeneğiniz kalmıyordu zaten. Memlekete uzak bir şehirde üniversite okumak böyle bir şeydi işte.

Hâlâ gözünü açmamıştı. Öylece yatıyordu. Ruhsuz, anlamsız ve ifadesiz bir görünüşe sahipti. Tek kişilik yatağında bir sürü kablo ve makineye bağlı haldeydi. Yüzünde ağzını ve burnunu kaplayan oksijen maskesi vardı. Kalbinin atışları düzenliydi. En azından makineden öyle anlaşılıyordu. Yatağının sağ ayakucundaysa idrar torbası yer alıyordu. Yine sağ elinin üzerine damar yolu açılmıştı. Ve hastane bantlarıyla sabitlenmişti. Toparlanması için bir süre böyle uyutulması gerekiyordu. Ailesi ve doktorları bu yönde açıklama yapıyorlardı. Biz de sevenleri olarak yanı başındaydık.

Onunla ilk karşılaşmamız okulun ikinci haftası olmuştu. Biz çaylak olduğumuz için hemen başlamıştık okula. O ve diğerleri okulun acemiliğini attıkları için ikinci hafta gelmişlerdi. Yurt odasına girdiğimde ranzasında nevresim geçiriyordu. Hiç bilmeyen için acayip zor bir işti. Ama öğrendikten sonra acayip eğlenceli ve kolay bir hale geliyordu. Gördüğüm kadarıyla Kadir de işi kavramıştı. Bilen hareketlerle kısa zamanda halledivermişti. Sonra kibarca “merhaba” diyerek ilk temasımızı kurmuştuk. Çok geçmeden de diğer oda arkadaşlarım Şenol, Yasin, Cafer ve İbrahim ile tanışmıştık. Hepsi sıradan “merhaba” dediler. Şenol, Yasin ve Kadir aynı bölümde ve aynı sınıftaydılar. Cafer işletme lisans, İbrahim otomotiv ön lisans öğrencisiydi. İyi çocuklardı. Çevreye olumsuz bir enerji yaymıyorlardı. Sohbetleri çekilir cinstendi. Ancak Kadir ile aynı memleketli olmamız biraz daha yakın bir sohbet oluşturmamıza neden olmuştu. Sonuçta aynı bölgenin insanıydık. Birçok ortak noktamız vardı. Hatta geçmişte bilmeden birbirimizin yanından geçmiş bile olabilirdik.

Günler ilerlerken arkadaşlığımız, sohbetimiz gelişiyordu. O kadar kaliteli bir hikâye ortaya çıkmıştı ki; dersten sonra yurda koşar adım geri dönüyorduk. Günlerce, aylarca kantine televizyon izlemek için bile inmemiştik. Acayip eğlenceli vakit geçiriyorduk. Vize ve final haftaları dışında dersler aklımıza bile gelmiyordu. O zamanlar teknoloji bu kadar etkin değildi. Çoğunlukla yurdun santral telefonundan isimlerimizi anons ettirerek görüşürdük. Cep telefonları sadece “yılan” isimli oyunu oynamak için kullanılırdı. Birbirimizle anlaşmak için de telefonları çaldırıp kapatırdık. Hatta bir kez çaldırıp kapatınca bir eylem, iki kez çaldırıp kapatınca başka bir eylem, üç kez çaldırıp kapatınca farklı bir eylem anlamları yüklemiştik. Üçüncüden sonra telefon çalmaya devam ederse açardık. Bazı zamanlar “telefonu erken açtın, kontörüm gitti” diyerek tartıştığımız bile olurdu. Sıradan öğrencilerdik. Ailelerimiz zengin, varlıklı tipler değildi. Mecburen hesaplı hareket ediyorduk.

Benzer şekilde vize ve final sınavları sırasında not transferlerini aramızda gerçekleştiriyorduk. Kadir, Şenol ve Yasin bizden tecrübeli oldukları için çalışmalarımızı yönlendirirlerdi. Hangi notun önemli olduğunu, hangi hocanın ne sorabileceğini, hangi dersin kritik öneme sahip olduğunu anlatırlardı. Eksik noktalarımızı da gösterir, başarılı olmamızda katkı sağlarlardı.

Kış günlerinde gençliğimize güvenip gecenin geç vakitlerine kadar kartopu oynadığımız zamanlarımız olurdu. Bazen tanıdık diğer odalardaki arkadaşlarla savaş yapar, çılgınlar gibi eğlenirdik. Yanı sıra, kardan adamlar yapardık. Bazen aynı günde hem yapar, hem de yıkıp yok ederdik. Delilik, çılgınlık özellikli bir şey değildi. İçimizde yatan, her an depreşebilecek hislerdendi. Tabi bunca çılgınlığın bedeli de vardı. Her yanımız ıslanır; geç saatlere kadar kurumaya ve ısınmaya çalışırdık. Şanslıydık ki; ısınma problemimiz yoktu. Yurdun kaloriferleri harikulade çalışırdı. Hiç üşüdüğümüzü hatırlamazdık. Kışın ortasında şortlarla gezebiliyorduk. Buna rağmen yine de hasta olmayı becerenlerimiz vardı. Hasta sınıf arkadaşlarından, hocalarından ya da yurt görevlilerinden virüsü kapabiliyorduk. Birimiz üşütüp hasta olduğunda da hepimiz sıradan bu süreci geçiriyorduk. Sonra elimizdeki ilaçları, ağrı kesicileri, vitaminleri paylaşır, kısa zamanda atlatmaya çalışırdık. İlginçtir, hiç birimiz yatak döşek hastalanmazdık Tabiri uygunsa, hep ayaktan geçirirdik.

Bazen tartıştığımız zamanlar olurdu. Her gün aynı yakınlık, samimiyet olmuyordu. Kimi okulda kötü bir gün geçirdiği için gergin davranışlar sergilerdi. Kimi sevgilisiyle, sınıf arkadaşıyla, hocasıyla, ailesiyle tartıştığı için olumsuz davranırdı. Özellikle Kadir ve Şenol abi en çok tartışanlardandı. Çoğu tartışmaları anlamsız şeylerden olurdu. Birbirlerine muhalefet etmek, üstün veya haklı gelmek için gelişirdi. Hocanın dedikleri hakkında, ders notları hakkında, siyasî kültürel veya benzeri konular hakkında mutlaka birbirlerine değecek fikirler, değerler üretirlerdi. Ama süreç uzatılmaz, gece bitmeden tatlıya bağlanırdı.

Akşam yemeklerini çoğu zaman birlikte yerdik. Herkes öğrenci bütçesiyle bir şeyler alırdı. Kimisi ekmek alırdı. Kimisi domates, kimisi salatalık, kimisi peynir, kimisi zeytin… Kimse odaya boş gelmezdi. Kimse kimseye de yük olmazdı. Kurduğumuz bu masalar o kadar dillere dolanmıştı ki; çevre odalardan katılanlar bile oluyordu. Üç veya dört masayı birleştirerek eğlenceli sohbetlerin tadını çıkarıyorduk. Bir keresinde yurdun müdür yardımcısı Seyfi Bey bile misafirimiz olmuştu. O da kocaman bir tepsi baklava getirmişti gelirken. Çok güzel zamanlardı.

Yine odada kurduğumuz bu ekiple iskambil oyunları başta olmak üzere bir sürü farklı etkinlikler gerçekleştiriyorduk. Arama zamanlarındaysa elimizdekileri saklamak için büyük uğraşlar verirdik. Özellikle iskambil kâğıtlarını yakalatmamak için tabiri yerindeyse kırk takla atardık. Odamız, ilk kattaydı. Dolayısıyla yönetimle birlikte güvenlik ilk bizim kattaki odalara kontrole gelirlerdi. Hemen bizim odaya girmezlerse şanslıydık. Kâğıtları yok edecek vakti bulurduk. Ama ilk bizim odaya girerlerse çuvallardık. Bu nedenle birçok kez yakalandığımız olmuştu. Dışında bilmeceler, bulmacalar çözerdik. Şarkılar söyler, danslar ederdik. Şenol ile Yasin Ankaralı oldukları için çok güzel misket havası oynarlardı. Kadir de onlara eşlik ederdi. Hem de iyi ederdi. Görenler onun Ankaralı olduğunu bile düşünürdü. Ama asıl beynimizde iz bırakan noktaysa sessiz film oynadığımız zamanlardı.

Kadir hâlâ derin bir şekilde uyuyordu. Daha doğrusu uyutuluyordu. Steril bir odada serum gibi damar yolundan verilen tedavi ile hayata tutunmaya çalışıyordu. Her şey filtreli bir şekildeydi. Odaya girenler, çıkanlar hep maskeli, önlüklü, boneli, eldivenliydi. Sivil kimse alınmıyordu; kimse giremiyordu. Dolayısıyla ziyaret de edilemiyordu. Eşi bile çok kısa görebilmişti. Enfeksiyon riskinin çok yüksek olması nedeniyle başka seçenek yoktu. Her gün ateş, kan değerleri takibi yapılıyordu. Tansiyonu sürekli kontrol altındaydı. En ufak değişiklikte alarm zilleri çalıyordu. Stabil olması bu süreç için büyük şans anlamına geliyordu. Her şey onun sağlığı içindi. Yeniden hayata tutunması içindi. Ama psikolojik açıdan çok yıpratıcıydı. Başta kendi olmak üzere hepimize çok zor geliyordu.

Acı dolu hislerle yine geçmiş günlere dönmüştüm. Bahar aylarından bir gün babamın dağ evine gitmiştik. Güzel bir piknik sonrasında da biz bize kalmıştık. Ardından birbirinden farklı iskambil oyunları oynadık. Cips, kola ve kuruyemiş eşliğinde film izledik. Çok geçmeden de iddialı ithamlarla okey oynamaya başladık. Herkes birer kez yenildikten sonra bu kez sessiz film oynamaya karar verdik. Sırasıyla birer film anlattık. Ve sıra tekrar Kadir’e geldi. Genç arkadaşımız, “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” isimli filmi anlatacaktı. Parmaklarıyla filmin üç kelime olduğunu belirtti. Ardından ilk kelime için işaret diliyle gökyüzünü göstererek Allah/Tanrıyı anlatmaya çalıştı. Ve tam olarak anlaşılması için ellerini açtı, bir süre sonra yüzüne sürdü. Böylece ilk kelimeyi net olarak anlamış, dile getirmiştik. Peşinden ikinci kelimeyi gösterdi. Buna bağlı olarak elleriyle delilik anlamına gelen işaretleri yaptı. Yine net olarak izah etmek için bedensel hareketlerle çılgınlar gibi davranışlar sergilemeye başlamıştı. Kendini duvardan duvara vuruyor, gözlerini kaydırarak bakışlar atıyor, elleri ile yüzünü kapatıyor, çok geçmeden açıyor, dil çıkarıyor, üzerini parçalar gibi hareketler yapıyor, akıl hastası gömleği giymiş gibi davranışlar sergiliyordu. Biz konuyu anlamıştık ama işin tadını çıkarmak için süreci uzatıyorduk. Herkes acayip şekilde eğleniyor, onun bu hareketlerine kahkahalarla gülüyordu. Sonunda daha fazla dayanamayan Şenol abi filmin ismini söylemiş ve içinde bulunduğu gülünç durumdan kurtarmıştı. Yaşadığımız bu oyun sahnesinin Kadir’e ait en değerli an olacağını ve ona ait iz bırakan en büyük sahne olacağını tahmin edememiştik.

Ertesi gün sabahın erken saatlerinde yurda dönmüş, hayatımıza kaldığımız yerden devam etmiştik. Çok geçmeden final sınavlarına girmiş ve okulu bitirmiştik. Ben, Cafer, İbrahim yaz tatiline çıkmış; Kadir, Şenol ve Yasin mezun olmuşlardı. Her ne kadar okul bittiği için ayrı düşmüş olsak da iletişimimiz kopmamıştı. Yasin ve Şenol, Ankara’da hayatlarına devam ediyordu. Kadir ise iş bulmak için İstanbul’a yerleşmişti. Bir müddet sonunda da evlenmişti. İki oğlu olmuştu.

Günler, aylar, yıllar hızla ilerliyordu. Hepimiz kendimize göre bir hayat kurmuştuk. Ama zaman Kadir’e iyi davranmamıştı. Geçtiğimiz yıllarda lenf kanserine yakalanmıştı. Bunun üzerine eşi ve çocukları ile beraber memleketi Zonguldak’a, baba ocağına dönmüştü. Ağır kemoterapiye maruz kalmış, ciddi bir tedavi süreci geçirmişti. Ve bu zor hastalığı yenmeyi başarmıştı. Tam her şey bitti, kurtuldu derken; yakın zamanda tekrar yakalandığını öğrenmiştik. Acımasız, sinsi hastalık nüksetmişti. Bunun üzerine oğlundan kök hücre nakli yapılmıştı. Öncesinde ağır, şiddetli bir kemoterapiye maruz kalmış; tüm kanserli hücreleri öldürülmüştü. Steril odaya alınmış, serum gibi bir şeyden oğlunun kök hücreleri naklediliyordu. Maruz kaldığı ağır radyasyon nedeniyle bitkin düşmüş, doktorları tarafından uyutulmaya karar verilmişti. Eşi, anne/babası, yakınları, sevdikleri, arkadaşları olarak biz yanı başındaydık. Onu yalnız bırakmamıştık. Bütün eksiklerini, ihtiyaçlarını elimizden geldiğince tamamlamaya çalışıyorduk.

Gerçekleşmesini temenni ettiğimiz şey ise tam olarak bir mucizeydi. Her şey Kadir’in bedeninde gizliydi. Uygulanan tedaviye cevap vermesi, nakledilen kök hücrelerin uyum sağlaması gerekiyordu. Ve bu hassas yolculukta tek başınaydı. George Orwell ne diyordu. “Etrafta soluyacak hava olduğu sürece, nefes almaya devam etmek gibi karşı koyulmaz bir içgüdüydü yaşamak”. Aynen böylesi bir şeydi Kadir için de bu savaşı kazanmak. Her ne kadar ölüm, saatin çalmasına ramak kala görülen tatlı rüyalar gibi hissettirse de tekrar başarmak için her şeyini ortaya koyacaktı.

Kısa bir süre sonra ortam yeniden hareketlenmeye başlamıştı. Önce hasta bakıcı odaya adımını attı. Çok geçmeden peşinden hemşireler onu takip etti. Ardından hızlı adımlarla uzman doktor arkalarından içeriye girdi. Kadir’in etrafını sarmışlardı. Kötü şeyler olduğu kesindi. Ama kimsenin bunu söylemeye cesareti yoktu. Sonra hasta bakıcı, hızlı bir şekilde steril odanın stor perdelerini indirdi. Müdahalede bulunacaklardı herhalde. Ve sanırım, bizim görmemizi istemiyorlardı. Bir asır gibi geçen on dakikanın sonunda da uzman doktor dışarıya çıkarak konuşmaya başladı. Derin bir nefes aldı, başı önünde “Ne yazık ki, Kadir beyi kaybettik.” Dedi. Yapılan kök hücre nakli başarı göstermemişti. Oğlundan alınan hücreler bağışıklık sistemi çatışmasına neden olmuştu. Bağışıklık sistemi hücreleri yabancı olarak algıladığı için akciğer, karaciğer gibi hayati organlar başta olmak üzere bütün vücuda saldırı başlatmıştı. Sonunda da çoklu organ yetmezliğinden vefat etmişti. O artık nefes almıyordu. Sonsuzluğa, ebediyete yelken açmıştı.

Aslında insan zamanla her şeye alışıyordu. Ama Kadir gibi sıradan insanların yarım kalan hayatlarına alışmak mümkün olmuyordu. Hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. İşte o zaman anlıyordu insan yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi, o son nefesin değerini. Buna rağmen hepimiz yapayalnız insanlardık. Yalnız ve kimsesiz... Tüm dünya bir olsa bile sadece kendimize aitiz ve yapayalnızız. İçimizde şiirler şarkılar büyütsek bile kimsenin umurunda değiliz. Bizler sadece sessiz yok oluşların, anlamını kaybetmiş çığlıkların, isimsiz şarkıların mısralarıyız. Öyle ya, koca koca umutları çaldı bu dünya, koca koca filizlenen ümitleri, deli bir ömrü soluklandıran masum bekleyişleri…

Devamı iıin tıklayın
İnsan sevdiği kadardır
Remzi Kokargül

İnsan sevgiyle yaşar... Sevgiyle mutlu olur. Sevgiden yoksun olan bir insanda buzdağlarının soğukluğu kol gezer. Bu durum ancak sevgi ateşi ile sıcak bir hâl alır. Bu asil his, hayatın içinde değişik tür ve boyutlarda gösterir kendini. Bazen sevgi dolu bir bakış, insana sunulmuş bir hazine kadar kıymetlidir. Sevgisiz bir atmosferde kin ve öfke alevleri ile sarılmış bir gönül mevcuttur. O gönülde hiçbir canlı yaşayamaz.

Akan suyun şırıltısını, kuşların cıvıldaşmalarını, kuzuların melemelerini, güzel kokuyu, çiçeği, baharı, yazı, ay ve güneşi; bir deniz manzarasını, bir ormanı, lacivert gözlü bir geceyi, aydınlık bir günü kim sevmez? Bu yüzden sevgi kâinatın mayasında vardır. Her şey sevgi ile açar. Toprağın bağrına düşen tohum, sevgi güneşiyle filizlenir. Sevgi hayat suyumuzdur, kurumuş dudaklarımıza can katar.

Çocuk, dünyaya gelir gelmez kendini sevgi ve şefkat halesiyle sarılmış bulur. Varlığına sebep olan anne-baba, etrafında pervane gibi döner durur. Onun için çırpınırlar; yemezler, yesin diye; ağlarlar, gülsün diye. Sinesini açan anne sevgiyle kucaklar yavrusunu; sevgi emer, sevgi soluklar yavru, sonra gülücükler gönderir çevreye. Sevgi her şeyi hoş gösterir. İnsanca bakmanın ilk durağıdır sevgi.

Sevgi bir güçtür, kuvvettir. Eğer Hakk'ın yaratma sevgisi olmasaydı ne aylar, ne güneşler ne de yıldızlar meydana gelirdi. Kâinat bir sevgi şiiri ise yerküre de bu şiirin kafiyesidir. Tabiat kitabı ve ekosistemde her zaman bu sevginin gür solukları duyulur.

Yaşadığımız şu kirli dünyada her zaman temiz kalabilmiş bir şey varsa, o da yine sevgidir. Bütün faziletler sevgi dolu bir gönlün bağrında gelişir. Kinin, nefretin kol gezdiği bir insan, yalnızlık sahilinin dalgaları arasında çırpınmaya mahkûmdur. O hâlde yalnızlığın vahşeti içine terk edilmemek için sevmek gerek.

Çirkin bakmayı âdet edinmiş insan, kâinattaki her hadiseyi abes, her varlığı da boşu boşuna hareket eden bir zavallı olarak görür. Bilemez bu iklimin ebedî hazinenin anahtarı hükmündeki ilahî maksadını. İçindeki şüphe lekesi, tam göz merceğine bir lens gibi yerleşir onun. Bu körlük, iç çürümesinin işareti ve öz küfünün dışı da çürütmesi şeklinde tezahür eder.

Bence canavar ruhları uysallaştırmanın biricik iksiri de yine sevgidir.

“Kimse korktuğu adamı sevmez.” (Aristo) Çelik gibi sert değil, ipek gibi yumuşak ol; fethet gönülleri. “Çakıl taşlarını kemale erdiren çekiç darbeleri değil, suyun okşayışlarıdır.” (Tagot)

Sevgiden kadife bir dünya kurmak bizim elimizde. Düşmanlıklar bile tebessümle dostluklara dönüşebiliyor. Hoşgörü ve iyi niyetimizin tezahürü olan davranışlarımızla en sarp engelleri aşabilir, katı yürekleri fethedebiliriz.

Bu inceliği sezebilen bir ruh, Mevlâna gibi: "Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk'a gönül vermiş aşk insanlarıyız! Gel, gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur... Gel, birbirimizle içten konuşalım... (Gönüllerimizle sarmaş dolaş olalım da) kulaklardan, gözlerden gizli konuşalım... Güller gibi dudaksız ve sessiz gülüşelim... Tıpkı düşünce gibi dudaksız dilsiz görüşelim..."

Sevginin gücü her zaman cehennem ateşini söndürecek kadar da tesirlidir. Susuz kalmış bir köpeğe su veren kötü bir kadını affeden Allah, seni yolda bırakmaz. “KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR.” gerçeğine gönül verenleri O, sevdiklerine kavuşturur.

Misallerini artırabileceğimiz bu sevgi çeşitleri, sizce de fert ve toplumların hayat anlayışlarını biçimlendiren en mühim faktörler değil mi?

 

Devamı iıin tıklayın
Hadiselere bakış
Gözlemci

İRAN’IN İHTİYACI

 

Fert için zararlı olan, toplum için haydi haydi... Kendini olduğundan üstün ve güçlü gösterme gayreti ve başkalarını küçümseme ahmaklığı ferdi gülünç hale getirdiği gibi; kibri toplum adına sistemleştiren ve topluma “tanrılık” izafe eden ırkçılık da toplumu ve bilhassa bu işin öncülerini, öyle gülünç duruma düşürür. Halbuki “İnsanın nesebinde iftihar edebileceği şeyler, toprakla sudan başka ne olabilir?” (Hz. Ali)

İran destanlarında, bizim “Acem palavrası” deyimimizi haklı çıkaracak mübalâğalar görülmeyecek gibi değildir... Fars, tarih boyunca kendini hep mübalâğa etti... Kahramanları, Zaloğlu Rüstem... Yumruğuyla kayaları tuz buz ediyor; demirleri büküyor. Kopardığı için zincirlenemiyor. Bizde atasözüne bile girdi: “El yumruğu yemeyen, kendi yumruğunu Zaloğlu Rüsteminki sanır”. Destanda şöyle övülüyor: Afrasiyap’ı bile yendi. Afrasiyap, bizim destanımızdaki Alp Er Tunga...

Fars, İslâm’ı, teslimiyetle değil “sen sensin, ben de benim” kibriyle itikada varan yorumlarla, âdetâ pazarlık eder gibi kabul etti ve bir ayrılık ortaya çıktı: Şiilik... Şiiliği devlet gücü ile müesseseleştirdi... Günün tabiri ile kurumsallaştırdı. Ekolleşmeyle değil… İslâm’a mugayir olarak, ruhbanla bürokrat arası bir din adamı sınıfı ihdas etti. Aileyi dinamitleyen ve kadını satılık meta gibi gören “mut’a nikâhı” ve daha neler neler… Bunları bölgede İmam-ı Âzam gibi bir zat yetişmesine ve isminden mensubiyeti anlaşılacak olan büyük sahabî, Peygamber övgüsüne mazhar, “Altın Silsile”nin ikincisi Selman-ı Farisî’ye rağmen yaptı. İmam-ı Âzam için bir İslâm büyüğü şöyle diyor: “İsa Peygamber’in (O’na selâm olsun) ümmetinde bir İmam-ı Âzam olsaydı, İncil’e insanların dâhil ettiklerini bir bir ayıklardı”. Bilakis İran, bir bir inancı zedeleyecek uygulamalara rağbet etti.

İran’ın dünkü politikası gibi bugünkü politikası da destanlarına uygun... Halkını bilhassa Fars diye ifade ettim. İnanç sistemi ve devlet anlayışı, Fars kültüne istinat eder. Nüfus bakımından Fars; başta Türk ve Kürt olmak üzere diğer toplulukların her birinin karşısında azlıktır. Hâkim oligarşi, militan din yorumu ve zengin Farsça; Fars dışındaki unsurları, çokluklarına rağmen, bastırmış ve etkisizleştirmiştir. Yıllar süren çabasının sonunda, kazancı (!), kendi ülkesinde bile azınlık olmak... “Büyük ve küçük şeytanın” karşısında Zaloğlu Rüstem olamadı ama İran dışında, “büyük ve küçük şeytanla mücadele” söylemi ile kurduğu militan örgütlerle, müslümanların tepesinde Demokles’in kılıcı oldu. Halkının tepesinde de… Şiiliği yayma gayretleri, fitneye sebep olmaktan başka sonuç vermedi. Harita üzerinde azımsanmayacak bir alanda etkili görünse de hiçbir ülkede Şiiliği irfan haline getiremedi. Kendi ülkesinde bile… Muteriz yorumlarla başlayan, yayıldıkça yeni muteriz yorumlar doğurdu. Arka teker, ön tekerin izinde… Karar almada kekeme, kuyruğu dik tutmaya çalışan ağır ve hantal, kararsız bir bürokrasi… Kendi ülkesinde bile ayakta kalması; rejimi ayakta tutma gayretinden başka bir şeye gücü yetmeyen, kurduğu militan örgütlere bile etkisi gittikçe azalan devletin baskısı ile…

İran, meşru, gayr-i meşru militan çabalara rağmen yalnız... İslâm dünyasında tutunamıyor, danışıklı dövüş yaptıklarına yaranamıyor, halkına güven veremiyor, militan örgütlerini sadece “kullanıyor” o da maşa olarak… Çünkü… Kardelen dergisi editörü Kadir Bayrak’ın dediği gibi “Anayoldan ayrılıp yan yollara saptı, potansiyelini çıkmaz sokaklarda heba etti.”

İran’ın, bugün bütün mazisini hesaba çekecek, hakla batılı lif lif ayıracak bir tefekküre, dolayısıyla mütefekkire ihtiyacı var. (04.10.2024)

 

SERUM MU DESEYDİM?

 

Normalde devletlerin yüzyılda bir kriz geçirdiği, bu krizi atlatamayanların yıkıldığı söylenir. Tarihimizdeki Fetret Devri, atlatılan krize ve bu sayede devletin devamına emsalsiz bir örnektir. Felâket; İslâm’ın Türk milletine irfan, ahlâk ve davranış olarak yerleşmesi sayesinde atlatıldı. Devlette meydana gelen krizi, İslâm’ın yoğurduğu millet, farklı bir söyleyişle İslâm’la yoğurulmuş millet atlattı. 11 yıl, başı olmamasına rağmen devlet yıkılmadı. Padişah olmamasına rağmen, yaşayış ve devlet nizamı tıkır tıkır işledi. Ve kriz, saltanat mücadelesi sona erince, halkıyla bütünleşmiş devlet, yarım asır sonra, Peygamber emrini yerine getirecek ve İstanbul’u fethedecek seviyeye yükseldi.

Amerikan püskürtülü Humeynî hamlesi ile İran halkına tebelleş ettirilen Şii oligarşisi, yarım yüzyılda iflâs etti. Çünkü sistem; devlette kale gibi kurumlaştırıldı ama halk içinde ekolleşemedi, mektepleşemedi. Şiilik devlete çöreklendi ama, halkın gönlüne giremedi. Halkın, fıtrata ve hakikate aykırı, katı ve sert sistemi benimsemediği şunlardan belli:

1-Seçimlere katılma oranı düşük. Seçimlere katılma ortalaması genel seçimlerde 52.73, cumhur başkanı seçimlerine 60.37. Demek ki halk, sistemde ümit yok, bazı şahıslarda bir ümit diyor. Firavun, Allah’a iman eden sihirbazların el ve ayaklarını çaprazlama kesti. Olağanüstü yetkilerle donatılmış ruhban, politikacı ve bürokrat bulamacı otorite sınıf; seçilmişleri, yetkilerini kısıtlayarak aciz bıraktı. İradesi hiçe sayılan halk da seçimlere ümit bağlayamadı.

2-Seçimden ümidini kesen halk ne yapsın? Sık sık protestolar, ayaklanmalar ve isyanlar... Dünyada bu kadar isyanla, protesto ile karşı karşıya kalan bir devlet biliyor musunuz? Ve kendisini bu kadar koruma altına alma ihtiyacı duyan bir sistem biliyor musunuz? Hücuma müstahak olan, kendini biliyor. Piyasa ve iş sahasından iç ve dış siyasete, paradan silâha, gıdadan kıyafete kadar her şeyi kontrol eden devrim muhafızları; bu isyanları, hele ilk yıllarda, sert bir şekilde bastırdı. Tarafların tecrübeleri, durumu uzun soluklu bir boks maçına çevirdi. Halkıyla cedelleşen bir devlet dışarıyla nasıl mücadele edecek? Firavun, erkek çocukları katletmekle, tahtını koruyabildi mi?

3-İslâm’ın irfan, ahlâk ve davranış olarak yerleştiği bir cemiyette, “büyük ve küçük şeytana” bilgi satacak insan bulunabilir mi? Asr-ı Saadet’te Bizans’a “ajanlık” yapacak bir müslüman düşünebilir misiniz; hattâ Seçuklu’da ve Osmanlı’da halkın devleti aleyhine “ajanlık” yapacağını düşünebilir misiniz? İran –hele mürekkep yalamışlar arasında– kum gibi Mossad ajanı kaynıyor ki en mühim kişilere ait en gizli bilgiler düşmana sızdırıldı. Komuta kademeleri, mühim kişiler, gelen misafirler, hattâ İran kovanının beyi dinî lider bile keklik gibi avlanabildi. “Ajandaki” rahatlığa bakın, Hamaney’in ölüm haberini –resmini çekerek hem de– Netanyahu’ya bildiriyor. “Rehber”inin ölümünü İran halkı bile Netanyahu’dan öğreniyor. Bu tipler, senden görünüp içine sızanlar değil, senin içinden devşirilenler. “Devlet sırrı” kalmamış bir devlet...

4-Siyaseti, ekonomiyi; içerde idareyi, dışarıyla münasebeti; kısaca her şeyi kontrol eden mütegallibe kadro, devletin gelirlerini rejim ihracı için yurt dışına akıttı. Hem bu yüzden hem halk rejimi benimsemediği ve gücendirildiği için tıkır tıkır işleyen bir nizam kurulamadı. Başta seçilmişler, itikat hatalarını gören selim akıl, mütegallibe kadro olmak üzere dişlileri birbirini kıran bir devlet…

5-Biri desisede, diğeri maddî imkânda dünya şampiyonu iki düşmanınız olduğunu söyleyeceksiniz, ama buna uygun hazırlık yerine kazancınızı rejim ihracı için ve aynı dairede olmanız gereken rakip gördüğünüz (haydi düşman demeyeyim) cepheye karşı harcayacaksınız. Ne kadar saklarsanız saklayın, bal küpünden bal, sirke küpünden sirke sızar.

6-İsme bakın: “Devrim Muhafızları”… Arıza adında sırıtıyor. Vatan, millet, bayrak, din değil… Evvel emirde korunması gereken devrim… Yangında ilk kurtarılacak olan… Sistem bile değil… Hepsini ifade edecek “ordu” hiç değil. Çünkü ordu, bütün gücüyle dış tehlikeye karşı. Ordu, doğru istikamet üzere olan imanın aksiyonu. Muhafız ise, daha çok içinden gelecek tehlikeye karşı. Hıfzeden koruyan; hak veya bâtıl… Kendine “İslâm Cumhuriyeti” diyen devletin, daha işin başında başlayan ve devam eden zaafını görüyor musunuz?

İran’da sistem, başladığından beri gün gün inanırlığını kaybediyor. İsrail’in kışkırtması ve hileleri ile ABD, İran’a musallat edilmeseydi, halk nefreti ve öfkesi mütegallibeyi “tahtından indirecek” bir yol bulurdu. Olayların tabiî istikameti bu idi. İsrail ve kölesi; İran halkını, vatanını koruyabilmek için yıkmaya çalıştığı sistemin yanında kalmaya mecbur ediyora ve müslüman halkı kana bulayan “büyük ve küçük şeytandan” İran’daki sisteme doping desteği.

 

HAVSALAMIZ ALACAK!

 

Havsala, insanın anlama, kavrama, kabul edebilme ve tahammül edebilme derecesi veya sınırı, tam anlama eşiği. Gerçeği kendine kabul ettirebilme. Meselâ annenin yavrusunu öldürebileceğini havsalam almıyor. Gözümle görsem bile… Öldürme hırsı, benim “anne” mefhumundan anladığımı aşamıyor. İşte Yahudi, insandaki bu zaafı kullanıyor. Zulümde sınır tanımadıkça insan havsalası, yok bu kadarını yapmış olamaz diyor. Zannediyor ki zalim, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” (Muallim Naci). İnsan hafızasının unutkanlık gibi bir sakatlığı vardır. Böylece zulümde katettiği derekenin aşağısında kalanı tabiî oluyor ve meşruiyet kazanmış oluyor. Dünyaya hâkim olmak için asırlık plânlar yaptıkları da aynı şekilde muhal sanılıyor.

Halbuki kendileri itiraf ediyor. İşte bunlarda rastgele biri… Yahudi yazarı Kurt Munzer, 1910’da yayınladığı “Siyon’a Doğru” isimli kitabında şöyle diyor: “Biz Yahudiler, bütün ırkların kanına girdik. Biz, her şeyi çılgın, bozuk, kokmuş ve bitmiş bir şekle soktuk. Savaşları hep biz körükledik”

İlk Siyon kongresi, o kitabın yayınlandığı tarihten 14 sene önce: “Birinci Siyonizm Kongresi İsviçre’nin Basel şehrinde toplandı. 1896’da gazeteci Theodor Herzl, Yahudiler’in kendi devletini kurmasını savunan “Yahudi Devleti” adlı bir kitap yayınlamıştı ve kongrede kitaptaki fikirler tartışıldı.” (bbc.co.uk/turkish/ortadogu/1897.shtml)

“Vaadedilmiş topraklar” safsatasına istinaden bütün insanlığı hedef alan “Siyon Protokolları/prensipleri” bu kongrelerde ortaya çıktı. İşte “Cevat Rıfat ATİLHAN’ın İSLÂMI SARAN TEHLİKE VE SİYONİZM kitabından Siyon önderlerinin 22 prensibi:

1 – Genç nesli ahlâk dışı telkinlerle ifsat etmelidir.

2 – Aile hayatını yıkmalıdır.

3 – İnsanlara günahlarıyla tahakküm etmeli.

4 – San’atı düşürerek edebiyatı müstehcen, şehevî kalıba dökmelidir.

5 – Mukaddesata hürmeti tahrip etmeli, hürmetle telakki edilen insanlar hakkında rezilâne vakalar uydurarak onların itibarlarını kırmalı, akaidi kökünden baltalamalı ve manevî sahalarda ihtilafları ve ayrılıkları körüklemeli…

6 – Hudutsuz lüksü, baş döndürücü modaları, çılgınca tüketimi teşvik etmeli, makul ve basit şeylerden zevk almak hassasını derece derece ortadan kaldırmalı…

7 – Kütlelerin dikkatini avam eğlenceleri, oyunlar, faydasız spor mücadeleleriyle oyalamalı ve bunun gibi eğlencelerle halkı düşünmekten alıkoymalı…

8 – Müfrit nazariyelerle fikri zehirlemeli, daimî surette gürültülü kargaşalıklarla sinirleri bozmalı, afyonlu zehirlerle vücutları zayıflatmalı…

9 – Umumî bir hoşnutsuzluk doğurarak içtimaî sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokmalı…

10 – Aristokrasiye müthiş vergiler yükleyerek onları boğmalı ve bu surette servetlerinden tecrit etmeli. Avamı asil ve kibar sınıfın yerine geçirerek, altın buzağı mezhebini tesis etmeli…

11 – Mal sahipleriyle işçilerin münasebetleri de grevler ve lokavtlarla zehirlenmeli ve bu suretle semeredar işten doğacak iyi münasebetlerin meydana gelmesine set çekmeli…

12 – Yüksek tabakanın maneviyatını her çareye müracaat ederek kırmalı, zenginlerin mantıksız ve bayağı hareketlerini teşhir ederek kütlelerin tehevvürünü körüklemeli…

13 – Sanayinin ziraatı ezmesine imkân vererek böylece tedricen sanayii delice spekülasyon vasıtası haline getirmeli…

14 – Bir takım saçma nazariyelerin ortaya atılmasını teşvik ederek halkı tatbik edilmez fikirlerle dolambaçlı yollarda kaybetmeli…

15 – Hayat pahalılığı karşısında ücretlinin menfaatını mucip olmayacak şekilde maaşlarını arttırmalı…

16 – Beynelmilel meseleler ihdas ederek vakalar çıkarmalı, milletler arasında ihtilaflar vücuda getirerek kin ve nefreti körüklemeli, öldürücü silah miktarını artırmalı…

17 – Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden mahrum ellere tevdi etmeği mümkün kılan bir inkılap usulü meydana getirmeli…

18 – Bütün hükümet şekillerini değiştirerek mühim makamları ifşa edilecek gizli sırları olan kimselere tevdi etmeli ve onlara hâkim olmalı…

19 – Meşru hükümet şekillerini derece derece değiştirerek mutlak istipdat tesis etmeli…

20 – Siyasi buhran zamanlarında servetleri mahvedecek ticaret usulleri bulmalı…

21 – Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı âlemşümul bir iflas hazırlamalı. Sanayi çarklarını durdurarak, kıymetleri tahrip etmeli, altını mahdut ellere toplamakla muazzam servetleri kati felce uğratmalı… Vakti gelince her türlü krediyi keserek panik çıkartmalı…

22 – Hükümetlerin ölümünü hazırlamalı… İnsaniyeti ıstırap, elem ve yoksullukla zayıf düşürmeli. Çünkü açlık esirler doğurur.” (Büyük Doğu; 3 Mart 1950, 21. Sayı, Sayfa 15)

Tarih boyunca yaşananlar, hele son yüzyıldaki olaylar ve hele hele bugünlerde yaşananlar, herkesin aklını başına getirecek ve hakikati taş gibi gösterecek derekede. Dünyanın her yerindeki gittikçe artacağı muhakkak olan İsrail karşıtı protestolar bunun ispatı. “Verilen mühlet dolunca” birikmekte olan öfke, zalim üzerine yanardağ lâvları gibi çökecek. Zira “devlet; küfürle belki bir süre, ama zulümle âbâd olmaz.” (Nizâmülmülk, Siyasetnâme)

 

Devamı iıin tıklayın
Ekonomi ve helâl bilinci
Yaşar Akyay

İnsanlığa hayat modeli olarak gönderilen Kur’ân, huzur veren nurlu mesajlarıyla hayatın her alanını kapsayan çağlar üstü bir nizamdır. O nedenle İslâm’ın diğer alanlarda olduğu gibi ekonomik hayatla ilgili de koymuş olduğu emir ve yasakları vardır.

Evrensel olan dinimiz, kıyamete kadar geçerli olup en son ve en mükemmel olan bir dindir. İslâm’ı hayat tarzı haline getirip ölüm korkusunu aşan, dünya sevgisinin tutsağı olmayan atalarımızın üç kıtaya hâkim olmasında sorumluluk duygusuyla birlikte, kazancın ve yenilip içilen gıdaların “temiz ve helâl” bilincinin etkisi çok büyüktür.

Dinimizde helâlinden kazanmak için çalışmaya gitmek ibadet ve cihad kabul edilmiştir. Çocuklarımızı helâl ve temiz gıdalarla beslemek, onların terbiyesi ve ruhsal sağlıkları açısından çok önemli olup ana-babanın dikkat etmesi gereken en temel hususlardandır. Atalarımız “Haram yiyen haramî olur” diyerek bu konunun önemine dikkat çekmişlerdir.

İslâm, çalışmadan para kazanmak isteyen zenginlerin sömürü aracı olarak kullandığı faizi haram kılarak, “Sen çalış ben yiyeyim” diyen kapitalizmden, zekâtı farz kılarak da “Başkası açlıktan ölmüş bana ne” diyen sosyalizmden ayrılmaktadır. 

Dinimiz; faizcilik yapmayı, eksik ölçüp tartmayı, stokçuluk yapmayı, başkalarını aldatmayı ve israfı yasaklamıştır. Buna karşılık olarak iktisat etmeyi, yastık altındaki varlıkları yatırıma aktarmayı, alan el değil veren el olmayı, iki günü eşit olmamayı, bugünün işini yarına bırakmamayı, düşmanın silahıyla silahlanıp yeterince kuvvet hazırlamayı emretmiştir. 

Güçlü, etkili ve söz sahibi olmada ekonomi, ekonomide ahlâk, ahlâkta da “temiz ve helâl” hassasiyeti önemlidir. Geçmişte bunu dikkate alan atalarımız, ekonomik güçleri, ilmî seviyeleri ve güzel ahlâklarıyla asırlarca insanlığa yön vermişler “Yemek için yaşamak değil, yaşamak için yemek” felsefesi ile “temiz ve helâl” bilincini insanlığa öğretmeye çalışmışlardır.

Savaş meydanlarında müslümanları mağlup edemeyen İslâm düşmanları, Müslümanların inançlarından aldıkları cesaret ve ahlâklarından aldıkları “temiz ve helâl” bilincinin etkisini farketmişlerdir. Bu nedenle Müslümanları Kur’ân’ın kazandırdığı bu anlayıştan uzaklaştıracak çalışmalar yapmışlar ve bu konuda da maalesef başarılı olmuşlardır. Yapılan sinsi çalışmalar sonucunda da güya saygı gereği yükseklerde tuttuğumuzu zannettiğimiz Kur’ân bizim yaşam tarzımızdan uzaklaştırılmıştır. 

Bugün Kur’ân, istisnalar hariç genel olarak müslümanların gönüllerinde ve yaşam tarzlarında yer bulamayıp sadece kitaplıkları, duvarları ve gelinlik kızların çeyizlerini süslemektedir. Düzenlenen “Yâsin okuma partilerinde” Kur’ân’ın mana ve maksadından haberdar olunmadığı gibi çok zaman gaflet içerisindeki bir gönülle kabirlerde ölülere okunmaktadır.

Hayatın her alanından uzaklaştırılan Kur’ân, ekonomik hayatımızda da etkisini kaybetmiştir. İnsanlığa rol-model olması gereken müslümanlar, medenî zannettikleri Avrupa’dan tercüme edilen kanunlarla ticarî, ekonomik ve ahlâkî bataklığa saplanmışlardır.

İnsanımız, vahşi kapitalizmin materyalist anlayışının pençesinde sadece kendisini düşünen bir menfaatperest haline getirilmiş, dinimiz tarafından yasaklanan faiz, rüşvet, aldatma, stokçuluk, ürünlerin GDO’su ile oynamak gibi İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan davranışları sergileyerek başkalarının oyuncağı haline gelmiştir. 

Müslümanların düşürüldükleri bu bataklıktan kurtulması ve sözü dinlenen ve yaptıkları örnek alınan bir seviyeye yeniden yükselmesi hem İslâm dünyasının hem de bütün insanlığın huzur ve güvenliği için elzemdir. Bunun da olabilmesi için, Kur’ân’a olan ahdimizi yenilememiz ve “temiz ve helâl” bilincine geri dönmemiz gerekmektedir. 

Eğer İslâm’ı temsil edip, Kur’ân’ın iman, ibadet, ekonomi ve güzel ahlâkla ilgili mesajlarını insanlığa tebliğ edebilirsek, bulunmamız gereken seviyeye ulaşabiliriz. Yok eğer medenî zannettiğimiz Avrupanın taklitçiliğine devam edersek hem yerlerde sürünmeye hem de kurtuluş ve huzur bekleyen insanları hayal kırıklığına uğratmaya devam etmiş oluruz. Rabbim cümlemize basiret ihsan eylesin.

 

Devamı iıin tıklayın
Anne baba hakkında
Mustafa Kozlu

Hayat kitabı Kur’ân’da En’am suresi 151. âyetinde günahların en büyüğü olan şirki yasaklıyor ana baba haklarını zâyi etmeyi haram kılıyor ve Rabbinizden başkasına ibadet etmemenizi ana babaya iyilik etmenizi emrediyor.

Eğer onlarda biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa erişirlerse sakın onlara of bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle ve onlara merhametinden şefkat kanatlarını açıp de ki “Rabbim onlar beni küçükken nasıl yetiştirdiler bana merhamet ettilerse sen de onlara öyle merhamet eyle.”

Evet, güzel insanlar anne babamıza iyilik etmeliyiz. Onların helâl istek ve emirlerini yerine getirmeliyiz. Onlara öf bile dememeli, azarlamamalı ve güzel sözlerle mukabele etmeliyiz. Nasıl ki biz küçükken hep yanımızdayılar, bizleri hiç yalnız bırakmadılar, bizleri sevgi, şefkat merhametle büyüttüler onların ihtiyarlık hallerinde biz de onlara iyilik, şefkat ve merhametle muamale etmeli, hizmetlerini yerine getirmeliyiz. Zor günlerinde onları yalnız bırakmamalıyız. Gönüllerini almalı, en ufak hoşnutsuzluk göstermemeli, onların kalplerini iyilik, ihsanla hoş tutmalıyız. Bilmeliyiz ki anne babaya bakmak rızkın bereketlenmesine sebep olur. Bütün varlıkların rızıkları Allah tarafından gönderilir. Anne babanın muhtaç olduğu rızıklar da Rabbimizin rahmet hazinesinden bereket olarak gönderlir. Türlü geçim sıkıntısı sebebler ile bu zor dönemlerinde o muhterem insanları yalnız bırakmamalıyız. Onların bulunduğu hanelere Rabbimizin rahmet hazinesinden bolluk ve bereket ihsan olur.

Ana babaya bakmak musibetlerin def’ine sebeptir. Çünkü onlar bir nev’î çocuk hükmüne geçerek aciz ve çaresiz kalırlar, bu ise Rabbimizin celbine vesile olur. Bir hadisi şerifte “Beli bükük ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar, musibetler sel gibi üzerinize dökülürdü!” buyurularak anne babalarımızın belâlara karşı bir set olduğu ifade edilmiştir. Yani Rabbimizin üzerimize isabet edebilecek belâ ve musibetleri anne babalarımız vesilesiyle adeta paratoner gibi engellediği asla unutulmamalıdır. Bilelim ki insanın başına gelenler işlediği ameller cinsindendir. Evlâtlar da bir zaman sonra anne ve babalarına yapmış oldukları amelleri cinsinden muamele göreceklerdir. Anne babasına hürmet etmeyenler evlâtlarından da hürmet göremeyecekler. Men dakka dukka sırrınca ne ederse onu bulacaklardır. Efendimiz, anne babaya karşı gelmeyi kesinlikle men etmiştir. Anne babasına karşı gelen evlâtların cennetin kokusunu dahi alamayacakları buyurulmuştur. Son olarak duaların en makbulü anne babanın dualarıdır. Allah rızası anne babanın rızasındadır. Allahın öfkesi de anne babanın öfkesindedir. Anne babaların evlâtlar üzerine dualarının çok makbul olduğu ifade olunmaktadır. Yardıma ve bakıma muhtaç olduğu en zor dönemlerde yaşlılık ve hastalık dönemlerinde onlara sevgi, şefkat merhametle muamele ederek dünya ve âhiret saâdetinin kapılarını aralayabiliriz.

Ne mutlu anne babasının duasını alan o güzel bahtiyar evlâtlara... Akleden kalplere hikmet afiyet olsun, kozlu yolcu dededen herkese saygı sevgi ve selâmlar olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a emanet olun, selâmetle kalın...

 

Devamı iıin tıklayın
Yanlıştan geçmek yanlışa düşmeden
Enes Doğan

Biliyor musunuz ülkemizde “düşüş” isimli bir dizi çekiliyor. Bazı yerlerde bu dizi çözülüş veya çürüme gibi isimlerle de anılıyor. Dizi deyince hemen dikkatinizi çekebildim umarım. Açıkça söylemek gerekirse sizi biraz hayal kırıklığına uğratacağım. Düşüş dizisinin bölümleri öyle bildiğiniz diziler gibi televizyon veya ekranlarda yayınlanmıyor. En fazla akşam haberlerine düşer belki kısa kısa kesitler hâlinde. Ben de birkaç bölümüne denk geldim “düşüş” dizisinin. Şöyle göz ucuyla bakayım dedim demez olaydım. Dayanamadan çevirdim hemen gözlerimi başka bir tarafa. Gelgelelim kanalı değiştiremedim. Kumanda ve himaye mi bozuktu bilemedim ama geçemedim başka kanala bir türlü. Her ne kadar duyularımı kapatmaya çalışsam da başarılı olamadım. Sonra anladım ki başka kanal yokmuş düşüş dizisinin yayınlandığı bu televizyonda. Mecburdum görmeye, duymaya her ne kadar yüreğim el vermese de.

 

Dizi, son iki bölümünde okul saldırısını konu ediniyordu. Kameralar karşısında değil tam tersine görmezden gelerek çekilen bir diziydi bu. Evet tam anlamıyla görmezden gelerek çekilen bir diziydi. Hayatın içinden canlı canlı yayınlandı. Görmezden gelerek çekilen bu dizinin son bölümünde bir çocuğun hayatı konu ediliyordu. Korku filmlerini unutun derim. İzlemeye yüreğiniz dayanmaz. Çünkü o görmezden gelinen çocuk siz misiniz beni görmezden gelen diyerek canımızdan sakındığımız gözbebeklerimizden etmekteydi bizi. Bu yüzden televizyonlarda yayınlanmadı bu dizi. Televizyonlarda yayınlansa ülkece ekrana kitlenirdik bence. Ailesine, hayata kızmış bir çocuğun okul arkadaşlarını, öğretmenlerini kurşuna dizdiği bir bölüm yazsaydı senaristler reyting rekorları kırardı eminim. Dün akşam televizyonda olsa reyting rekorları kırdıracağımız bu dizi ertesi gün gerçek hayatta çekildi işte ben de ondan bahsediyorum. Bu arada başrol oyuncuları kim olsa beğenirsiniz. Huzurlarınızda başrol oyuncuları olan bizler. Görmezden gelerek çekilmişti ya bu dizi. İşte görmezden gelenler bizlerdik. Evet bizden bahsediyorum bakmayalım öyle etrafa. Her türlü somut ve soyut şiddeti içeren dizilere reyting rekorları kırdıran bizden bahsediyorum. Daha nasıl anlatayım; dizinin başlangıcında seyirciye şiddet içerir veya olumsuz örnek davranışlar gibi uyarı işaretleri gösterilince biz uyarmıştık mantığıyla en çirkef kirliliklerin sunulduğu bu dizileri mısır patı eşliğinde izleyen bizlerden bahsediyorum. Hiç öyle sağa sola suç atıp günah çıkarmaya çalışmayalım. Bizim siparişlerimize göre geliyor seçtiklerimiz. Bizim seçimlerimize göre yayınlanıyor ekranlarımız. Reklâmlar bizim tıklamalarımıza göre belirleniyor.

 

Şu halde bizi nasıl avlayacaklarını çok iyi bilen toplum mühendislerini de unutmadım. Bizden daha iyi bizi bildikleri için tam bize göre olan zaaflarımızı ekran oltasına takıp bizi gözlerimizden kulaklarımızdan yakalayanları nasıl unuturum. Amacım toplum olarak eksikliklerimizi nazara verip toplumu manipüle edenleri gizlemek de değil. Bir temsilde bu hırsızın hiç mi suçu yok denildiği gibi bu hırsızın suçu var evet elbette bende biliyorum. Lakin kilidi kırılmış, kapısından penceresine kadar korumasız kalan bu toplumda hırsızın peşinden koşsak bile başka hırsızlar evde cirit atacakları için öncelikle kapıları pencereleri kapatmaya çalışmamız gerektiğinden bahsediyorum.

 

Toplum olarak her türlü şiddeti içeren dizilere reyting rekorları kırdırdıktan sonra akşam evde izlediklerin ertesi gün gerçek olunca dövünecek yer aramakla koruyamayız kendimizi, evimizi, evlâtlarımızı.

 

Çocukların psikolojilerinin kaldıramayacağı sahneleri çocuklarınla birlikte izle, sonra okullarda güvenlik görevlisi olunca sorunun çözeceğini zannet! Bu, kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Küçücük çocuk katliam yapmış sonra kendini de öldürmüş. Çocuk ölümden öldürmekten korkmamış bu çocuğu polisle, güvenlikle engelleyebileceğini zannetmek bizim gibi görmezden gelenlere yakışır. Bu çocukların en az üç yaşından beri ekranda şiddet içerikleriyle, ölüm kusan oyunlarla zihinleri, psikolojileri paramparça oluyor sonra körebe oynar gibi suçluyu bulmaya, sorunu çözmeye çalış dur bakalım, acaba bu çocuklar niye böyle yapmış. Bizler bu sorunun cevabını tam olarak anlayamayız. Çünkü biz yetişkinler neredeyse onbeşli yaşlarda akıllı ekranla tanıştığımız için iki yaşından beri ekranla büyüyen çocuğun arkadaşlarını neden öldürdüğünü anlamakta zorluk çekeceğiz elbette.

 

Çocuklar duyduklarını değil gördüklerine göre davranıyorlar. Çocuklar kulaklarından değil gözlerinden eğitiliyor. Bu yüzden anne babalar zahmet edip telefondan boyunlarını kaldırıp da çocuklarını uyarsalar da fayda etmiyor. Sen istediğin kadar sigara içme de çocuğuna. Ekranda gördüğü bir sigara içme sahnesi öyle bir özendirir ki, o sahne ile sigara çocuğun olmazsa olmazı olur bir ömür boyu. Sen istediğin kadar kitap oku, ders çalış de çocuğuna ekranda elinde silah tutan bir başrol oyuncusunun bakışı kadar etkilemez çocuğu bu tavsiyeler.

 

Davranış değişikliği için çocuğun özenmesi gerekiyor önce. Tam da bu esnada çocuğuna sussun da benim başımı ağrıtmasın diye önüne oyuncak koyma lütfunu göstermiş bir anne babaya neden özensin ki çocuk. Yok yok yanlış oldu çocuklar önce anne babalarından gördükleri gibi onlara özenip ekrana bakacaklar sonra da ekrandan kafalarını çevirip anne babalarına tekrar bakamayacakları için ekranda gördüklerine özenecekler. Özenme sıralaması tam olarak böyle oluyor. Anlaşılan o ki özenmek için ise duymaktan ziyade gözlem öne çıkıyor.

 

Şu farkındalığa gelenlerin aldıkları kararı hemen söylüyorum sizlere. Tanıdıktır muhtemelen bu karar sizlere de. Akıllı telefon, tablet neyse hemen bunlara yasak koymakla meselenin çözüleceğini zannetmek. Sizinle biriktirdikleri hatıralarla dünyalarını dolduramayacaklarsa çocuklar, ne önemi vardır ki onlara aldığınız oyuncakların. Küçüklüğünde aldığınız küçük oyuncaklar büyüyünce büyük araba ve evlere dönüşür en fazla. İçindeki boşluk büyümüştür oyuncaklarıyla birlikte çocuğun kendisi değil. İşte bu kilosu artan, yaşı büyüyen ruhu küçük kalan çocuk dünyaya gelmiş olmasında bir anlam bulabilir mi? Anlam bulamadığı ‘için de’ kendini büyük bir anlamsızlık boşluğunda bulur değil mi? Biranda ayağımızın altındaki yer, sırtımızı dayadığımız duvar yok olsa, kendimizi boşlukta bulur bulmaz irkilir, korkarız ya işte bu derece boşlukta olan bir çocuğun da ödü patlar içten içe. Öyle ki içindeki bu anlamsızlık boşluğunu internetin dehlizlerinde bulduklarıyla doldurur çocuklar korkmamak için. Hatta kendini öyle bir doldurur ki korkmaz artık hiçbir şeyden. Ne ölmekten korkar ne de öldürmekten. İşte kendi boşluğunu doldurmak isteyen çocuklar buldukları içeriklerle büyüdükçe büyülenirler sanki. Ülkemizdeki vahşet haberlerini burada sayıp dökmeye gerek yok. Zaten sayfalar yetmezdi sanırım. Düşüş dizisinin bölüm sayısının oldukça fazla olduğunu göstermektedir bize bu durum. Gelgelelim yaşadığımız her bir vahşetin ortak noktası ise âdeta büyülenmiş kendini kaybedenlerin yapabileceği davranışları içermesidir. O hâlde şunu sormak gerekiyor; dünyaya geldiğinde nazar değdiririm diye bakmaya kıyamadığın minicik bir bebek nasıl bu cinayetleri işleyebilir hâle geldi? Dedim ya bizim boş bıraktığımızı başkalarının işgal etmesiyle oldu her şey. Esirgediğimiz ilgi ve sevgiyi o çocuk başkalarından ya zorla ya da dilene dilene elde etmeye çalışacak gerekirse tüm varlığını ortaya koymak pahasına. İşte burada açılıyor savunmasız çocuğun zihnindeki kapılar ardına kadar. Bu çocukları kendi sömürülerine âlet etmek isteyenler ellerini ovuşturarak ağızlarında salyalarla bekliyorlar aslında seninle aynı evde ancak farklı dünyalarda yaşayan çocuğunu. Çocuklardaki bu zafiyetin fark edilmesi ise hiç de uzun sürmüyor biliyor musunuz? Zamanında anne babalarının dikkatini çekebilmek için gerekirse hırçınlığı bile deneyen çocuklar sonuçsuz kalınca sessizleşmeye başladılar önce. Onların bu sessiz çığlıklarını hemen duyuveriyor bir tık kadar uzaklıktaki fırsat kollayanlar. Vaktiyle onları kulak ardı edenlerin oğlum yapma etme sözlerini şimdi kendi evlâtları kulak ardı etmektedirler. Sonrasını ne görmeye dayanabiliyoruz ne de anlatmaya dilimiz varıyor. Herşey çok daha farklı olabilir miydi diye düşünmeden kendimizi alamıyoruz. Bu kadar yalnız bırakmasaydık dünyanın tehlikelerine karşı canlarımızı. Karnını aç bırakmadığımız gibi ruhlarını da aç bırakmasaydık çocuklarımızın. Çocuklarla kitap okumanın çocuklara kitap oku demekle aynı şey olmadığını anladığımızda çok geç olmasaydı. İşte o okuduklarımdan birisinde “gençlik, sırat köprüsünü geçmeye benzer” şeklinde bir cümle görmüştüm. Öyle ya kıldan ince kılıçtan keskin olan sırat köprüsünden geçmek gibi değil midir yanlışa düşmeden yanlıştan geçebiliyor olmak. Suya düşmeden sudan geçebilmenin bir yolunu bulmak gibi bulmamız gerekiyor yanlışa düşmeden yanlıştan geçebilmenin yolunu ailecek. Aynı şekilde sırattan geçenlerin geçerkenki zorluklarını konu edinen hikâyelere, senaryolara ihtiyacımız var günümüzde. Kendini ve ailesini bu ateşten koruyanların fedakârlıklarını konu edinen sahnelere ekmek gibi su gibi ihtiyacımız var. Dizilerdeki gibi yapmacıktan değil sahiden rol alarak, görev bilerek kameranın karşısına geçer gibi günlerin karşısına geçmeliyiz her gün. Ekranlarda başrolleri izlemekle değil kendi hayatımızın başrol oyuncusu olduğumuzun farkına varırsak bu hayatta hiç de istemediğimiz sahnelerden ailemizi korumamız mümkün olabilir. Yoksa dünyanın en iyi ekonomisi, en iyi güvenlik birimlerine sahip olsak da ölümden, öldürmekten korkmayacak hâle getirilen evlâtlarımızı hiçbir şekilde koruyamayacağımız aşikârdır, vesselâm.

 

Devamı iıin tıklayın

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (128):
Helâl ekonomi, İslâm'da ekonomi...

Son Eklenen Yorumlardan
 Senirkent facìasi ile ne alaka... EB

 Hep bel altı vurmuş... Mustafa Güneş

 şair hep aktifden örnek veriyor. Bu işi biliyor sanırım ... Adnan Ay

 çok duygulandım teşekkürler ... Esra Çay

 Bence çok güzel ama biraz dili agir... Yusuf Korkmaz


Türkçe’nin kırpıla kırpıla ne hale getirildiğine bakmadan kalkmışız, “eser vermeli, eser vermeli” diyoruz.
Halbuki “Güneş Dil Teorileri”nin temel yapılmak istendiği bir dili kullanarak karşımızdakilerle konuşup, anlaşabildiğimize şükretmeliyiz.
Kardelen: Sayı 3, Aralık 1993
Ekonomi ve helâl bilinci
Kardelenden haberler
Bileşke
Sonsuzluk
Dün sadaka taşı, bugün mihenk taşı


Yavuz Sert - Röportaj
Ali Erdal - Dün sadaka taşı, bug...
Ali Erdal - Ne zamandan beri
Kadir Bayrak - Helâl lokma
Necip Fazıl Kısakürek - Gençliğe Hitabeden
Bedran Yoldaş - Beyaz güvercin
Ekrem Yılmaz - Güzel ahlâk ekonomis...
Ekrem Yılmaz - Dile gel
Dergi Editörü - Oluklar çift
Site Editörü - Takvadan bekâya helâ...
Necdet Uçak - Bu çocuklar hepimizi...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Acıyorum
Kardelen Dergisi - İktibas
Kardelen Dergisi - Bu kimdir
M. Nihat Malkoç - Ekrandan akrana yahu...
M. Nihat Malkoç - Ana demek, mana deme...
Hızır İrfan Önder - Susmak bazen daha iy...
Zaimoğlu - Usûl akademisi
Zaimoğlu - İslâmda kazanç ve ge...
Zaimoğlu - Dünya ehlinin hali
Ayhan Aslan - Bileşke
Mehmet Balcı - Olalım
Mehmet Balcı - Çağdaşlık
Halis Arlıoğlu - Sebep olan işleyen g...
Halis Arlıoğlu - Çocukluk mevsimi
Ahmet Değirmenci - Olmadı
Erdem Özçelik - Sonsuzluk
Remzi Kokargül - İnsan sevdiği kadard...
Murat Yaramaz - Bereket
Murat Yaramaz - Varı
Murat Yaramaz - Zaman
Gözlemci - Hadiselere bakış
Mahmut Topbaşlı - Helal olmalı
Mahmut Topbaşlı - Sevda hükmeder akıla
Cahit Ay - 21. yüzyıl Müslümanı
Cahit Ay - Yol
Cahit Ay - Hayal meyal
Osman Akçay - Nergisler
Yaşar Akyay - Ekonomi ve helâl bil...
Mustafa Kozlu - Anne baba hakkında
Enes Doğan - Yanlıştan geçmek yan...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 17428045
 Bugün : 56
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 817808
 Bugün : 3
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 311
 128. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 16
Son Güncelleme: 9 Mart 2025

Künye | Abonelik | İletişim