Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 32 Yaşında!..       
Ademe mahkûmiyetten ibaret değil
Ali Erdal

Üstat Necip Fazıl’ın eserleri bugün, rahatça temin edilebiliyor, şiirleri yüksek mevkideki kişiler tarafından okunabiliyor, ödüller verilebiliyor, sadece eserleri değil, kendisi bile haberlere konu oluyor.Mühim yerlere ismi verilebiliyor. Bu sebeple İslâm dâvâsı için cemiyet meydanına atıldığı zaman, “ademe mahkûm edildiğini”, bugünlere kolay gelinmediğini yeni nesiller bilmez; bilemez. “Ademe mahkûm edilmenin” (baskı ve zulüm bundan ibaret değil) ne olduğunu bilmezler ki, “mahkûm edileni” bilsinler. Her soruya cevap veren internetteki arama motorları da bilmez. Bu da “ademe mahkûmiyetin” tam olarak kalkmadığının göstergesi.

Bazı olaylar vardır, zamanında tam anlaşılamaz, yıllar geçtikçe idrak edilir. İşte benim “ademe mahkûmiyetin” ne olduğunu anlamam; kimin, niçin mahkûm edildiğini idrak edebilmem de öyle oldu. Bu tespit cemiyet için de geçerli.

Ortaokulda okuma hevesim kütüphaneyi keşfetti. Öğretmen okulunun, mesai saatleri dışında bile açık zengin kütüphanesinde buldum kendimi. ‘Daha neler’ misali birkaç örnekle ifade edeyim. Önce Batının çocuk klâsikleri, ardından klâsik romanları… Kâğıt kırpma makinesi hızıyle elden geçti. Tom Savyer’in maceralarından Donkişot’a, Seksen Günde Devr-i Âlem’den Vadideki Zambak’a… Tanımadığım yazar, okumadığım kitap kalmamalı. Arzın Merkezine Seyahat’la meraklandım, Pol ve Virjini ile ağladım, Romeo ve Jülyet’le hüzünlendim, Pinokyo ile güldüm, Polyanna ile ümitlendim, şövalye romanları ile kahraman oldum, Donkişotla ‘benim idealim ne’ diye düşündüm… Romeo ile Jülyeti, Leylâ ile Mecnun’la karşılaştırdım.

Hıçkırık’tan, Çalıkuşu’na; Gulyabani’den Yaban’a, Vatan yahut Silistre’den İnce Memet’e.. “Batı tesirinden Türk edebiyatı” tasnifinde yer verilenler; okudum demeye değmeyecek çerezler. Bütün sol eserler de öyle… Tek parti döneminin Batıyı empoze eden tercümeleri… Birkaçını okumak, mütercimleri küçümsememe yetti. Tek parti döneminin yeni ve tek tip nesil yetiştirme gayreti Halkevi yayınları… Falih Rıfkı, Ömer Rıza Doğrul, Behçet Kemal ve benzerleri… Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kalın kitaplarından Nihal Atsız’ın romanlarına…

Okulun geniş imkânları sayesinde günlük gazetelerdeki fıkraları okuyorum. Kapanmış “Adam” ve “Kadro” gibi dergileri bile... Varlık, Akbaba, Hayat, Ses vesaire... “Okunmak için alınan gazete” telkini, bana Cumhuriyet’i; bir edebiyat dergisi takip etmek lâzım kanaati “Varlık”ı aldırtıyor. Ara ara Akbaba başta mizah dergileri de alıyorum. Bir grup arkadaşla değişik gazeteler alıyor, şimdi adı köşe yazarı olan fıkra muharrirlerini ‒bazan beraber‒ okuyoruz. Yazarlar ve yazıları hakkında konuşuyor, aralarındaki kalem savaşlarında taraf oluyor, tartışıyoruz.

Bir gün benim tanımadığım kalem erbabı kalmamıştır diyebilmeliyim. Bir kâğıt parçası görsem; kâğıt, punto ve karakterden hangi gazete veya dergiye ait olduğunu biliyorum. Okuduğum veya dinlediğim ibaredeki üslûptan sahibini tanıyorum. Bir gün bir arkadaş soruyor: “Büyük Doğu’yu da biliyor musun?” Ne olduğunu soruyorum, “çok kötü bir şeymiş” diyor.

Resim hocamızın rehberliğinde ve sağladığı imkânlarla, özel odamda büyük ressamların eserlerinin kopyalarını yapıyorum. Değerli hocam, “kopya değil reprodüksiyon” diyor. En zevk aldığım zamanlar… Yemeğe geç kalıyorum, ders gibi yoklama yapılan “mütalâalara” katılmama ayrıcalığı kazanıyorum. Bir gün disiplini ile nam salmış beden eğitimi öğretmeni, sınıfı takımlara ayırdıktan sonra bana, daha önce istediğim izni hatırlatıyor “Ali sen kütüphaneye gitmeyecek miydin?” diyor. Resim ekolleri ile felsefe ve edebiyat ekollerinin paralelliğini ve bizdeki özentilerini fark ediyor, Batı hayranlarını küçümsüyorum. Dersler mi? Sıradan bürokratik işlemler… Derse girilir, imtihan olunur, notlar okunur vs… Ben bütün dünyanın fikir adamlarını, yazar çizerlerini tanımakla meşgulüm… Karikatür, zevkle takip ettiklerimin başında… Şimdi bile o günden bugüne hangi karikatürü görsem kime ait olduğunu bilirim. Batı klasik müzik dâhilerini, “sınıfta kalma” korkusuyla tanıdık, dinledik.

Dünya fikir atlası içinde benim bilgim dışında kimse yok emniyeti içinde okul bitti. Askerde birden bire âdetâ duvara tosladım. Elime, o güne kadar görmediğim bir dergi geçti: Yeni İstiklâl. Bir başyazı... Yazarın adı yok, mahlâsı Adıdeğmez… İlk cümlede kim olduğunu anlarım. Hayret!.. Bugüne kadar rastlamadığım bir üslûp… Anlaşılan Adıdeğmez uzaydan dün gelmiş ve bu yazıyı kaleme almış...

Adıdeğmez’in kim olduğunu ve onun “Beni ademe mahkûm ettiler” tespitini duyduktan sonra anladım ki, bu hinlik; Türk’ü köklerinden koparma operasyonunun bir parçası... Millet, mütefekkirini tanımasın ki sistemin küvezinde kalsın. Ama hakikate, gün ışığına çıkmak gibi bir fazilet de verilmiştir. Şükürler olsun, “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi, mukaddes”!.. Bugün gelinen nokta gösteriyor ve ispat ediyor ki, “doğru fikirden üstün güç yoktur ve hakikat, eninde sonunda galip gelir.”

Devamı iıin tıklayın
Hem şahin, hem güvercin-1
Ali Erdal

Hemen hemen herkes için insanı tanıma, şu teşhisle başlar… Sert ve haşin mi, yumuşak ve mutedil mi? Şahin mi, güvercin mi? Pratik bir başlangıç… Toplantılarda tartışmalar, ekseriyetle bu mizaçlar arasında olur. Kaleye hemen hücum mu; kuşatıp, düşmanın teslim olmasını beklemek mi? İki tarafı keskin bıçak mı, kadife kumaş mı? Sert ceza uygulamaları ile mi, eğitim ve ikna ile mi?..

Karşıdaki kişiye, ilk teşhis kondu mu –bugünkü cemiyetimizin hastalığı maalesef– gerçeği ortaya koymak yerine yafta hazırdır… Hemen etiket yapıştırılır. Şahin denmişse; kaba, katı, sert ve acımasızdır… Güvercin olduğuna hükmedilmişse; mıymıntı, beceriksiz, gevşek, tembel ve kararsızdır… Kaçış yok; hele söz konusu, toplumun önde gelenlerinden ise, iki ithamdan birini yüklenmek zorundadır. Birini, sert tedbirlerle meseleyi bir an önce kesin olarak sonuca bağlamak; diğerini yumuşak güç kullanarak, merhametle sonuca ulaşmak olarak ele almaya kimsenin vakti yoktur. Ve hele bunların dengelenebileceği kimsenin aklına gelmez.

Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ı çoğu kişi önce şiirleriyle tanımıştır. Ben yazılarından, dolayısıyle fikirlerinden tanıdım. Cemiyetin dedikodu sivrisinekleri; dağ başında kuş uçmaz, kervan geçmez bir köydeki ilkokul öğretmeninin bile kanına girdi: “Üstad mı; çok sert… Çok katı… Çok haşin… Kimseye lâf söyletmez, hemen azarlar… Kendini beğenmiş…” Güvercin için hazırlanan yafta hiç uymayacağından, mecburen şahin için düşünülen etiket yapıştırılacak. Düştükleri tezadın farkındayım… Hem üstad, yani örnek alınacak zat… Hem yanına yöresine yaklaşılamayan, yaklaşılmaması gereken kişi… Kendisinden (konferansları dışında) bire bir duyduğum ilk cümle de, bu ithamlara cevap mahiyetinde oldu. Adapazarı’nda konferanstan sonra kalabalık içinde bir gençle konuşuyor… Ona, yüksek sesle cevap veriyor:

–Beni çok sert mi tanıttılar, size? Çok mu haşin dediler?

Gencin sırtı dönük söyledikleri duyulmuyor. Ona tekrar cevap veriyor:

–Hiç de öyle değilmişim, değil mi?

Normalde her insanda bu iki mizaç belli ölçülerde bir arada olabilir. Ama pek az insanda bu iki mizaç, ikisi de çok şiddetle bulunur. Dâvâ adamı için şart olan bu iki kapasite, pek az insanın hem hayatında, hem eserlerinde  apaçık kendini gösterir. Necip Fazıl; aşağıda, “Durun Kalabalıklar” kitabımdan aldığım iki  yazıda da görüleceği gibi,

her iki mizacı, hem ahlâk ve karakter olarak, hem söz ve fiil olarak şahsında mezcetmiş, dengelemiş nadir insanlardan biri idi…

 

 

-I-Meydan

gümbür gümbürlenir

 

“Fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı.”

(Çerçeve 1, 24.06.1939)

 

Dünyada hak dâvâ varsa; –hiç şüphesiz, var– onun, kendisini zorla kabul ettirmeye ihtiyacı olmaz, olamaz. Hak dâvâ varsa ona teşne insan da vardır. Hak dâvâ, kendisini açık ve net olarak dosdoğru beyan edip, hilkatinde o dâvâya inanmak olan ‘insanı’ kazanmaya bakar; o kadar! Gücünü ve üstünlüğünü kabul ettirme enaniyetiyle değil, başkalarını da “iki dünya saadeti”ne kavuşturma gayreti ve hakkı yayma şevkiyle… Merhametle… Hak dâvâ ona “dünyaları kazanmaktan üstün” bir nimet bahşeder.

“Haykırsam geçenlere kavşağında

her yolun,

Aman müslüman olun, aman

müslüman olun!” (Öfke ve Hiciv)

Sadece, kendinden emin iman manzumesi, “zorlama yoktur!” diyebilir. Kerih değil ki, zorlamaya ihtiyaç olsun. Fıtrata uygun... Fıtrata uygun olmayanlar, kendilerini kabul ettirebilmek için bir takım oyunlara başvurmak zorundadır. En büyük oyunları da kendilerinde bulunan kötülüklerle, hakka ve inananlarına iftira etmek. Çünkü bâtıl tez değil, imanın ‘VAR’ dediğine, ‘YOK’ diye inat eden –bu haliyle de hakikati ters tarafından ifade ettiğinin farkında olmayan– bir muterizdir. “Bir şeyle savaşılıyorsa, onun varlığı kabul ediliyor demektir” (W. Heistermann). İtiraz, bâtılın varoluş sebebi, tıyneti… İtiraz etmese, iman ederdi. Bu sebeple bâtıl, ne kadar kuyruğu dik tutmak isterse istesin; hakkın karşısında eziktir.

Hz. Ömer (ra), Kudüs’e fatih olarak girdiğinde, namaz kılmak ister. Şehrin anahtarını veren rahipler kiliselerini gösterirler. Fakat o, ilerde, Ömer burada namaz kıldı denilerek kiliseniz yıkılır ve yerine cami yapılır diyerek, namazını kilisede değil karşısında bir yerde kılar… Zaten hakikat güneşi altında erimeye mahkûm kardan adamı, yıkmaya ne zahmet. Nitekim daha sonra namaz kıldığı yere, adı verilen bir cami yapılır.

Doğru fikirden üstün güç olabilir mi... Güneş doğunca, mumun yanması zaten abes... Güneşin muma ta’rizde bulunması niye gereksin? Mâbedini hâkim kılmak için, başka mâbetleri yıkmaya ihtiyacı olmayan iman manzumesi; sen ne yücesin!

Gönüllere yerleşemeyeceğini hissetmenin ezikliğiyle bâtıl; şirretliğe, zora, zorbalığa, oyuna, hileye, yalana, düzene, iftiralara, komplolara başvurur. Meydan yerine, karanlıkların düzenbazları değil;

“Bir nizam ki eskimez, yıpranmaz,

sendelemez,

Mekân onu aşamaz, zaman onu

delemez.”

Diyen, diyebilen yüce iman manzumesinin yiğitleri çıkabilir. Sadece savaş meydanına değil, kalem ve kelâm meydanına da… İslâm tarihi, böyle kahramanlarla doludur.

Dost düşman herkes bilir ve kabul eder ki, Necip Fazıl, tarihte nadir görülen bir meydan adamıdır...

“Üstad otururken de ayaktaymış gibi hitabet üslûbuyla konuşurdu.”

(Rasim ÖZDENÖREN, 30 Necip Fazıl, Sakarya Val. İl Kül. ve Tur. Md., Mayıs 2013, s 19)

İslâm adına, “Ya hep, ya hiç!” ahlâkıyle meydana atılan şövalyedir o:

“1930’lu yıllarda da sebep ve tezahürü çok değişik olsa da, İslâm ve iman dâvâsı, gerek tüm dünya genelinde, gerek Türkiye’de, İslâm’ın ilk zuhur yıllarındaki sıkışıklığa benzer bir sıkışıklığı yaşıyordu. O günlerde şartların gerektirdiği hususiyet ve kabiliyetlere sahip olmayan herhangi bir kişi meydana atılıp entelektüel plânda İslâm ve iman dâvâsını vaz edecek olsa, onun, ne basında, ne üniversitede, ne aydın ve ne gençlik kesimlerinde sesini duyurup bir ayak yeri edinmesi ihtimali düşünülemeyeceği gibi, sözüm ona tüm aydın kesim, en azından ona bir meczup, bir çılgın gözü ile bakardı şüphesiz.

Benzetmek gibi olmasın, Hattaboğlu Ömer gibi biri gerekti.

Şövalye ruhlu, nefsinden emin, eğilmez ve bükülmez mizaçlı, keskin zekâya, gerçeği bir anda kavrayıcı tecrid melekesine, anlatılmazları anlatacak ifade kudretine sahip biri gerekti.

Dahası, şöhreti toplumu tutmuş olmalıydı. (…) Öyle biri vardı. Öyle birini hidayete erdirmesi için dua edecek öyle bir peygamber artık kıyamete kadar gelmeyecekti ama, kıyamete kadar Allah’ın gökkubbesinin altını boş bırakmayacak peygamber varisi, irşad kapısı ‘veli’ kullar da her zaman bulunacaktı”

(Erdem BAYAZIT, Mavera özel sayı)

Üstad, müslümanın, ürkek ve titrek ‘buğzunu’, ‘diliyle haksızlık karşısına çıkmak’ seviyesine yükselten meydan adamıdır...

“(…) Öyle bir özelliği var ki, bu, geldiği çağ gereği, yalnız ona mahsus olan bir özellik. Misyonu da bu noktada gizli Üstadın... Bu misyon, ülkemizde, entelektüel plânda, sadece bilim alanında değil, yaşama plânında ‘İslâm’ın gündeme getirilmesidir.

1930’lardan sonra, şiirde, romanda ve felsefede mistik eğilimler baş göstermişti. Bunları Peyami Sefa’da, Necip Fazıl ve o günün şairlerinde görebiliriz. Unsurlar halinde doğu-batı sentezi cinsinden düşüncelere de rastlanabilir. Yahya Kemal’in sohbetinde de bu nevi düşünceler vardır. Ancak İslâm idealini tüm bir tez olarak alıp savunan kimse yoktu. Halk, İslâm’ı yaşıyordu kendi gücünce. Din alanı bilginleri vardı. Fakat, entelektüel plânda artık gizli açık başka tezler savunuluyordu. İşte, Türkiye’de, entelektüellerin İslâm’a dönüp bakmaları gerektiğini ilk haykıran ve tezini sistemleştirmeye çalışan ilk O oldu diyebiliriz.

İslâm’ı çağımız insanı için de, gelecek zaman insanı için de yaşanacak bir hayat tarzı olarak seçmemiz gerektiğini O söyledi. O, bunu bir bilim konusu gibi değil, canlı bir savaşım şeklinde sürdürdü. Yani, İslâm onun için ekzistansiyel bir sorundu. Var olmak ve yok olmak sorunuydu. Hem kendisi, hem toplum için. Bu yüzden, hem kendi nefsiyle, hem karşı düşüncelerle savaştı. Bütün bunlar gözümüzün önünde oldu. Ve derken, bu ekzistansiyel kaygı topluma aşılandı.”

(Sezai KARAKOÇ; Diriliş, 28.05.1983)

Müslüman olarak meydana atılışı da, bir ‘ilân-ı harp’tir. Şairane bir şekilde… Düşman saflarından ‘er dileyen mücahit’ şecaatiyle... Yavaş yavaş beliriş değil!.. İlân-ı harp!.. Dosta, düşmana açıkça ilân:

“Bilhassa saf fikir ve ideologya cephesiyle zayıf olan memleketimde beklenen büyük sanatkârın, bütün bu şubeleri dolduracak mikyasta heyula gibi bir insan olması lâzım geldiğini anladım. Bu iktidarı kendimde görmemekle beraber, memlekette ‘büyük sanatkâr’ın misyonu bu olduğuna inandım. Ben de muhteris bir sanatkâr olmak itibariyla bu misyonu kahramanca kabul etmeye ve bu uğurda savaşmaya karar verdim. Bunun için her şeyden evvel yepyeni bir dünya görüşü ve cemiyet sistemi telâkkisi lâzımdı. Günü geldiği zaman mücadelem görülecektir. Bu telâkkinin ismini ‘BÜYÜK DOĞU’ koydum: Asyacı, Avrupa’ya yalnız müsbet ilimleriyle taraftar, ruh kutuplarını Asya kaynaklarında aramak ve Avrupa’ya tatbik etmek dâvâsında Allahlı, şahsiyetçi; faşizm, komünizm ve liberalizm düşmanı ve mülkiyette tahditli (fakat komünist değil) bir telâkki... Zamanında hayatımı dahi bu uğurda vererek, dâvâmı örgüleştirmeye çalışacağım. Bunu bitirdikten sonra kendimi saf şiire vereceğim. Kendi ruhumun ve kafamın iklimini kurduktan sonra, yahut onun duygularını temsil eden şiire çalışmaktan başka gayem yok.”

(Yedigün Dergisi, 21.07.1941).

Bir insan yığını… Bütün İslâm âlemi… Yılgın, bezgin, yorgun, küskün, ümitsiz, güvensiz, şaşkın, korkak, ürkek, suskun… Kalbiyle buğz ettiğini; değil kendisi gibi olanlarla dertleşmek, kendine bile itirafa cesaret edemeyenler yığını... Buğzunun belli olmasından, hattâ buğzundan bile korkuyor.

Bu yığının içinden bir adam çıkıyor… “Ben sana bendim” dediği Efendisi’nin ifadesiyle “acib bir zekâ, acib bir istidat”... Bütün pislikleri silkeliyor ve diyor ki:

“Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!

Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmedim, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed

bizimdir!”

Yanlışlıklar karşısında pervasızdır, hiç tereddüt etmez ve sonucu ne olursa olsun üzerine gider. Hakikat her şeyin üstünde, hakikat her şeyden yüce... Hakikat için ‘göz budaktan, söz dudaktan’ esirgenmez:

“Düşündüğünü, karşısındakine, nasıl bir etki yapacağını hesap etmeden, hattâ bunu aklına bile getirmeden söylerdi. Sanki sesli düşünüyormuş gibi konuşurdu. (…) Sene l965... Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda ‘Mehmet Akif’i Anma Günü’... (…) Üstad bir Türkoloji profesörü ile yan yana oturuyor... Hemen arkasında da biz... Türkoloji profesörü kalkıyor, konuşmasını yapıyor... Akif’i zorlayıcı ve saptırıcı bir yorumlamayla günümüzün değer yargıları muvacehesinde şirin ve sevimli gösterme çaba ve telâşı içinde bir konuşma... Türkoloji profesörü sandalyesine otururken Üstad elini sıkıyor ve biz derhal kafamızı uzatıyoruz ne dediğini duyabilmek için;

–Cehaletinizi tebrik ederim!..

Siz söyleyin! Çağımızda böyle bir insan sevilir mi? Bunun için de adı geçen Profesör, Üstad’dan bahsetme konusunda elinden geldiği kadar muktesit davranmaya çalışmış, kanaatimize göre de bu konuda oldukça başarılı olmuştur.”

(Ali BİRADEROĞLU; Necip Fazıl ve Büyük Doğu, Kayseri Eğ. ve Kül. Vk Yy. Ağustos 2012, s 12)

Ustaca ve pervasızca arızaları gösterir… Malatya dâvâsında kendisine karşı 4 savcının görevlendirilmesi üzerine:

“Âmme avukatı olarak tek fikir etrafında tek kişinin temsil etmesi gereken iddia makamında bu 4 kişi de nedir? Ben hiçbir operada 4 tenor görmedim!” (Müdafaalarım, bd yy 1985, s 185)

Ve mahkemeye müdahaleye kalkışan savcının yerini belirtir ve mevkiini gösterir:

“…Memleketimizde bazı hukukçuların bile tam mânâsıyle kestiremediği bir hüviyet olarak savcı, taraflardan biridir ve Batı dünyasında olduğu gibi, mahkeme huzurunda yeri sanıkların yanı başıdır. Bu makamda da, sanıkların her türlü hücum ve taarruzuna açık bir hedeftir. Bu bakımdan, yüksek adalet temsilcilerinin huzurunda, tıpkı sanıklar gibi, dâvâlı, dâvâcı ve âmme müdafiliğinden ibaret üç unsurdan biri olarak, parmağını kaldırıp izinle konuşması ve mahkemenin cereyan şekli üzerinde asla müessir rol oynamaması icab eder. Halbuki hâkimlerle aynı sırada ve seviyede oturan bizim ‘müddeyum’lar, sanıkları susturmakta, hâkimlerin kulağına eğilip lâflar fısıldamakta, mübaşire emirler vermekte, âdeta duruşmayı idare rolüne bürünmektedirler.” (Müdafaalarım, bd yy 1985, s 186)

Devamında söylediği ‘doğramacılık hatası’ tesbiti ilerde meşhur olacak ve haklılığı görülecektir:

“Yağma yok efendim; bundan böyle yanımıza gelip mevki almasalar da, oturdukları yerden hüviyet ve salâhiyetlerini bilerek hareket etmeleri ve her tezahürlerini yüksek heyetinizden müsaade alarak meydana getirmeleri lâzımdır. Ve iyice kavramak gerekir ki, eğer hâkimlerle aynı sırada oturuyorlarsa, bu bir hukuk anlayışsızlığının doğramacılık hatası şeklinde tecelli etmiş ifadesidir.”

Meydan yerinde dimdik, hakkı haykırır!.. Hesap sorar:

“Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes

emaneti?”

Nefsi için değil, “Mukaddes emanet” için:

“Rahminde cemiyetin, ben doğum

sancısıyım!

Mukaddes emanetin, dönmez

dâvâcısıyım!”

Şahidimiz yine uzun yıllar yanında bulunmuş olan Ali BİRADEROĞLU. Aynı kaynaktan:

“Sene l964... Üstad Üsküdar’da kalabalık bir üniversiteli gençlik grubuyla sohbet ediyor. Gençlerden biri Üstad’a günlük bir gazeteden kesilmiş kupür uzatıyor. Kupüre göz atan Üstad’ın renginin kül gibi olduğunu, ilk ve son defa şahit olduğum gibi, konuşmaktan aciz kaldığını görüyorum. O anda Üstad’da da, kavramların; insanda bir yaşantı olan duygusal oluşumu dile getirmedeki aczine ilk kez şahit oluyorum.

Yanılmıyorsam bu hal bir dakika veya biraz daha fazla sürüyor. Mesele şu: Örtülü ödenek parası ile kurulduğu rivayet edilen bir dönmenin gazetesinde, sözüm ona bir romancının sözüm ona bir romanının ilânı var. ‘Cüce M......’  Peygamber Efendimiz’in has ismi... O andaki duygusal yaşantısında meydana gelen fırtınayı ve çalkantıyı hiç bir fani kelimeye emanet etmeye gönlü razı olmayan Üstad; sonunda insanlığın aczini ciğerlerine kadar tadarak, bir kere daha, sanırım Allah’ı içinde hissetmenin huzuruyla, kendisini toparlamaya çalışarak, gayet basit gündelik kelimelerle ‘Biz buna şu cevabı vereceğiz, onlar da bizi mahkemeye verecekler’ dedi. Ve dediğini yaptı, dediği şekilde de mahkemeye verildi.

Haliyle bitmeyen çile... Gerçekten Üstad Allah ve Resulüne iliklerine kadar bağlı bir insandı Üstad özelliği olan bazı yazılarını okuduktan sonra bana sorardı: ‘Nasıl, tehlikeli bir şey var mı?’ Ben de kendime göre yasal sakıncası olabileceğini sandığım kısımlarını değiştirmesi için kendisini iknaya çalışırdım. Her seferinde de şu cevapla karşılaştım:

–Allah hıfzetsin, Allah Rezzak’tır!..”

Söz Sultanı (sav), “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” buyuruyor. Hakikati onikiden, en tehlikeli ve söylenmesi zor zamanlarda haykırarak Üstad, hakkı ifade edecek nesiller çığırını, bizzat örnek olarak, açıyor:

“Hakikate iki kaşı ortasından bakmayı bize öğreten, Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’i ise, yukardaki izahımız ve tesbitlerimiz içinde; ana yolda şanla yürüyen rakipsiz bir timsal olarak görürüz. Söz sanatını en kıvamlısıyla başarmış; inancını onunla kafalara, gönüllere ulaştırmış, eylemlere dönüştürmüş son asrın en büyük aksiyoneri, inkılâpçısı… Gelecek günlerde tepelere tırmanan bağlıları elinde onun eseri, dalga dalga bayrak olacak…”

(Ali NAR, Necip Fazıl Armağanı, Konak yy. 2005, s 130).

Taşı gediğine oturtmakta çok mahirdir… Her şart altında, söylenecek en etkili sözü bulur ve cuk oturtur. İslâm’ın izzet ve haysiyeti, her şeyin üstündedir; ve o her tehlikeyi göze almaya değer:

Falih Rıfkı Atay, evinde, misafirine zevcesinin yanında sorar:

“Yahu Necip Fazıl, senin tarzında ve çapında bir adam nasıl müslüman olur?”

Cevap İslâm adına yüz akıdır:

“Benim çapımı geç ya; fakat insanın çapı yükseldikçe Müslümanlığa bağlanmak ve ondan başka hiçbir şey tanımamak şansı artar.”

(Müdafaalarım, b.d. yy 1985, s 91)

Sadi Irmak’ın “…Bu devirde insanların secdeye varıp başlarını yerden 250 gram tozla kaldırmalarını nasıl savunabilirsiniz?” istihkârına cevap da aynı şekilde müslümanlar adına, Müslümanlık adına yine yüz akıdır; İşte, küçümseyene ve hakarete yeltenene haddini bildirmek ve ‘dille cihad’ budur:

“–Siz bir ilim ve fikir adamısınız. Bir ‘Müşahhas’ı bir ‘mücerret’ten ayırmayı en iyi bilecek vasıfta olmanız gerekir. İslâm’da namaz tıp tabiriyle (aseptik) ve (anti septik), sanki bulutlar üzerinde kılınırcasına temiz bir zemin üzerinde yerine getirilir. Bu işin mücerret hakikati… Eğer namazı kendi nefslerinin kirine bulayarak kılanlar ve öylece modelleştirenler varsa, bu da müşahhas bir tatbikat hatâsı ve mücerret hakikate aykırı… Ders verdiğiniz fakültenin hademesi tarafından bile kestirilecek bu inceliği, siz, koca profesör nasıl kavramazsınız?” (Müdafaalarım, b.d. yy 1985, s 92)

“Konferans verdiği kalabalıkları coştururken nasıl vakarını korursa elleri kelepçeli, polislerin arasında yürürken başını dik tutmasını bilirdi. Mevki, ikbal sahiplerine şirin görünmek için söz etmezdi; inandığını söylerdi. İnsanları makamlarına göre de tasnif etmezdi. Onun için en değerli insan inanmış insandı. Kendisini de onlara emanet etti.” (Dr. Mehmed Niyazi ÖZDEMİR)

“Egemen anlayışın nefret edilmesini istediği insanları kitaplarında objektif olarak değerlendirdi ve bunları utanarak yapmadı. Biz haklı olsak bile utanarak, ezilerek savunan bir toplumuz. Necip Fazıl’da bu ezikliğin zerresi yoktu. Her inandığını yüksek sesle savunurdu.” (Prof. Dr. Hüseyin AKAN, haberexpres.com.tr/necip-fazili-anlar-gibi-olmak-etkinligi-13785h.htm).

Çektiği çileleri anlatırken de, sızlanıcı değil, hizmetin aksamasına üzgündür. Başkalarına; “kim var?” diye sorulunca “ben varım” demek sorumluluğunu hatırlatırken, kendisi kim var denmeden sorumluluk yüklenir. Bunun için de, haysiyetinden olmak dâhil, her fedakârlığı kendisine vazife bilir ve her imkânı kullanarak en yüksek sesle haykırır…

“Batıcı ve solcu düşüncelerden kopan bütün aydınlar, bugün Necip Fazıl’ın kırk yıl önce söylemek için hapse atılmayı göze aldığı şeyleri tartışıyorlar. (…) Necip Fazıl’ın herkesten farkı, büyük ölçüde mağlupların safında yer almayı göze alabilecek yiğitliğindedir. Bunu da kahramanlık olsun diye, şov amacıyla yapmaz, ama ortaya çıkan müthiş bir şeydir ve herkes parmağını ısırır.” (Mustafa MİYASOĞLU, Necip Fazıl Armağanı, 2005. s 13)

“Batı ihaneti ile tek başına hesaplaşmayı göze alan bir kahramandır Necip Fazıl!..” (İsmet BOZDAĞ, Millî Gazete, 26.05.1984).

Çoğu ilk defa kendisi tarafından meydan yerine konmuş, herkesin söylemeye cesaret edemediği ve edemeyeceği tespit ve teşhisleri, fikirleri ve tezleri; kandırılmış, şaşırtılmış, şartlandırılmış aydın güruhuna karşı, dergi, kitap, gazete, konferans ve sohbetlerinden başka; mahkeme salonlarında cesaretle haykırır ve tutanaklara geçirtir:

●“Tanzimat’tan beri gelen inkılâpları mânen Batı köleliği telâkki edişimiz ve şahsiyetli bir nefs muhasebesi ve dünya görüşüne dayalı saymayışımız iddiası doğrudur. Bu teşhisten ötürü Savcı’yı tebrik etmeğe değmez. Açık hakikat… Şu var ki, böyle bir görüş kanunen suç değildir. (…) Cumhuriyet inkılâbını tahlil ve bir dünya görüşüne bağlı saymamak da suç olmaz.” (Müdafaalarım, bd yy 1985, s 230)

●“Tanzimat’tan beri millî kahramanlarımız, bizi Kanunî devrinin, haşmet ve şevketine ters taraftan denk hale getirmek isteyen Avrupalının yonttuğu ve biçtiği kuklalardan ibarettir. O devirden beri, kozmopolitlik ve Allahsızlık ajanlarıyla millî kahramanlarımızı hep Avrupa tayin ve tespit eder, biz de buna inanırız.” (Çerçeve 3, İst, 1991, s. 35)

●“Dünyanın her yerinde gazete, o yerin malıdır. Fransız gazetesi Fransız, İngiliz gazetesi İngiliz, İspanyol gazetesi İspanyol… Hattâ Türkiye’de çıkan Ermeni gazetesi Ermeni… Fakat Türkçe çıkan gazeteler, galip ve hâkim örnekleriyle Türk değildir.” (Müdafaalarım, bd yy 1985, s 87)

Onu, dünya gizli açık servislerinin rahat bırakacağını sanıyor musunuz...

“Konsolos Donald B. Carter’ın (Amerikan) 15 Temmuz 1952 tarihli raporunda ‘Yeni Büyük Doğu’ ve Necip Fazıl’ı değerlendirdiği bölümde şöyle ifadeler var: ‘Muhafazakâr ve fanatik Müslüman çizgideki bu gazete önceleri aylık ve haftalık olarak da yayınlanmıştı. Son 6 haftadır dikkat çekici şekilde Demokrat Parti’ye olmasa da lideri Adnan Menderes’e yönelik övgüler vardır. (Ekteki Necip Fazıl makalesinden) anlaşılıyor ki yazar, Başbakan’a yönelik bu direkt övgüler sayesinde daha önce olduğu gibi gazetesinin kapatılmasına engel olabileceğini düşünüyor’.”  (Mustafa YÜREKLİ; Yeni Şafak, 06.01.2013).

Buna rağmen mıymıntı, çekingen, pısırık, yılgın, ezik ve mahcup bir eda ile değil, en üst perdeden yazar ve söyler. Kalem ve kelâm hamlelerinin adını da koyar: “İman öfkesi”... O konuşurken, hakkında şiir yazmaya değer gördüğü “kahramanlar”dan Köroğlu’nun dediği gibi “Meydan gümbür gümbürlenir!”

“(Temel Değer) önşartını edebiyatın mihenk taşı yaparken, ‘derviş’ edasıyla çıkıp ‘tebliğ’ dememiş, ‘kumandan’ otoritesiyle meydanlara ‘telkin’ üslûbunu getirmiştir.”  (Muhsin İlyas SUBAŞI, Necip Fazıl Armağanı, 2005. s 133)

Mazlumları, yakınlarından daha fazla müdafaa eder… İskilipli Atıf Hoca, Süleyman Efendi, Said-i Nursî, Dersim’de zulüm görenler, Menderes… Hattâ Fransız ihtilâli mazlumları başta olmak üzere, başka âlemlerdeki mazlumların bile yanındadır…

“(…)  5-Dersim isimli vatan parçasında cereyan eden bazı münferit şekavet ve isyan halleri, (…) binlerce sâf ve masum Müslüman’ın, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil, ısırgan otu yolunur gibi doğranması işinde sebep (!) rolüne çıkarılmıştır. (…)

–Celâl Bayar’ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, her tavsifin üstündedir.” (Büyük Doğu; 3 Şubat 1950, Altıncı yıl, sayı: 17)

Resmî görüşe ve tarihçi geçinenlere rağmen; II. Abdühamit, “Ulu Hakan”; Vahdettin, “vatan dostudur”…

“Bugün ise bu iki hükümdar –hakikati kabul edelim– bizzat aziz Üstad’ın eserleri sayesinde beraat etmişler ve o kadar ki biri ‘Ulu Hakan’ diğeri ise ‘Vatan dostu’ sıfatlarıyla anılmayla başlanmıştır. (…) Necip Fazıl’ın bu sahadaki çalışmaları, yanlış ve temelsiz değerlendirmeleri alt üst etti. Tarihî hakikatleri yerine oturttu. (…) Tarık Mümtaz Göztepe’nin ‘Vahdettin’i anlatan hatıratı, rahmetli N. Nafiz Tepedelenlioğlu’nun ‘Abdülhamit’i Kadir Mısırlıoğlu, Mustafa Müftüoğlu’nun A. Vehbi Vakkasoğlu’nun çalışmaları, Üstad’ın hakiki Türk tarihi yolundaki buz dağını üfleye üfleye eritip yok etmesinden sonraki atılımlardır.” (Yrd. Doç. Dr. Kadir ÖZDAMARLAR, Kültür ve Sanat, Özel Sayı).

Bizim ondan örnek olarak nakletmeye cesaret edemediğimiz sahte kahramanları, yazılarında ve konuşmalarında, yüksek sesle ve başıma bir şey gelir diye endişe etmeden, ilân eder…

“Bize kalan aziz borç, asırlık

zamanlardan;

Tarihi temizlemek sahte

kahramanlardan...”

Sevilmesi gerekenleri, aşkla ve şevkle haykırır…

“En iyi müdafaa taarruzdur”

“Bu acemi nişancılar memleketinde en emin yer, hedef tahtasıdır”…

Yolsuzlukları, kanunsuzlukları, ihanetleri, “vali olmayan valileri” belgelerle ifşa eder. Devletliler, bürokratlar, kodamanlar, egemenler, kuvvetliler vesaire hakkında belgeler yayınlar… Masonlar, dönmeler ve basın mensupları başta, küfrün bütün şubeleri hakkında ifşalar yapar… Büyük Doğu’lar bunlarla doludur.

Farkındasınızdır; baştan sona örneklerimiz, Nasrettin Hoca’nın ‘hepsi böyle’ nüktesi gibi birer tane, yoksa sayfalar doldurulabilir:

“Bayan İnönü’ye karşı, bütün sefir karılarının (Avrupa’daki Türk sefirlerini kastediyoruz) memlekete her gelişlerinde en ağır hediyeleri hâmil olmak, bunları atebe-i ulyaya takdim etmek, aksi halde kocalarının sefaret payesini kaybedeceklerini bilmek gibi bir mükellefiyet yaşadıkları herkesçe malûm mudur? Türk siyasetini idarede bir sefirin bütün inceliği, karısı vasıtasiyle Bayan Hazretlerine takdim edilecek hediyenin değeriyle mebsuten mütenasip olmuştur. Dilerlerse 10 yılın listesini çıkarabiliriz!”  (Büyük Doğu; 16 Şubat 1951, 7. yıl, sayı 48)

Meydana atılmıştır ve “canların canı için can vermeyi, cana minnet bilir”… Ali BİRADEROĞLU naklediyor:

“Eğer ben birilerini silâhlı mücadeleye dâvet eder ve kendi çocuklarımı ellerinde tabanca ile en önde göndermezsem, benden de şüphe ediniz!”.

“Emir subayı”, İslâm’ı cemiyet meydanından kazıma girişimlerine karşı, “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyerek meydana atılmıştır… Fertleri, cemiyeti, kurumları, kuruluşları, devletlileri, bürokratları, kalem erbabını sarsmış ve her sahada ezberleri bozmuştur.

Dünün bugünün ve yarının muhasebesini yapmış… Yol göstermiş, çözümler, çareler söylemiş… “Şiirimin iklimini kurmak” diye şiir gibi bir ifadeyle, dâvânın gerçekleşmesi için; aslâ içinde yer almadığı ve menfaatlenmediği siyasete ve siyasetçilere bile tesir etmeye gayret etmiş, onlar vasıtasıyla dâvâsını yürütmeye çalışmış, tehlikelere göğüs germiş, evinin eşyasını satmaktan, para istemeye kadar katlanmış; ama düşmanlarının gıcır gıcır banknotlarını reddetmiş

Öyle bir meydan adamı ki!.. Vefatından sonra yapılacak iftiralara, yalanlara ithamlara peşin peşin cevap vermiştir. Bunu da etkileyici bir sembolle ve şiir gibi ifade etmiştir: “Biz sussak, mezarımız konuşacaktır!..”

“Konuşacak olan mezarı”, sadece iftiralara, yalanlara, ithamlara cevap vermeyecek, dâvâyı da, üstlenecektir. Ne zamana kadar? “Özlediği gençlik gelene kadar”:

“●Beşyüz yıldır beklediğimiz büyük Türk mütefekkiri ve aksiyoncusu yetişinceye kadar… Bu mütefekkir ve aksiyoncu, son dört, hele son bir, hele hele son yarım asırlık gelişimizi menfi hükümlerin en ağıriyle yaftalayıncaya kadar…

●Topyekûn insanlık ve Türk tarihini muhasebe ve murakabe edinceye kadar…

●Doğu ve Batı dünyalarının en ince mahsup sırlarına erinceye kadar…

●Bu kökün tek lifini incitmeksizin, Türk’ü yeni zaman meyvelerine kan ve can verecek büyük hamleye kavuşturuncaya kadar…

●Vecd, aşk, iman ve ahlâka, apoletleri sökülmüş eski rütbelerini iade edinceye kadar…

●Ruh imarı yerine gelmeden madde süsü diye bir şey olamayacağını anlatıncaya kadar…

●Makineyi yapan makine yapılmadıkça makinenin ülkeleri esir ettiğini öğretinceye kadar…

●Hakikat için hakikat ölçüsünün muhteşem heykeli önünde maskara korkuluklara yer olmadığını gösterinceye kadar…

●İlim ve tarihi doğru belletinceye kadar..

●Sahtekârlıklara, maymunluklara, küstahlıklara, maddî ve manevî yol kesiciliklere paydos deyinceye kadar...

●Bu gerçeklere bağlı, elmas gibi nesilleri teknesinde yoğuruncaya kadar…

●Bu nesiller sokak başlarını tutup kollarını makas gibi açmaya ve “Durun kalabalıklar!” diye haykırmaya başlayıncaya kadar

Biz sussak mezarımız konuşacaktır!” (b. d. Yy. Der, Mayıs 1986, s 2)

Savaşının dehşetini; edebiyatımızda isyanın, yiğitliğin sembolü, sözcüsü “kahraman” Köroğlu tasvir etsin:

“Bu meydana yalın kılıç inmeli!

Nâramızdan düşmanımız sinmeli!

Kötü ağlamalı dost sevinmeli!

Vurun yiğitlerim hoy günü bugün!” (meydana atılma günü)

Hiç bir şey onun nazarında sıradan değildir... Hiç bir ifadesi de sıradan değildir. Meselâ, şiire nasıl baktığını ifade ederken, ‘Benim nazarımda şiir iman içindir’ gibi bir haber cümlesi değil; “Biz şiiri iman için bilmişiz!” diye ünlem cümlesi kullanıyor. “İman için biliyorum” gibi durgun ve kuru değil… “İman için bilmişiz!”… Var mı itirazı olan ve var mı başka böyle gören?.. Çıkmışız, şiir kılıcımızla meydan yerine!.. Hodri meydan!

Öyle meydan adamı ki… Vefatından sonra, her şeyi açıkça yazmaya değil, bir takım yorumlarla ve imalarla, işlerine gelen parçalar yayınlayarak, Menderes’e yazdığı mektupları ve Menderes’ten aldığı paraları, yeni bulunmuş belgeler gibi haber yapanlara sağlığında peşin peşin cevap vermişti, Benim Gözümde Menderes’te… Yassıada mahkemesinde, kibirli, müteazzım ve tehditkâr hâkimlerin karşısında, sanık sandalyesindeki boynu bükük Menderes’ten sitayişle bahsederek izah ediyor:

“Evet, örtülü ödenekten para aldım. Alırken de bir rejim ve hükümet meddahlığı vazifesini üzerime almadım. İşte Adnan Bey’de Tanzimat’tan bu yana gelmiş sadrazamlar ve başvekiller arasında bu dâvâyı tutmaya müstaid biricik insanı buldum. Yardımını dâvâmın hakkı olarak kabul ettim. Bütün aldıklarımı, mücadelesini ettiğim yolda harcadım. Evimdeki halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. Zira Adnan Bey’in ‘Bir kere başla da sonu gelir’ diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının menfî kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp, birinci katı çıkmadan yüzüstü bırakılan bîçare gibi, elimdekini avucumdakini sarf etmeye, üstelik büyük bir borç altına girmeye mahkûm oldum.

Örtülü ödenekten bana verilen paralar, şahsıma bir şey getirmek yerine, benim bütün imkânlarımı yedi bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böylece Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kullanmış değil, asıl ben onu idealim uğrunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sebatsız karakteri yüzünden muvaffak bulunmuş olamıyorum. Benim, bir dâvâ uğrunda bir nevi vergi hakkıyle alabildiğim, reklâm parasına bile yetmez, gülünç meblağlara karşılık, kendisinden milyonlar devşirip şimdi gözünü oymaya bakan, ‘Büyük Doğu’yu’ örtülü ödenek beslemesi olmakla suçlayan ve hesap vermeğe dâvet edilmeyen bazı gazetelerin hali, masumluk ve ulvîliğimizin ters tarafından mükemmel bir ifadesidir.

Örtülü ödenekten bana verilenleri 147 bin lira olarak tespit etmişlerdi. Bu 147 bin liranın üzerine oturup ‘tamamlanmadıkça bir şey yapamam!’ diye onu tasarrufuma geçirmiş olsam ve kendimi pahalıya satmayı bilseydim, o zamanlar oturduğum köşkü bana 100 bin liraya satmaya kalkan ev sahibime ‘Evet!’ demekle bugün yine dâvâ ve gayeme mahsus olmak üzere birkaç milyonluk servet sahibiydim. Bugün, Feneryolu’nda, Bağdat Caddesi üzerinde beş bin mertekarelik bahçesiyle bu mülk 5 milyon lira değerindedir. Yani mahut 147 bin, sırf İslâmî gayeye yol bulabilmek için, olduğu gibi pişirdiğim yemeğe gitti, üstelik cebimde ve kilerimdekileri de silip süpürdü.

İşte, dâvâmın baç hakkı olarak aldığım ve bunu iftiharla ilân ettiğim, fakat başta Adnan Bey’den milyonlar çimlenip de sonradan onu vatan haini diye teşhir eden namus yoksunu gazetelere nispetle, işimi bilemediğim, örtülü ödenek hikâyesi bütün içyüzü ve mahrem karakteriyle bundan ibarettir ve bu hikâyeyi ve iç yüzünü bütün ‘Büyük Doğu’cuların kavraması lâzımdır.”

Yolunda bir milimlik mesafe kazandırma ihtimali olanları safına alabilmek için çırpınmış; kazanma ihtimali olanlara “kölelik” taahhüt etmiştir:

“Adnan Menderes! İzmir’de din mevzuunda söylediğiniz ve geçen sayımızda neşrettiğimiz sözler, bizi sadece bahtiyar kılmadı, şaşırttı, hayretten hayrete düşürdü ve âdeta perçinlenmiş bazı istikamet telâkkilerimizi sarstı. Zira bizim ağzımızdan ve kalemimizden çıksaydı Savcılığın belki âmme dâvâsı açmaya kalkışacak olduğu bu sözler sizin Partinizden ve siyasî muhitinizden bir insan için, bir Eskimoya göre hurma ve muz kadar yabancı olmak iktiza ederdi. Türk tarihinin, kökünün, varlığının, özünün, ruhunun mücadelecileri, böyle bir sözü, hem de bugünkü şartlar içinde söyleyebilecek Başbakanın kölesi olduğumuzu ilân etmekle şeref duyarız.

Eğer şu iki sözü gerçekten söyledinizse:

1.‘–İnkılâp softalarının yaygaralarına rağmen…’

2.‘–Türkiye Müslüman bir devlettir ve Müslüman kalacaktır!’

Tekrar ediyoruz; Partinize, siyasî muhitinize, kabinenizde, tezatlarınıza ve hatıra gelen ve gelmeyen her şeyinize rağmen, en sâf ve hâlis tarafından, azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz! Zira anlıyorsunuz ki, dâvâ, sizin veya her hangi bir şahsın değil, mukaddes gayenin kölesi olmaktır. (…) Allah’ın önünüze çıkardığı bu imtihanda Demokrat Partiyi kendinize kalbedebildiğiniz ân, belki en küçük kazancınız, 21 milyon Anadolu Türkünün, yine bizim gibi azat kabul etmez köleliğiyle, ayrıca bizim, belki bütün memleket gençliğine şamil ve bütün gerçek münevverleri havi, topyekûn maddî ve manevî kütlemiz ve bütün varlığımız olacaktır. Bu dâvânın, ister ön, ister arka safında bulunalım, sadece tahakkukuna şahit olmaktan başka gaye beslemeyen biz, sizi, bu harikulâde va’din istikbaline doğru hızla yol almaya dâvet eder; ve safınızı bütün vatan ve bütün tarihin en ön mevkii olarak, Allahın bugünden işaret ettiğini, vecd ve aşk içinde haykırırız. Allahın ve tarihin dâvetini icabet buyurunuz, muhterem Adnan Menderes!” (Büyük Doğu; 16 Şubat 1961. 7. yıl Sayı: 48).

Savaş meydanına çıkan, eline hangi silâh geçerse onu kullanır. Aynı dâvânın adamı olduğunu söylediği ve imkânı olduğu halde, yardım etmeyip dâvâ dışı kişilerden, ufacık ve minnacık bir istidat gördüğü devletlilerden para istemeye mecbur bırakanlar utansın!

Dâvâ için bir küçücük ümide, çocuklar gibi sevinmek, ümit verene cemiyet önünde hem de, kölelik vadinde bulunmak ve onu hakka dâvet etmek, “Biz sussak, mezarımız konuşacak!” diyebilmek ve bunun eserlerinde, vakti gelince uyandırması için kurulan saat alârmı gibi tedbirini almak, ancak samimi dâvâ adamının harcıdır.

Siyasîlerle ve siyasetle ilgisinin bu minval üzere olduğu, kendisinin belirttiği gibi, bir o partiye bir bu partiye meyletmediği, merkezde duran kendisinin yanına, partilerin yaklaşıp uzaklaştığını, desteklediği topluluğun iklimine girmediğini onların yanlış değerlendirmelerini yüzlerine söylediğini, onları merkeze, hakka hakikate çekmek için didindiğini yarının araştırmacıları misallerle gözler önüne serecektir.

“1977’de seçim kampanyalarında, en önemlisi İstanbul Bayezit’teki olmak üzere bazı MHP mitinglerine katılmış ve meydanlarda binlerce kişiye hitap etmiştir. Bu konuşmalar dikkatle incelenirse, Necip Fazıl’ın, fikir çizgisinde bir değişikliğin söz konusu olmadığı görülür; değişiklik, sadece muhatap kitlededir.” (D. Mehmet DOĞAN, 30 Necip Fazıl, Sakarya Valiliği İl Kül. Ve Tur. Md.lüğü, Mayıs 2013, s 88).

Bu derece samimi, harbî, hasbî meydan adamının düşmanları da onun gibi samimi, harbî ve hasbî mi olur; olabilirler mi, bir takım oyunlara mı başvururlar?

Bir müslüman meydan yerine çıktıysa, diğerlerine düşen borç; eliyle, diliyle ve hiç olmazsa kalbiyle onun yanında yer almak mıdır, onu görmemiş gibi yapıp ademe mahkûm edenlerin safında yer almak mıdır?

Herkes kendisiyle hesaplaşsın!

 

-II- Sefer var!..

 

“Ey gönül mâdenin ne kadar yufka!

Yeter ağlamana bir kuş ötüşü.”

Halit Fahri Ozansoy: “Necip Fazıl, her şiirinde bir sefere hazırlanmış hissini veriyor”… (Edebiyatçılar Çevremde 1970)

Bu sefer; şiirde alışık olmadığımız bir çeşit giriş bölümü olan ilk birimde (kelime, tamlama, mısra, beyit, kıta) başlar, gelişmeyle devam eder ve şiir; şairimizin “mortole” dediği insanı derinden etkileyen, saran, sarsan, düşündüren, kendini kabul ettiren, beklenmedik ama yadırganmayan, hattâ tatmin edici bir sonla biter.

“Ölüm güzel şey, budur perde

ardından haber,

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü

Peygamber.”

Herkesin korkunç bir son olarak gördüğü ölümün, “güzel” olduğunu ifade ile başlayan ‘sefer’; daha şaşırtıcı ve esrarlı bir ifadeyle devam eder… Ölüm, korkunç son olmaktan öte, “güzeldir”... Ne olduğu bilinmese, “şey” diye ifade edilse de, güzel olduğunun haberi gelmiştir… Hem de bu haber, ölümün de geldiği ötelerden; “perde ardından”dır… Bu iki şokla sarsılırken... Ölümün güzel olup olmadığını düşünürken... Beklenmedik sona; ölümün güzel olduğuna ikna eden bir ‘buluş’la gelinir. Perde ardından gelen haberin, perde önünde, bizim dünyamızda, göz önünde, bütün zamanların ve bütün insanlığın ayan beyan bildiği kesin –hele müslüman için– itiraz edilemez belgesi vardır: Bu, herkesin bilip de düşünemediği, alâkasını akıl edemediği, Peygamber’in (sav) bile öldüğüdür… Peygamber bile ölmüşse, ölüm güzeldir!.. Ve siz, başınızı eğer, onunla beraber, “güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber” diyerek tasdik edersiniz… “Güzel” diye başlayan sefer “evet” diye biter. Sanki şiiri beraber yazdınız. Masalların mutlu sonla bitmesi gibi, sefer mutlu sonla bitmiştir.

Hele uzun şiirlerde bu ‘sefere çıkma, esrarlı yolculuk ve mutmain eden son’ daha çok bellidir. Kaldırımlar 1, 2 ve 3 bunun en kolay görülebilecek örneği... “Çile” şiiri de, şiir kitabının tamamı için bir giriş… Bütün şiirleri için, şiir kitabı için sefer başlangıcı, “Çile” isimli şiir… Veya “Çile” isimli “dâvetiye”… “Gaiplerden bir ses geldi” diye başlıyor “

Bu “haber” üzerine sanki tunç ürpertiler duyuyorsunuz…

Sefer başlamıştır…

Gaiplerden hangi ses gelmiştir ve ne demiştir? Gaiplerden ses gelmek ne demektir?.. O nasıl bir sestir… Niçin gaiplerden ses gelir? Onu, bildiğimiz kavramlardan hangisi olarak anlamalı? Ense kökünde boşluğu gezdirmek ne demektir? Gökler, ne oldu da devrilmiştir? Meraklı soruların izahını biliyormuş gibi olursunuz… Munis bir şekilde verilenlere razı, devam edersiniz. Ve şiirin size, rızanızla yaptırdığı yolculuğunuz; bir makamdan alıp, başka bir makama yavaşça götüren müziğimizdeki ‘taksim’ gibi nefsin diz çökmesi gerektiği kanaatine, hayat dolu heybedeki deste ve yumağın bütün dalların birleştiği bir kök hakikatine ve biricik meselenin “sonsuza varmak” olduğu teslimiyetine, getirip bırakır.

Çetin bir nefs muhasebesi anlatılmıştır gelişmede… “Yollar bir yumaktır, uzun dolaşık”… Ve hak verirsiniz: “Ateşte cımbızda yokmuş, fikir çilesinden büyük işkence”… Artık bu yeni anlayışla, sermest halde kendinizi, bir başkası gibi seyrediyorsunuz… Yalnız… Kendinizle ve şiirle… Baş başasınız… Şiirden gönüle, esrarlı bir mesaj... Nasibiniz kadar… Şiirin hikmet ve şifa olduğu, şiirin iman bilindiği âlemlerden… Mânâ âleminden; kafanıza ve kalbinize “hikmet” ve “şifa” serumu verildi: “Biricik meselem, Sonsuza varmak!..” Siz de ‘evet’ dersiniz… ‘Biricik meselem, Sonsuza varmak!’…

Bu, daha çok nesirde görülen bölümler; Necip Fazıl’ın şiirinde bir parçalanmışlığa düşürmez. Sizi öyle sarar ki şiir; dikkatinizi teksif etmedikçe, bir şekil incelemesine girişmedikçe, ne bölümleri ve şekli görürsünüz, ne vezni ve kafiyeyi… Nizama sokulmuş bir eser değil, sanki tabiî olarak akan bir ses şelâlesi… Su gibi tabiî... Akışında giden şiiriyet... Hisle fikrin kaynaşması… Sadece şiir vardır elinizde; daha doğrusu gözünüzde ve gönlünüzde… Fikir, şiirin içinde erimiştir. Çaydaki şeker gibi... Veya fikre his üflenmiştir. Belki her ikisi de… Olması gereken şekil içinde, ifade edilmesi gereken his ve fikir... Şiiri; okumuyorsunuz, gönlünüzde (telepati) ile meydana getirilen bir dünyada yaşıyorsunuz.

Rahmetli kayınvalidem, evimizde çerçeve içindeki, Üstad’ın “Aç Kapıyı” başlıklı şiirini gördü:

“Aç kapıyı, haber var,

Ötenin ötesinden!

Dudaklarda şarkılar,

Kurtuluş bestesinden.

Biz geldik, bilen bilsin!

Gönül gönül girilsin,

İnsanlar devşirilsin,

Sonsuzluk destesinden...”

Dedi ki “Ali, ben bunu çok sevdim. Ne anladın desen, bir şey söyleyemem. Ama sanki ben söylemişim... O kadar sevdim.”.

“O, şiirinin ne şeklinde, ne de muhtevasında hiçbir yabancı modaya kapılmadan, bir geleneği kendi içinde derinleştirip yenileme ve devam ettirmenin en güzel örneklerini vererek eskilerin büyük köklerine bağlanmıştır. Bu bağlanış onun ‘Poetika’sında hem estetik, hem de trajik ve metafizik bir mânâ taşır. Tabiatta içindeki kadar iniş ve çıkış bulunmadığını söyleyen, fikir çilesinden büyük işkence olmadığına inanan Necip Fazıl’ın ‘zorlu nefs’ine galebe çalmak, bu ‘cihad-ı ekber’de muzaffer çıkmak için eskiler gibi dışarıda bir çile hücresine kapanmaya ihtiyacı yoktu. O, kendi iç varlığını, trajik benliğini çilehâne yapmıştı.” (Prof. Dr. Birol EMİL, Türk Edebiyatı, Ağustos 1983).

Bu “çilehaneden” çıkan eserlerin ithafları ve takdimleri; eser hakkında kıymet hükmü belirtmekle kalmaz, ayrıca bir sanat değeri de taşır. Ve “sefer hazırlığı” ithafla başlar. Meselâ İman ve İslâm Atlası: “Bugünün ve yarının derin ve gerçek müminleri! Eserimi size ithaf ediyorum!”… Bir nesir cümlesi değil, âdetâ şiir... Daha başlangıçta, okuyucuya yerini seçtiren bir ‘dâvet’... İfade; tebliğ ve telkin; iç içe: “Sizi, derin ve gerçek mümin olmaya dâvet ediyorum!” Daha doğrusu, bu “mesuliyetinizi hatırlatıyorum”…

Bazan ilk kelimede başlayan seferle, uçağın yavaşça göklere süzülüşü gibi birden kendinizi bir masal âleminde bulursunuz… Artık yere inmeniz, kuleden gelecek talimata göre... Ve şiir sizi, kendi iklimine, nasıl olduğunu anlayamadan, bir bakmışsınız, dâhil edivermiştir… Üzerinizde, bütün şuurunuz yerinde olarak, sanki lokal bir ameliye yapılıyor; siz ne yapıldığını görüyor; acıdan tatlıdan, maddeden mânâdan, neden bahsederse bahsetsin, hiçbir itiraz aklınıza gelmeden, şiire teslim oluvermişsiniz… Ve sonuçta siz başka bir hâle getirilmiş olarak, fikir ve sanatın evlenmesinden doğan bambaşka ve yepyeni duygular, kanaatler ve inanışlarla, yumuşak bir inişle, dünyanıza iade ediliverirsiniz. Sefer bitmiştir… Seferiniz, seferimiz bitmiştir. Yani şiir…

İslâm’a “Gâyemiz sensin!” diyen ve ona teslim olan, bu teslimiyet sebebiyle “şiiri iman için bilen” ve…

“Mayın tarlasına düşmüş bir deliyim, hudutta;

Gözüm, sekizinci renk ve dördüncü buutta…”

Arayışındaki dehâ… Aradığı yetiştiriciyi, kurtarıcıyı, erdiriciyi, bulduysa… Küçük hesapları elinin tersiyle iter:

“Sen cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!”

O’ndan aldıklarının yanında sanatkârlık cüce kalmıştır. Sanatkârlık cüce değildir… Kıyaslayınca cüce kalmıştır. Büyüğün yanında, gerçek büyüklüğün yanında cüce kalmıştır. Yoksa şiir, “Poetika”sı yazılacak kadar değerlidir. Yunus’un; “Cennet cennet dedikleri” diye başlayıp, “Bana seni gerek seni” diye bitirmekle, cennet nimetlerini küçümsemediği, Allah’ın rızasını her şeyin üstünde tuttuğunu ifade etmesi gibi... Haşmetli arayış önünde sanatkârlık cüce kalmıştır. Cüce sanatkârlığa paydos diyen, inandığı iklime çekebilir muhatabını… Allah’a davet, Allah’ı aramak, sanatın üstündedir…

Devamı iıin tıklayın
Hem şahin, hem güvercin-2
Ali Erdal

(Hem şahin, hem güvercin-1 yazısının devamı...)

Tiyatro sanatçısı Mehmet Tahir İKİLER:

“Sahneye koyduğum oyunların çoğunda rol aldım ve sahnedeyken söylediğim her cümleyi pür dikkat dinleyen ve soluksuz takip eden seyircilerimin oyun bittikten sonra dahi oyunun etkisinden kurtulamadıkları için uzun süre yerlerinden kalkamadıklarını çok gördüm. Bu seyircilerin çoğunun düşünmekten dolayı yoğun bir başağrısı çektiklerini, buna rağmen oyunda anlayamadıkları bazı bölümleri izlemek için tekrar tekrar geldiklerine şahit oldum. (...) Bu oyunu (Bir Adam Yaratmak) dinî anlayışı farklı olsa da Allah’ın varlığına inanan her hangi bir ülkede onların diline çevirerek oynayalım emin olun o ülkede kapalı gişe oynar. Çünkü oyunun tek dayanağı iman noktasındaki arayıştır ve Allah sevgisine bağlılıktır.” (30 N. Fazıl, Sakarya Val İl Kül. ve Tur. Md.lüğü, Mayıs 2013, s 329, 333)

Tiyatro sanatçısı Sedat Bora SEÇKİN:

“Bir Adam Yaratmak oyunu sahneye konuş edimiyle ele alındığında hem konu hem kişileri hem de kurgusu açısından dün, bugün ve yarını içinde barındıran özelliklerle doludur ve bütün zamanlara hitap eden bir ruhu taşır.” (30 N. Fazıl, Sakarya Val İl Kül. ve Tur. Md.lüğü, Mayıs 2013, s 329, 337)

Onun her eseri büyük seferdir... En katı fikirleri ifade ettiği, en sert tenkitleri yaptığı nesirleri bile… Hattâ polemikleri ve kavgaları bile… Dost düşman bunda müttefik… O “fildişi kuleden” ahkâm kesen bir ukalâ değil, sefere çıkan kervandaki fertlerden biri. Siz kervanın neresindesiniz, ona karar verin…

Bildirmek istediği gerçekle, duyurmak istediği hisle, ikna etmek istediği fikirle, teslim olunması gereken imanla; sizi, öyle bir karşı karşıya getirir ki…

“Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!”

Her şey silinir, o meseleden başka… Her şey aradan çıkar… Neredeyse değil kendisi, elinizdeki eseri bile aradan çıkar…

Dâvetle karşı karşıyasınız!.. Dâvetle, dâvetle:

“Haykırsam geçenlere kavşağında her yolun,

Aman müslüman olun, aman müslüman olun!”

Bu insanı gözyaşlarına boğacak dâvetin dışında tutamazsınız kendinizi… Dâveti kabul etseniz de etmeseniz de...

Şu hassasiyete “âmenna” denmez mi:

“Allah’ım eşyanın hicabındasın!

Sensin suda, kuşta, telde ses veren.

Nice hasret varsa gıyabındasın;

Aynalarda sensin seni gösteren…”

Diğer başarılarından ayrı… Fikirlerine katılmasanız bile… Sadece sanat cephesi, Türkçe’nin âbidesi; Türkçe’ye hayat garantisi... Bu konuda Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU’nun tespitleri dikkate değer:

“Esasen merhumun tefekkür iklimini görebilmek de, Türkçe’yi kullanırken gösterdiği yüksek dehâyı kavramaya bağlıdır. (…) Rahmetli Üstad bu vâdinin yirminci asırdaki zirvesidir. O, Türkçe’nin kimse tarafından bilinmeyen sihirli hazinesine âdetâ, tek başına girmişti. Onun için, her mısra ve cümlesi yepyeni bir mücevher dizisine benziyordu. Aynı kelimelerle bir başkasının öyle mısralar söylemesi mümkün değildi. (…) Necip Fazıl’ın, bu açıdan incelendiği zaman, hakiki bir dâhi olduğu görülmektedir. Çünki, üstad, seçtiği her kelimeye, hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği mânâ ve nüanslar kazandırmıştır. (…) O, kaidelere bağlı klâsik söz san’atları ile süslenmiş sun’i bir üslûba sahip değildi. Şiir ve nesirlerindeki müstesna güzellik, doğrudan doğruya kelimelere verdiği ‘hüviyet’ ile onları istif etmekle gösterdiği dehâdan gelmekteydi. Bütün mimarî eserlerinin malzemesi taş ve mermer olduğu halde, nasıl, Süleymaniye Camiini yapmak Koca Sinan’dan başkasına nasib olmamışsa, aynı Türkçe ile Necip Fazıl gibi yazmak ve konuşmak da, öyle, kimseye nasib olmayacaktır. (…) Bunu ispat için eserlerinden örnekler vermek kolay fakat seçmek zordur. Çünki O, her şiirinde hattâ aynı şiirin her kıt’asında kendi kendini aşmış gibidir. Üstelik çok defa, bütün kelimeleri mecâzî değil, asli mânâsında kullandığı halde durum böyledir. (…) Üstad düz bir ifade tarzını seçmiştir. Fakat kullandığı kelimelere yüklediği mânâ, onlara alışılmışın dışında yeni bir ‘şahsiyet’ getirmektedir. Böylece, Necip Fazıl’ın, Türkçe’nin ‘sırlarını’ ve imkânlarını isabetle keşfedip en iyi şekilde değerlendiren bir sanatkâr olduğu görülmektedir. O, derin tefekkürünü ve coşkun duygularını bu sayede hiç eksiksiz anlatabilmiştir. Tanzimattan beri geçirdiğimiz ihtilâl ve inkılâpların, nesiller ve devirler arasında her bakımdan nasıl uçurumlar açtığı mâlumdur. Bu durumu anlatan bir çok kitaplar yazılmıştır. Üstad ise meseleyi tek mısra ile ifade etmiştir. Benim adım bay Necib, babamınki Fazıl Bey! Demek ki dilimiz erbabının elinde her duygu ve düşünceyi ifadeye kadirdir.” (Türk Ed., Özel Sayı 1983)

Konuşurken kelime seçmede sıkıntı çekince veya daha sonraki kelimeyi hatırlayamayınca, batılıların son heceyi uzattıkları gibi, biz de, kelime ve ifade sıkıntısı çektiğimiz zaman “şey” deriz. Yadırganmayan bir küçük aksaklık... Türkçe’nin bu özelliğini bile, kelime ve ifade sıkıntısı çekmediği halde, “şey”i; bakın ne güzel kullanıyor… Bir mısrada dört defa “şey” diyerek hanesi perişan, evi viran olmuş, yuvası dağılmış Türk’ün ıstırabını, heyecanını, helecanını, üzüntüsünü, buhranını ifade ediyor. Bir arızadan, fikir üstünlüğünden ayrı olarak, ifade kudreti meydana getiriyor:

“Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,

Benim adım bay Necib, babamınki Fazıl Bey!”

Bufon isimli bir Batılı: “Üslûp, insanın ta ciğerinden kopup gelendir!” diyor. Üslûp, insanın ta kendisi… Hz. Ali’nin buyurduğu gibi; “İnsan, dilinin altında gizlidir”. Nice bir şey zannedilen kişinin bir cümlesi duyulunca veya okununca bir değer olmadığı görülmüştür. Halbuki Necip Fazıl’a ait en küçük ibare bile, kendini hemen belli eder, cevherini gösterir. Üslûbu o kadar açık ve nettir. O kadar şahsiyetlidir. “Yüzlerce, hattâ binlerce cümle arasında bir Necip Fazıl cümlesini fark etmek, sıradan bir okuyucu için çocuk oyuncağıdır; bu meziyete sahip pek az üslupçuya sahibiz. Ona ait metinlerin siyak u sibakı içinde değil tek tek kelimeler, ünlem işaretleri bile kendi başlarına Necip Fazıl markası taşırlar. Kendisi gibi üslubu da şıktır ve şahsi aksesuarını hatırlatan bir pırıltı içinde, şuurla nisbet olunmuş bir asalet hissinin temsilcileri gibi görünürler; birilerini yereceği zaman istihzâ, Necip Fazıl’ın kaleminde keskin ve sanatkârane nakışlarla süslenmiş bir ameliyat neşteri gibi işler; hakaret kastında bile orijinalliğe mahkûm bir yazardır. Kendisiyle barışıklığı, cümlelerin tereddütten mahrum birer hüküm kesinliğine bürünmesine yol açar. Tasvirleri daima orijinal, teşbihleri şaşırtıcı ve tatminkârdır. Ezcümle şahsiyeti gibi üslûbu da halefsiz ve selefsiz.” (30 N. Fazıl, Sakarya Val İl Kül. ve Tur. Md.lüğü, Mayıs 2013, s 329, 72)

Daha önce ifade ettiğim gibi, “Adıdeğmez” mahlâslı yazılarına rastlamıştım önce... İsmini taşıyan ilk yazısını okuyunca, üslûptan aynı kişi olduğunu anlamıştım.

Üslûb-u beyan, aynıyle insan:

“Yolda yürüyorum.. Gözüme bir kâğıt parçası ilişti. Baktım, basılı bir kâğıt. Yerde öylece duruyor tertemiz. Nedense yüzüme gülüyor. Eğilip aldım, kâğıdı. Bir küçük boy kitap sayfasıydı. Sayfanın altı üstü koparılmış, el ayası kadar bir kâğıt. Üzerindeki matbaa harflerine kanım kaynıyor nedensiz. Neyse.. Yazıyı okumaya başladım. İlk kelimeden tanıdım yazarı. Emin olmak için cümleyi noktasına kadar okudum. Evet onun kitabından bir yaprak parçasıydı bu. Ne zaman bir yerde bir cümlesiyle karşılaşsam, daha ilk kelimede “İşte bu üstadın sözü.” derim, hemen tanırım onu: Sevgili üstadım, Necip Fazıl Kısakürek.” (Mustafa YÜREKLİ, 02.08.2012, https://www.haber7.com/yazarlar/mustafa-yurekli/909985-necip-fazil-ve-demirelin-dindarlik-maskesi).

Sanat ve fikri, kolay erişilmez bir terkipte ve kıvamda kaynaştırmakla, un, şeker ve yağdan hiçbirine benzemeyen helva yapmak gibi, ‘sanat toplum için mi, sanat için mi?’ tartışmalarının abesini ve tartışanların gülünçlüğünü, söylemeden göstermekle, fikirleriyle kazandırdıklarından ayrı olarak, sanatındaki başarısı ile müslümanları sanattan anlamaz, hattâ sanat düşmanı yobazlar olarak görmek ve göstermek isteyenleri, bu yolla İslâm düşmanlığı yapanları, cemiyet önünde mat ederek, ellerinden en büyük istismarlarını almıştır. Kendi ifadesiyle o, “küfrü faka bastıran adamdır”.

İslâmî kimliği ortaya çıkınca, Müslümanlığı sanatı öldüren örümcekli inanış, müslümanları da bu ‘mistik’ hastalığa yakalanmış zavallılar sandıkları için veya öyle görmek ve göstermekten başka bir hücum yolu bulamadıkları için, “sanatına yazık etti” demişlerdi.

Baki Süha EDİBOĞLU; 05.02.1968 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde şöyle yazmıştı:

“Büyük Doğu, büyük şair Necip Fazıl’ın mezarlığı olmuştur. Türk edebiyatına Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi gibi ölümsüz şiir kitapları, Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye, Sabır Taşı, Para, Namı Diğer Parmaksız Salih gibi güzel ve unutulmaz piyesler kazandıran Necip Fazıl Kısakürek, ne yazık ki, sanki adlarını saydığım o şiir kitaplarını, o güzelim piyeslerini kendisi yazmamış gibi, siyasî, mistik akıntılara kapılmış ve bizi şair Necip Fazıl’dan mahrum bırakmıştır.”

Onun şahsında, Müslümanlığa şiiri ve kaliteyi yakıştıramayanlara, müslümanlar ve Müslümanlık adına bir cevap gerekiyordu:

“(…) Bense, daha önce yaşadığım ve sürüklendiğim mürde hayattan kurtuluşumu, yâni sonsuzluk basamağını buluşumu Büyük Doğu’dan sonraya bağlamakla kalmıyor; sanat ve fikirde ulaşabildiğim en üstün dereceyi Çile, Sakarya Destanı, Zindandan Mehmet’e Mektup şiirlerini ve Bir Adam Yaratmak, Ahşap Konak, Reis Bey piyeslerini ve İdeolocya Örgüsü, Halkadan Pırıltılar, Büyük Kapı eserlerini ve daha nicelerini yazan kalem olarak yine ondan sonraya bağlıyorum.

Sana Bâki Süha, mezar görünen şeyin bizzat hayat olduğunu, sanat ve sanatkârın da ölümsüzü ve ölümsüzlüğü bulmaktan başka gayesi olmadığını anlatabilmek çok zor… Müslümanlar anlasın, yeter!..” (Bugün, 21.02.1968).

Evet, “Müslümanlar anlasın yeter!..”

Şiirin, şairin ve cemiyetin birbirlerine karşı yerini ve şairlerini, “müslümanlar anlasın yeter!..”:

“O halde şiir, bir cemiyetin topyekûn his ve fikir hayatını tefahhus ve murakabe eden başlıca rasat merkezidir; ve ışıkları daima tam ve müstakil bir fert menşurundan süzüldüğü halde ferdîlikle hiçbir alâkası yoktur.”

Necip Fazıl, tek tek fertlerin şahsında cemiyeti, bazan da cemiyete hitap ederek fertleri sefere dâvet etmektedir. Her şeyi toptan değiştirecek, yenileyecek bir sefere...

“Bir güzel ki, en güzeli güzelin;

Gönüller gelin!”

 

 

Bu yazılardan sadece birini okuyan, diğerinde ifade edilenlerden haberdar değilse, Necip Fazıl’ın kabiliyet ve kapasitesini tam tespit edememiş olur.

“Dâvâ adamlığının ana vasıflarından biri gözükara olmak... Gözükara olmak, dâvâ adamının, inandığı şeyi hayata ve eşyaya nakşetmesi için biricik vasıta… Her tedbir alındıktan ve basiret plânında her şey pişirildikten sonra mutlaka cür'ete, gözükaralığa ihtiyaç var.” (İmân ve Aksiyon) İşte gözükaralık… “Koca Arap, hattâ İslâm âleminde birkaç fedaî yok mudur ki, içi dinamit dolu bir uçakla (pike) şeklinde İsrail'in başlıca hava üssüne çivi gibi saplansın ve yalınız oradaki uçakları değil, yüzlerce insanı da kendileriyle beraber havaya uçursun? Ya herrû, ya merrû! Ya gerçek müslüman olmayı bilmek, yahut hayat hakkına paydos demek...” (Çerçeve-4)

Şahin ve güvercin, bir arada… Bir uçta gözükaralık, diğer uçta, bir kuş ötüşüne ağlama hassasiyeti… Şu tevekküle, rızaya, teslimiyete bakın… Sonuçta kazanç, büyük…

“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı,

Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı.”

Üstad’ın bir sevincine şahit oldum. Ziyaretçisinin, yıllar sonra kefaret borcu için oruçlu olduğunu öğrenince –kelimenin tam mânâsıyla söylüyorum– çocuklar gibi sevindi. Şiir okur gibi, yüksek sesle: “İşte bu!..” Elini masaya vurdu… “Şeriat, emri yerine getirilecek bir manzumedir!”. Sevinçten uçuyor… Çay getiren dâhil, herkese, oradakilere ve ne maksatla olursa olsun her gelene, onların şaşkınlıklarına aldırmadan, bunu sevinçle haber verdi.

Pek çok kişinin ifade ettiğini bir de ben dile getireyim. Necip Fazıl’ın eserlerini birbirinden bağımsız ve bağlantısız ele alamazsınız… Bir eserini incelemeye kalkarsanız, vazifenizi tam olarak yapmak istiyorsanız, bütün eserlerini incelemek mecburiyetinde kalırsınız. Türk fikir hayatına kabul ettirdiği ifade ile “Ya hep, ya hiç!” Şahin ve güvercin ahlâkında olduğu gibi her sahada ve her türdeki eserlerinde de, öyle bir bütünlük vardır. Ve… Türk edebiyatı… Şiiri, romanı, hikâyesi, senaryosu, tiyatrosu, tarihi, siyaseti, hatırası tefekkürü, hitabeti, röportajı, görüntü sanatları, basını, ahlâkı, kimliği vesairesi… Hangi sahada değerlendirme yapmayı düşünürseniz düşünün, ondan, edebiyatımızda şahin karakterinin en ileri örneği Köroğlu için ve güvercin karakterinin en ileri örneği Yunus için şiir yazmış olan o dehadan bahsetmezseniz eseriniz tamam olmayacaktır.

Bugün sadece şairliği tebârüz ediyor… Uzaklaştıkça haşmeti ve zarafeti daha iyi temaşa edilen minare gibi her gün ne büyük bir mütefekkir ve yol gösterici –günün teknik tabiri ile (navigatör)– olduğu daha iyi anlaşılmaktadır; anlaşılacaktır.

 

Devamı iıin tıklayın
Hesaplaşma zamanı
Kadir Bayrak

Allah rahmet eylesin, Üstad vefat ettiğinde ben ilkokula yeni başlamışım. Onunla tanışıklığımız bu sebeple eserleri üzerinden oldu. Doksanlı yıllarda başlayan ve otuz küsur yıldır devam eden dergicilik tecrübemiz de onu ve eserlerini, belki tam mânâsıyla anlama değil ama en azından yakından tanıma imkânı sundu. Editörlük vazifem gereği üç ayda bir çıkacak derginin ikinci sayfasına konulacak kaleminden çıkma bir yazıyı seçmekten tutun, uzun yıllardan beri devam eden, kitaplarını, dergi yazarlarıyla birlikte okuma gayreti, eserinden müessirine bir kapı açtı.

Yukarıdaki paragraftaki “anlamadım ama tanıma imkânı buldum” ifadem yanlış anlaşılmasın. Evet, hakkı teslim edelim ki Üstadın pek çok eseri kolay anlaşılır cinsten değil. Buna rağmen her okumanızda eserlerinden heybenize alacağınız bir pay olacaktır. Tek okumayla yazarın kaleme aldıklarının künhüne vâkıf olanlar da vardır belki ama kendi adıma her okumada kitaplarını biraz daha fazla anladığımı ve farklı bir fayda temin ettiğimi itiraf etmeliyim.

Kendisini tanıdıkça hakkındaki tezviratlara da vâkıf oldum. Ama hiç şaşırmadım. Bu coğrafyada meydan yerine çıkmanın bir bedeli vardır. O güne kadar okuduğum kitaplarında, alışılmışın dışında, hayatının bütün ayrıntılarını gözler önüne seren bir yazar vardı karşımda. “O ve Ben”, “Kafa Kâğıdı”, “Bâbıâli”, “Benim Gözümde Menderes” ve şimdi hatırıma gelmeyen pek çok kitabında, kendisini tanımadığı ve eserlerini okumadığı halde aleyhinde yalan söyleyip iftira atanlara, onların yalan ve iftiralarından yıllar önce cevap vermişti.

Evet, bu coğrafyada meydan yerine çıkmanın, meydan yerinde olmanın bir bedeli vardır…

Rahmetli Abdülhamid Han, bu bedeli tahtından alaşağı edilip sürgün edilerek ödedi. Ayakta tutmaya çalıştığı devleti, çok değil kendisinden on sene sonra yıkılıp gitti. Adnan Menderes, Turgut Özal, Muhsin Yazıcıoğlu, Eşref Bitlis bu bedeli canlarıyla ödeyen devlet adamları oldu. Hepsine rahmet olsun… Şimdi dillere pelesenk olmuş bir tabir var ya hani; yerli ve millî olmak… İşte benim devlet adamında aradığım yerlilik ve millîlik kriteri; şehit veya gazi olmayı göze almak…

Fikir adamı için de aynı kriter geçerli. Haklısınız, Üstadı öldürmediler. Ama Uğur Mumcu’dan Mahmut Esat Coşan Hoca’ya kadar geniş bir yelpazede öldürdükleri ve şehit ettikleri var. Belki de öldürmek istediler ama buna muvaffak olamadılar, orasını Allah bilir. Ona farklı bir muameleyi uygun gördüler; ademe mahkûm etmek… Yani onu ve fikirlerini yok saymak. Yok sayamadıkları, meydan yerinde görünür, konuşulur, anlaşılır olduğu anda da elinden kalemini alıp hapse attılar. Rahmetli eserlerinde, bir Fransız ansiklopedisinin kendisini tanıtırken hapis yıllarının, üniversite tahsil yıllarından uzun olduğunu kaydettiğini söyler. 78 yaşında vefat ettiğinde, üzerinde kesinleşmiş ve infaz edilmesi gereken bir hapis cezası olduğu halde defnedilmişti. İhtilalin cumhurbaşkanının af yetkisini onun için kullanmadığı herkesçe bilinen tarihî bir malûmat…

Üstad, sarsılmaz çelikten gövdesi, her daim kıble istikametini gösteren pusulasıyla Nuh’un gemisini andıran Büyük Doğu dergisiyle fırtınalı deniz gibi çalkantılı Türk siyasî hayatına ve hayatın her şubesine yön tayin eder ve müdahale ederken 1960 darbesi gerçekleşti. Tahmin edileceği üzere ilk derdest edilecekler listesinin başlarında o vardı. Oysaki darbeden önce darbenin davul zurna çalarak geldiğini bizzat Başbakana söylemişti. Başbakan ve hükümet tedbir almadı, yoğurttan hükümete mukavvadan bir hançer saplandı, o derdest edildi, herkese uygulanan af kanunu onun için uygulanmadı ve hapis yattı. Cinnet Mustatili eserinde hapishane hatıralarını anlatır.

Bilinen hadiseleri tekrar etmemin bir sebebi var; Üstad, konferansları vesilesiyle Anadoluyu il il, ilçe ilçe gezmiş, konuşma yaptığı salonlara istiap haddinin çok üstünde insan toplayabilmiş bir mütefekkir. Yüksek tahsiline yurt dışında, Fransa’da devam etmiş, Abdülhamid Han’a yapılan bombalı saldırının faillerini yargılayan, İstanbul’da büyük bir yalı sahibi, müreffeh hayat süren bir ağır ceza reisinin torunu, Doğu ve Batı medeniyetlerinin tahlilini fikir dünyamızda yapabilen tek kalem. Bu vasıflarda bir insan isteseydi her iki darbeden önce veya sonra yurt dışına gidebilir ve hapislerle dolu hayatı yerine oralarda buraya nispetle daha rahat bir hayatı tercih edebilirdi. Sağdan ve soldan pek çok kalem, düşünür darbelerden sonra soluğu yurt dışında aldı. Bahriye lisesinden okul arkadaşı Nazım Hikmet, memleket hasretini dindiremeden Rusya’da vefat ederken, Kadir Mısıroğlu 80 ihtilalinden sonra önce Almanya’ya sonra İngiltere’ye sığındı. O ise kaçmadı. Hayatıyla, yerlilik ve millîliğin de kitabını yazdı.

Kitaplarının onlarca baskısının yapıldığı, şiirlerinin okunduğu, sosyal medyada kendi kaleminden çıkmasa bile şiiriyet taşıyan bütün beyit, dörtlük ve sözlerin altına isminin yazıldığı bir zamanda, ademe mahkûmiyetin bir gereği olarak onun kaleme aldıklarının aksine bir hayat sürdüğü, “siyasî bir ideolog” olduğu, yirmi yılı aşan bir süredir ülkeyi idare eden iktidar partisinin onun fikirlerinden etkilendiği, iktidar partisinin yanlışlarından ona da bir pay düştüğü gibi safsatalar devreye sokuldu. Muhafazakâr mahallenin sözüm ona eli kalem tutan, fikirci geçinenleri de bazen açıktan bazen susarak bu görüşe destek verdiler.

İnsan, yaşamadığı hayatın eserini yazamaz. Hiç öyle değilken dindar taklidi yapabilir, gökte uçtuğunu, suda yürüdüğünü, şeyh olduğunu iddia edebilir. Etrafına buna inandırdığı insanları da toplayabilir ama taklidini yaptığı o hayatın eserini yazamaz. Kimi toprak altında, kimi hapiste, kimi yurtdışında, kimi de hayatta bu tanıma uyanlardan hiçbirinin –kendi dar dairesi dışında- topluma mâl olmuş bir eserini gösteremezsiniz.

Allah aşkına, çilesi çekilmeden “Çile” gibi şaheser nasıl yazılabilir! 100 cildi aşan bir kütüphaneyi geride bırakmış bir fikir adamı olarak bu iddialar karşısında kendisi sussa bile “mezarı konuşuyor”.

Onu sevip sevmeme meselesi değil, anlatmaya çalıştığım. Ardında binlerce sayfa eser bırakmış ve ölümünün üzerinden kırkbir sene geçmiş bir insan hakkında fikir beyan ederken, hele hele bir iddiada bulunurken en alt perdeden sahip olunması gereken ahlâk, ilim ahlâkı gereği hareket gerekir. Fikre fikirle, esere eserle cevap.

Dergimizin sahibi Ali Hocamın “Durun Kalabalıklar” eserinde beni en çok etkileyen cümleleri, meramımı en kısa yoldan anlatıyor; “Öyle bir noktaya gidiliyor ki… Kendinizi tarafsız görüyorsanız, onunla art niyetsiz olarak yüzleşmedikçe; düşman görüyorsanız kıyasıya hesaplaşmadıkça; dostsanız ve fikir birliği içindeyseniz, eserlerini gönülden kavrayıp ona göre derin nefs muhasebenizi yapmadıkça hiçbir sahada, iyi veya kötü, cemiyetin bütününü kucaklayacak faaliyet mümkün olmayacaktır.”

Üstad, bir iddia sahibi, onun bir dâvâsı var; Efendisi Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini tanıdıktan sonraki hayatını bilenler için dâvâsının ne olduğunu söylemeye lüzum kalmıyor.

Şiirde zirve, bunda dost düşman müttefik. Fikir namusu taşıyan düşmanları şiirdeki hakkını daha fazla teslim ediyor.

Tiyatro eserleri, kendisini yok sayma gayretine rağmen bütün engelleri aşıp gündem oluyor, “Bir Adam Yaratmak” piyesi devlet tiyatrosunda haftalarca kapalı gişe oynuyor.

Tarih eserleri, o güne kadar söylenenlerin ve devleti idare eden resmî görüşün aksine bir tez ortaya koyuyor. Resmî görüşün Kızıl Sultan diye kabul ettirmek istediği Abdülhamid Han’a, o, “Ulu Hakan”, vatan haini olarak gösterilen Vahdettin Han’a “Vatan Dostu” diyor. “Sahte Kahramanlar” konferansıyla öğretilen tarihi ters yüz ediyor.

Yakın bir gelecekte şerhleri yazılması mümkün “İman ve İslâm Atlası” eseriyle ilmihalimizi öğretiyor.

Hayatını vakfettiği Büyük Doğu dâvâsına tayin ettiği vazife, İslâmın emir subaylığı… Vazifenin gereği olarak kaleme alınan eseri de İdeolocya Örgüsü. Kitabın takdim bölümünde, niçin bu kadar gayretli, iddialı olduğunu bildiriyor: “Fikirde, sanatta, anlayışta, anlatışta, buluşta, tutuşta, dağıtışta, toplayışta ve nihayet yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billûrlaştırma işinde dünyanın en büyük adamı olmak isterdim; nefsim için değil, sırf O’nun ümmetinden en hakîr ferde düşen liyakat payını ve üstünlük derecesini göstermek için…” İlerleyen bölümlerdeki “Bayram yerlerinde çocukların kâğıt ve kursaktan düdüklerle cızırdattığı cümbüş derekesindeki bir buçuk asırlık fikir hayatımızı, kemanından davuluna kadar en haysiyetli ses manzumesinin âletlerine ve terkip vahdetine kavuşturmak dâvâsındayız. Eğer bu dâvâyı bütünleştirebiliyorsak, bizi ayakta ve saygıyla dinleyiniz; iddiamıza rağmen maskaralaştırıyorsak, maskaraların âkibetine mahkûm ediniz!” cümleleriyle hem nefs muhasebesini yapıyor hem de meydan okuyor.

Öyle bir zamandan geçiyoruz ki yaşanmaya değer hayatın bütün ölçüleri, salgın hastalıklar, kuraklık, kıtlık, savaşlar, teknolojik gelişmelerle yerinden oynadı. Dost düşman bütün devletler, yeni bir dünya kurma planları yapıyor. Bu hengâmede, adaleti, barışı hâkim kılma iddiasındakilerin Üstadla yollarının kesişmeden ve onunla hesaplaşmadan bir adım atmaları mümkün görünmüyor.

“Durun Kalabalıklar”ın sahibi kollarını makas gibi açmış bizi bekliyor…

Devamı iıin tıklayın
İslâm’ı yenilemek
Necip Fazıl Kısakürek

*İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.

*Anlayış mı?.. Nurun aynadaki aksi... Aynayı yenilemek...

*Güneş yenilenemez, Göz yenilenir.

*İslâm, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi... Ona her ân biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik...

*“Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır” hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.

*Dâvâ işte bu mânâda İslâm'ın yeni neslini yuğurmakta...

*İslâmın en yeni, değiştirilmez ve örnek nesli, Resûl eliyle yuğurulan sahabiler...

*Sahabilerin ardından "Tabi"ler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dâvâ içtimaî plânda zaafa uğramış ve büyük ferdî zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış plânda kalmanın neticesi olarak ilâhî hikmet aşikâr...

*Emevî ve Abbasî devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslâmî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığrına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.

*O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar, İslâm'dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.

*İslâmı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvâ-zaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş; ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslâm'a kapı açmaya bakılmıstır.

*Reformcu, İslâm'ı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, şahsî nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakı-mından, İslâm’a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslâm’ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır; aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasipsiz reformcu... Yani ruhu, kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...

*İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabileceğine ait ilâhî bir ihtar...

*İslâm’ı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felâketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki hâlinde zuhur etmekle mükellef...

*Bunca zevalin ardından ancak kemâl çığırı açılabilir...

*Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celâdet, edeb ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenileme dâvâsını çözümlemeye güçlü nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet...

(İdeolocya Örgüsü, Mayıs 1998, 10. baskı)

Devamı iıin tıklayın
Benim halim
Necip Fazıl Kısakürek

Evet, bizzat ben gazeteciyim; ve Allah’a şükür, Tanzimattan beri gelen, menfi tarafından galip ve hâkim örnekler arasında, bu milletin ruhuna bağlı ve rüyasına ilişik, sahici, belki de ilk, dünya görüşünün mimarı ve dâvâcısıyım. Müslümanım; Müslümanlık çapında hiçbir kıymet ve haysiyet ölçüsü tanımıyorum; bin yıllık şecereye sahip bir Anadolu ailesinden geliyorum... Ve bir zamanlar küfrün, hiçbir şahsa göstermediği medih edebiyatının ithaf edildiği fâniyi şahsımda gezdiriyorum.

“Ben, küfür yobazlarının tâbiriyle, malûm ve mahut bir softa olarak işe başladım. Sâf şiir, san’at, edebiyat ve tefekkür yolundan geldim. Bugün solcu ve aşırı inkılâpçı bir yayınevinin ve (Varlık) mecmuası sahibinin kalemiyle ‘bir mısraı bir millete şeref verecek insan…’ diye gösterildim.”

Malatya hâdisesinin Yahudice şişirilme kahramanı Ahmet Emin, “Bir Adam Yaratmak” isimli piyesim oynanırken, o zaman başmuharriri bulunduğu (Tan) gazetesinde benim için dört arşın boyunda bir başmakale yazdı, beni göklere çıkardı ve gazetesinin ileri gelenlerine şöyle dedi:

“ –Ne yapsak da bu adama gazetemiz için yazı yazdırabilsek?..”

Bugün, sırf İslâm düşmanlığı uğrunda, bir zamanlar beni metheden dudaklarını ve parmaklarını ateşe sokacak kadar ileriye giden münekkit Nurullah Ataç, devirler boyunca, isim ve şöhretimin başında, yemeden, içmeden, uyumadan nöbet beklemiştir. O, bugün emrinde çalıştığı Hüseyin Cahit Yalçın’a, bir zamanlar şiirimin aleyhinde bir yazı yazdığı için:

 “–Sus, ihtiyar ve kokmuş idrak! Sen yeniden ve gerçekten ne anlarsın?” diye bağırmıştır.

Yeni bir Türk millî marşı istendiği zaman Çankayalardan mankayalara kadar dolaşıp:

“–Bu işi Necip Fazıl’dan başka kimse yapamaz!”

Diye mekik dokuyan Falih Rıfkı Atay’dan tevil bekliyorum.

Bugün beni tanımadığını; ve benim, benim gibilerle –müslümanlarla– beraber bir kampa kapatılmam gerektiğini yazan, fikirsiz, esersiz, irfansız ve şahsiyetsiz esnaf Sedat Simavî, bir zamanlar (7 Gün) mecmuasında adıma destanlar tertiplemişti.

Kısacası, ben, küfrü faka bastırmış olan adamım!

Onlar bende faka bastılar; ve beni kendilerinin en büyüğü olmak yerine, müslümanların en küçüğü, fakat kendilerinin en korkunç düşmanı görünce apışıp kaldılar. Ve ötedenberi gelen orta malı, pestzinde, malûm klişeleri geveler, aşksız ve ruhsuz kaba softa tipinden farkımı düşününce, başlarına bütün dünyaların yıkılacağını sandılar.  Zira bende vehmettikleri kabiliyet, istidat, bilgi, irfan, san’at  ve ifade değerine nispetle, bu asırlık dâvanın ancak  benim elimde tehlike belirttiğini ve belirteceğini anladılar.

Onlar, deminki vasıflar ile, ötedenberi gelen,  orta malı, pestzinde, malûm klişeleri geveler, aşksız ve ruhsuz kaba softa tiplerinden korkmazlar; bu insancıkları kolayca bazı vahitlere irca edebilirler. Onlar için teh-like benim, biziz!.. Zira biziz

ki, onların sahte dünyalarını, bizzat o sahte dünya içinde yetişmiş, çile doldurmuş, nihayet havasızlıktan patlamış en halis tipler olarak ifşa ve iptal edebiliriz. Biziz ki, bu mukaddes dâvayı, tamamiyle kanun yolundan, kırçıl sakallar, dar alınlar, vahşî bakışlar ve kapkara cehaletler elinden alıp, onu, nuranî yüzler, inci dişler, geniş alınlar, derin ve tatlı bakışlar ve ebedî güneşler ikliminde yepyeni bir gençliğe teslim edebilir, yepyeni bir vecd ve aşk nesline devredebiliriz. Ya sonra ne olur; ne olur bu adamların halleri, dünyaları, inkılâpları, sahte reçeteleri, yalancı ilimleri, kalpazan san’atları, zinaları, içkileri, kumarları, dalavereleri, hırsızlıkları, ticaretleri, istismarları, her şeyleri, her şeyleri???

(Müdafaalarım; 91. s; 10. basım, Temmuz 2012)

Devamı iıin tıklayın
RÖPORTAJ - ŞEYMA KISAKÜREK ŞENOCAK
Ekrem Yılmaz

"Fikrin ne olduğu dahi anlaşılamazken onun mütefekkirliğinin kıymeti ne denli anlaşılabilir!.."

Üstâd Necip Fazıl KISAKÜREK’in torunu, edebiyatçı, Üstad adına kurulan vakfın yöneticisi Şeyma KISAKÜREK SÖNMEZOCAK’la sadece bir torunu olarak değil de işin uzmanı, takipçisi, okuyucusu ve yolunda hizmet edeni olarak konuştuk. Ona Üstad’ı sorduk

 

20 Şubat 2024

Ekrem YILMAZ– “Üstad Necip Fazıl kimdir, sizden dinleyelim efendim” gibi bir soru ile başlamak istemiyorum. Sizin bazı röportajlarınızda özellikle belirttiğiniz ve rahmetli Mehmed Kısakürek ağabeyim ile görüşmelerimden bildiğim şu mesele ile sohbetimize başlamak istiyorum. Diyorsunuz ki, Üstad’a büyük şair, büyük yazar, büyük gazeteci vs. demek yetmez. Genellikle hakkında konuşanların çoğu onu böyle ele alıyor. Onun gerçek yönünü görmüyorlar veya gözardı ediyorlar. Efendim, o zaman sizce Üstad nasıl tanınmalı veya tanıtılmalı… Onun esas bahse konu edilmesi gereken tarafı, ağırlık yönü nedir? Üstad’ın nasıl tanınmasını ve anılmasını istersiniz?

Şeyma KISAKÜREK SÖNMEZOCAK: –Üstadın büyük şair, büyük yazar gibi; günümüze ait, ama büyüklük noktasında neyin baz alındığını anlayamadığımız basit kategorize sıfatların dışında olduğunu düşünüyorum. Onun en önemli şahsî özelliği görünmeyeni aramak için gelişen merak… Günlük tecessüsle karışmasın tabii bu... Kimi yerlerde dikkatimi çeken günlük meraklarını “Üstad’dan öğrendik.” gibi bir kılıfa sokmak. Oysa Üstad bunun çok ötesinde bir meraktan bahsediyor bize. Çocukluğundan beri getirdiği en önemli özelliği görünmeyeni aramak, bilinmeyeni sorgulamak. Üzerine aldığı felsefe öğretimi de bu merak ve muhteşem zekâsıyla birleşince ortaya muazzam bir mütefekkir çıkıyor. Şairliğin ne kadar önemli bir kıymet olduğunu kendisi de yazıyor zaten… Şairlik, sanat ve tüm beceriler aslında derinlerde barındırdığı mütefekkirliğin üzerine inşa ediliyor. Çile şiirinde “Atomlarda cümbüş …” diyor: Atomların o bitmeyen hareketlerini tasvir ederken nasıl bir betimleme kullanıyor! Kültür hassası dediği, edinilen bilginin insanın kendi zihninden akıl süzgecinden geçirip aslında, günümüz tabiriyle içselleşmesi... Atomların bitmeyen hareketliliği bilgisini tefekkür edip, içselleştirmese; bir şiirin içinde bu muazzam betimlemeyle nasıl ortaya koyabilir? Dolayısıyla Üstad ile alâkalı en önemli özellik mütefekkirliği… Ki; maalesef günümüzde düşünce ve fikrin ne olduğu dahi anlaşılamazken onun mütefekkirliğinin kıymeti ne denli anlaşılabilir bilemiyorum.

 

Onun bir cemiyetçiliği ve bir de “asıl hayat ruhta, iç çizgilerde” dediği bâtını, iç dünyası var. O iç dünyası hakkında konuşulacağı zaman, onu bana bırakın, mahremim diyor. O zaman cemiyet plânındaki Necip Fazıl’dan, dâvâsından, Büyük Doğu’dan bahisle neler söylemek istersiniz?

–Onun dâvâsı maalesef yine günümüz basit jargonlara hapsedilerek, basit tanımlamaların esiri oluyor. Oysa benim bakış açımla Üstad Türk kültüründeki ilk Postmodernist yazar, entelektüel ve mütefekkirdir. Küresel sosyolojik akımlar maalesef bizdeki, Tanzimat geleneğinden bu yana taklitten öteye geçememiştir. Bu noktada dünyanın herhangi bir yerinde başlayan sosyolojik akımlar; ne olduğu anlaşılamadan ülkemizde popüler oluyor. Tabii; Modernizm dediğimiz sosyolojik gelişimin; geliştiği ülkeler çerçevesinde muhakkak kendine has kıymetleri mevcut. Ancak; bir İslâm Ülkesi ve bunun için hâlâ uğraş veren bir toplum olarak; toplum diyorum çünkü maalesef cemiyet olduğumuza inanmıyorum; modernizm ilkelerinin, temellerinin bu ülkede buhrandan başka bir şeye yaramadığını ilk söyleyen Üstad olmuştur. “Durun kalabalıklar, bu yol çıkmaz sokak!” diye bağıran bir mütefekkir. O, bunları söyledikten çok vakit sonra modernizmin batıda ne olduğu ve aslında ne olamadığı anlaşılmış; akılla çıkılan yolun özellikle kendi inançları çerçevesinde kutsal kitaplarının işaret ettiği büyük lânetlere yol açtığı benimsenmiş ve bunun yerine ne gelmesi gerektiği tartışılmıştır. Maalesef her şeyde olduğu gibi burada da batıdan gelenin doğru olduğu yanılgısı hakîm oluyor ve ne zaman batı modernizmden vazgeçiyor, bizde de o zaman tartışılmaya başlanıyor. Oysa Üstad, bu tartışmaları çoktan bitirmiş, sonuca varmış, çaresini de ortaya koymuştur. Onun tek dâvâsı Allah ve İslâm’dır. Bunu da o kadar kuvvetli bir tez ile ortaya koymuştur ki; kendi söylediği gibi “Saman yerine orkide dağıtmak!” gibi bir sonuçla karşılanmıştır. Hiç kimse ne onun zamanında ne de şimdi ve hâlâ; onun dediklerinin felsefik temeline bakmadan ve dahi idrak edemeden sadece sonuca bakmış ve onu; bütün ömrü boyunca mücadele ettiği ham yobaz kaba softalıkla suçlamışlardır. Bu noktada Üstad’ın dünyada çok az örneğini gördüğümüz entelektüel krizini anlayamamış, bu noktada ondan bilerek yahut bilmeyerek uzaklaşmış bir TOPLUM ile karşı karşıyayız. Eminim ki, Üstad bir batı ülkesinde olsaydı; külünü dahî saklayacak kadar kıymet biçmişlerdi.

 

Üstadın özel hayatı olmadığını, olamayacağını kendi ifadesiyle eserlerinden biliyoruz. Siz bize onun hayatı ve eserleri ile arasındaki ilişki, bağ, bütünlük hakkında neler söyleyebilirsiniz?

–Özel hayattan maksat günümüz tanımlamaları itibariyle işin dedikodu kısmı gibi geliyor. Oysa Üstad, hiç durmadan yazan bir el, hiç durmadan sorgulayan, üreten bir akıl. Onun dâvâsı noktasında tefekkürü o kadar derin ki; bu fikri, bu ideolojiyi; olmasını ümit ettiği cemiyet planında öyle bir temele oturtuyor ki hiçbir boşluk bulamayız. Dolayısıyla kendini zaten bu dâvâya vakfetmiş bir mütefekkir olarak, bütün ömrünü bu dâvâ ve ideoloji uğruna tefekkür etmekten, üretmekten, yazmaktan, anlatmaktan ve hatta bu uğurda hapis yatmaktan ibaret geçirmiştir.

 

Şairliği malûm. Her şeyi O’nun için bildiği gibi, o şiirini de Allah için bilmiş, yazmış, söylemiş bir “Şairler Sultanı”… Şairliği ve hayatı hakkında bize söyleyebileceğiniz özel bir şeyler var mıdır?

–Şairliği malûm. Kendisi de satır satır yazmış. Bir tuhaf bahaneyle başlayan, ama her şeyin daha da derinine inen bir merak ile, en iyisi olmaya adanmış bir hal. Şairliği kıymeti ayrıca malûmumuz. Ben Üstad’a baktığımda, onun mütefekkirliği, görünmeyeni araması, bilinmeyeni, gaibi kurcalaması, şairliği, eserleri, fikirleri, günlük yazıları hiçbirini birbirinden ayıramıyorum. Hepsi bir nakış gibi birbirine bağlı. Ama hayatı da muazzam bir şiirin kelimelerle, dizelerle örülmesi gibi bir hayat.

 

Kamusluk çapta eserleri ve BD Külliyatı bir hazine… Sizler yolunda giderek bunları okurlarına, sevenlerine ulaştırmaya devam ediyorsunuz. Ayrıca onu çok nadide organizasyonlar ile anmak ve aşkını tazelemek için çalışmalarınız oluyor: 1 Şiir 1 Hayat, 40 Yıl 40 Eser gibi… Bu organizasyonlara Cumhurbaşkanı, bakanlar ve seçkin insanlar katılıyor. Acaba gelecekte bunların devamı niteliğinde çalışmalarınız, projeleriniz var mıdır, varsa nelerdir?

–Çok güzel bir söz vardır. “Dünyada söylenmeyen tek bir söz dahî kalmadı. Ama kimse anlamadıysa tekrar söylenmesinin bir zararı olmaz!” Tabii ki onun sözlerini tekraren söylemek değil elbette, ancak söylediklerini günümüz insanıyla, günümüz şartlarıyla tekrar ortaya koymak ve belki de fark edilmemiş bir perspektifle sunmak. Üstad’ın eserlerinde en çok yaptığı şey şudur. İnanılmaz bir entelektüel birikim içerisinde okuyucusuna bir kapıyı aralayıp, başka bir konuya, kapıya geçer. Onun kitabını okuduğunuzda o aralanan kapıdan içeri girmek yahut girmemek sizin kendi şuurunuzla tercihiniz olacaktır. Yani bir nevi Üstad koklatır. “İlmin yolu tebliğ, sanatın yolu telkindir.” Üstad’ın da dediği gibi aslında, biz onun araladığı kapılardaki kokuları ziyaretçilere sunmaya çalıştık. Çok da etkili olduğunu, gelen ziyaretçilerin yorumlarıyla anladık. Bu sergilerde Üstad’a yapışmış olan etiketlerden onu sıyırıp, onun bizlere telkin ettiği zarafet ve sanat yoluyla eserlerini ortaya koyarak farklı bir bakış açısı sunma fırsatımız oldu. Bu etiketlere aldanıp gerçekten onu tanımayan ama anlamak isteyen birçok ziyaretçimiz de göstermeye çalıştığımız cepheden Üstad’ı görüp ona hayran kaldılar. Dolayısıyla elimizden gelen onu anlatma şekli buydu. Sergi olarak devam etmese de farklı cephelerden yine onu anlatabileceğimiz çalışmalarımız elbette olacak.

 

Bir de sizin dâhil olmadığınız Necip Fazıl adına ödüller verilen organizasyonlar oluyor. Bunlara nasıl bakıyorsunuz?

–Üstad adına yapılan etkinlikler maalesef kimi zaman sadece popülarite motivasyonu ile yapılabiliyor. Herkes kendi cephesinde, kendi adına, kendine yakıştığına inandığı şekilde yapıyor. Burada bizim ne dediğimizden ziyade halkın ne dediği daha önemli. Çünkü inanın onlar; yapılan işin ne kadar kaliteli olduğunu, nasıl bir motivasyonla ortaya konduğunu yahut ona yakışan kaliteye ne kadar uygun olup olmadığını ayırt edebiliyor.

 

Adına kurulan vakıf ve faaliyetleri hakkında bize neler söylemek istersiniz?

–2015 yılında rahmetli amcamız Mehmed Kısakürek’in öncülüğünde vakfımız kuruldu. Vakfımızın gayesi; onu anlamak isteyen, onu okumak isteyen, onu dinlemek isteyen her kim varsa bir aracıya ihtiyaç duymadan sadece ona gelsin. Üstad kendisini kendi anlatsın istedik. Bunun için 22.000 sayfalık orijinal el yazması, dökümanlar, fotoğraflar, mektuplar gibi belgeleri tek tek toplayıp tasnifini yaptık. Bunların üzerine araştırmalar yapıp günümüzde hangi eserde ne şekilde kullanıldığını bulduk. Hepsini katalogladık ve taradık. Bir dijital kütüphaneye çevirdik. Bunların haricinde onun hakkında yazılmış kitap, dergi, gazete ne varsa hepsini araştırma merkezimize koyduk. Onun için kalıcı hatıra odası yaptık. Eşyaya hakimiyetini, dekor zevkini anlatabilmek için. Bunların hepsi birer kurgu içerisinde yerleştirildi. Günümüzde bize dünyanın her yerinden ulaşan araştırmacılarımız var. Özellikle akademik çalışmalarda akademisyenleri çok yoran kaynak taraması kısmını bizim de desteğimizle yapar hale geldiler. İstedikleri her türlü kaynak konusunda dijital olarak da destek veriyoruz.

 

Son olarak Yücel Arzen’in Üstadın şiirlerini bestelemesi üzerine bir şey söylemek ister misiniz?

–Yücel Bey, günümüz ‘piyasasında’ Üstad’ı anlayabilen bir sanatkâr. Biz onunla bestelenme aşamalarında hep birlikte çalıştık. İşin en  güzel  ve  keyifli  tarafı;   biz  ona şiirin kendi müziğini, kendi ritmini söylüyoruz o da ritmi muazzam bir şekilde notalara döküyor. O yüzden çıkan besteler akıllardan çıkmıyor.

 

Başka uygun göreceğiniz hususlar var mıdır? Varsa nelerdir?

–Temel olarak her şeyden bahsettiğimizi düşünüyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum; bunu da Üstadın torunu olarak değil, bu ülkenin okuyan araştıran bir ferdi olarak söyleyeceğim: Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar gelişimden, değişimden korkan, bunun için sosyolojik ve psikolojik barikatlar ören başka bir ülkesi daha yok. Eleştirilmek, sanki dinimize edilen bir küfür gibi. Oysa her kültürün en temel dinamiği eleştiridir. Biz birbirimizi kırmak, yerden yere vurmak için değil, biz birbirimizi geliştirmek için eleştiriyoruz. Bunu böyle kabul etmek ve korkmadan değişmek, gelişmek inanın bizi, ülkemizi çok daha iyi bir geleceğe taşıyacaktır. Değişime gelene kadar maalesef konuşamıyoruz bile. Konuşalım artık. Yüzleşelim. Değişelim ve gelişelim.

Teşekkür ederim.

–Hüsnü kabul ile verdiğiniz cevaplar için asıl biz, size Kardelen Dergisi ailesi adına teşekkür ederiz efendim.

Devamı iıin tıklayın
Üstad ile
Ekrem Yılmaz

Ortaokula 1973 yılında başladım. Türkçe dersimize Ali ERDAL hocamız girmişti. Ve vakıa şu ki, ilk dersten itibaren kendisinden etkilendim. Bahsi geçecek konuların hep hikâyesi olacak. Onlara her seferinde girsem yazıyı bitiremem. Etkilenişimin de bir hikâyesi var elbet… İlk derste sorusu şu olmuştu hocamızın: “İsimlerinizin mânâsını biliyor musunuz?” Bilmek şöyle dursun o güne kadar ne bir şey söyleyen oldu ailemizde bu konuda ve ne de dışarda duyduk. Ayrıca aklımızın ucundan bile geçmemişti ismimizin mânâsını birine sormak veya araştırmak. Hocamın diğer öğretmenlerden ayırılan birçok hususiyeti var. Okula başladıktan bir müddet sonra kendisine, ders haricinde de bir şey sormak istersem müsaadeniz olur mu, dedim. Elbette dedi ve aklımıza takılan bir şey oldukça da sorduk, cevaplarını aldık.

Birkaç arkadaş da benim gibi kendisine yakın duruyordu. Onlar ile beraber bize ayrı bir kumbarada harçlıklarımızdan bir kısmını biriktirmemizi söyledi. Biz de dediğini yaptık. Para biriktiriyorduk ama niçinini bilmiyorduk. Sormadık da… Hocam bunu bize niye yaptırıyorsun demedik, sadece dediğini yaptık: Harçlıklarımızdan bir kısmını biriktirmeye devam ettik.

Birkaç ay sonra, çocuklar biraz birikti mi paralarınız, diye sordu. Evet hocam biraz oldu, dedik.

–O zaman yarın gelirken yanınıza alıp öyle gelin.

Öyle yapmıştık ertesi günü, paraları yanımıza alıp gelmiştik. Son dersten çıkınca birkaç arkadaşla beraber bizi yanına aldı ve çarşıya çıktık. Vardığımız yer Millî Türk Talebe Birliğinin Kütahya şubesiydi. İçeri girdik, kitap satışı yapılan bölüme geçtik.

–Çocuklar kitaplardan beğenin.

Çeşit çeşit kitaplar vardı: Hikâye, roman, fikir vs. Bir süre baktık, elimize kitaplardan örnekler alıp alıp bıraktık. Hangi kitabı alacağımıza karar verememiştik. Hocamız da seçme işinde hiç müdahil olmamıştı bize, herkes kendi istediğini alsın diye… Diğer arkadaşlar ne seçti, hatırlamıyorum ama ben 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası kitabını seçtim. Daha o zamanlar ben Necip Fazıl falan tanımıyorum. Kitap Necip Fazıl’ınmış.

Okuldan sonraları kitabı okumaya başladım. Orta birinci sınıfta daha 13 yaşındaydım. Kitap bana çok ağır geldi. Fikrî yazılar ile siyasî olay ve kişiliklerden bahisler vardı kitapta. Birçok kavram ile ilk defa o kitapta karşılaşıyordum. Siyasî kişiliklerin isimlerini de ilk defa yine bu kitapta duyuyordum: Menderes, Demirel, Ecevit ve bunun gibi… Bazı anlamadığım kısımları ve tanımadığım kişileri hocama sorarak kitabı okumaya devam ettim. Doğruyu söylemem gerekirse genel olarak meseleleri tam kavramam, ihata etmem zordu, edemiyordum. Velhasıl kitabı anlamaya anlamaya iki üç haftada bitirdim. Hocamız ile ders haricinde de görüşüyor, sohbetini dinliyorduk. Yolunu öğrendiğimiz MTTB şubesine de gidip gelmeye başladım. Bir ara hocam benim ile bir tanıdığına bir kitap gönderdi. Kitap, ambalajsız olarak elime verildiği için yolda onu inceleyerek gittim. Kitap, Çöle İnen Nur, Bütün Zaman Ve Mekâna diye de ibaresi vardı. Anladım ki, kitap Allah Resûlünü anlatıyor ve bu kitap da Necip Fazıl’ın eseriymiş. Kitap ilgimi çekti almaya karar verdim. Vakit geçirmeden bir iki gün sonra bu tür kitapları satan kitapçıya gittim. Kitabı sordum, kitapçı kitabı raftan indirdi. Onun kitabı aldığı rafa baktığımda Necip Fazıl’ın birçok eseri olduğunu gördüm. Kitapçı, amcamın tanıdığı bir imamdı. Ağabey elinizde olanların her birinden bana verin, dedim. Ben gelip ödeyeceğim, ben gelip ödeyemez isem amcamdan alırsınız, diye ilâve ettim. İmam, peki olur, dedi ve verdi. Ben de 15-20 kitabı alıp gittim. Önce Çöle İnen Nur kitabını elime aldım. Okudum. Ama bu sefer anlaya anlaya… Mest oldum. Üstada âşık oldum bu kitabı okuyunca… Hocam Ali Erdal’a Üstad ile ilgili çok sorular sordum. Hepsinin cevabını en güzel şekilde alıyordum. Hocam Üstada yakın birisiydi, onu eserlerinden, Büyük Doğu Dergisinden, dinlediği konferanslarından ve evine ziyarete gidip gelmesinden tanıyordu. Yani Üstad ile tanışıyorlardı. Ben Çöle İnen Nur kitabını bitirdiğimde Üstada gidip:

–Üstadım biliyor musunuz, ben Çöle İnen Nur’u okumuş birisiyim, demek istemiştim sevincimden. Tabi o zaman gidemedim. Bence onu okumak çok şeydi, büyük bir şey… Onu okumak birçok şeyi idrak etmekti. Büyükler için bile öyle olduğunu düşünüyorum hâlâ. Neyse yıllar içinde aldığım kitapların hepsini okudum. Yeni çıkan olursa onu da alıyor ve Üstadın eserler serisini tamamlıyordum. Basılıp da bulamadığım bir iki eseri kaldı: Rabıta-i Şerife, Hacc’dan Renkler Çizgiler gibi. Onları da Almanya’ya gidince bir cami önünde satış yapan birisinde bulmuştum. MTTB’de, Ülkü Ocaklarında, daha sonra Akıncılar derneğinde seminerler dinliyordum. MTTB’de Kültür Müdürü yaptılar. Orada duvar gazetesi çıkarmaya başladım. Bu 1977-1979 yılları arasında oldu. 1978’de Büyük Doğu Dergisi 16’ıncı  devre olarak çıkmaya başladı. İlgi ile takip ediyordum. Dergi haftalık idi, ama ben çıktığı gün elime geçer geçmez hemen dergiyi son satırına kadar okuyordum. Derginin 16. devre 3’üncü sayısı çıktığında Üstada hitap eden bir mektup kaleme aldım. Mektubuma cevap derginin okuyucularla başbaşa köşesinde geldi. 5. Sayının arka kapağında diyordu ki ismimi de vererek:

“–Gözlerimiz yaşla dolu, sizi, çamur deryası içinde inci taneleri gibi görüyor ve yalnız sizin ve benzerlerinizin aşkına bu yükü çektiğimizi ilân ediyoruz. Selâm…”

Ne saadetti benim için ve şaşırdım derginin arka kapağında Ekrem Yılmaz – Kütahya diye ismimi görünce… Hiç beklemiyordum. Koca Üstad beni adam yerine koymuş ve cevap vermişti. Onu zaten seviyordum, bir kat daha arttı ona sevgim ve bağlılığım. Beşinci sayı 16. Devre Büyük Doğu dergisinin son sayısı oldu. Bundan sonra Büyük Doğu dergisi çıkmadı artık. Ama kitap çıkarmaya ve gazetelerde yazmaya devam ediyordu Üstad. Hepsini hocamın da yardımı ile takip ediyordum. Dergi-Kitap Raporlar çıkıyordu. 13’e kadar devam etmişti.

Ve 1979 yılında liseyi bitirdim. Üniversite giriş imtihanları o zamanlar birkaç büyük şehirde yapılıyordu. Sırf Üstad ile yüz yüze de görüşeyim diye İstanbul’u seçtim imtihan yeri olarak. Ve muradıma erdim. Önce imtihana Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi dersliklerinde girdim. Çıkınca İstanbul’a beraber geldiğimiz Kütahya MTTB başkanı ile Üstadın Cağaloğlu Yerebatan Caddesindeki idarehanesine gittik. Yanına vardığımızda masasında oturuyordu, biz girince ayağa kalktı, yanımda gelen başkana ismi ve sıfatı ile hitap etti. “Ne var Kütahyalı” dedi, sanki biraz önce görüşmüşler gibi… Tanışıyorlarmış önceden. Başkan beni takdim etti Üstadımıza. O arada ben de elini öptüm. Öptürdü. Mesuttum. Üstünde açık mavi bir gömlek, altında krem rengi, bej bir pantolonu vardı. Çok kısa bir görüşme oldu. Üstad her zaman olduğu gibi yoğun ve meşguldü. Kısa sohbetimizin ardından, başkanı göstererek o sana gerekenleri anlatır, dedi. Ondan sonra evet, dediği gibi hem başkandan dinledim hem hocamdan ve kitaplarından da okudum. Hakkında ve eserlerinde anlattığı her detaya ulaşmak istiyordum ve Allah isteğime kavuşmayı nasip etti. Hamdolsun. Aynı yıl Almanya’nın Köln şehrine okumak için gittim. Babam orada çalışıyordu, bir ablam hariç diğer 4 kardeşim ve annem de oradaydı. Gider gitmez özel bir lisan kursuna yazıldım. Üç ay sürdü. Sertifika aldım. Ama yüksek tahsil için bu kursun verdiği seviye yeterli değildi. Köln Meslek Yüksek Okulunun yabancılar için açtığı Almanca kursuna yazıldım. Oradan da iyi derece ile belgemi aldım. Daha sonra Bonn Üniversitesinde kolej okudum. Meslek Yüksek Okulu lisan kursuna devam ettiğim sıralar telefon ile Üstada ulaşmaya uğraşıyordum hep. Türkiye’ye telefon hemen düşmüyordu. Telekomünikasyon iyi değildi Türkiye’de… Ancak Özal’dan sonra çevirince hemen düşerdi numaralar. Neyse denemeye devam ettim ve bir gün düştü ev telefonu. Neslihan anne açtı telefonu, Almanya’dan arıyorum, ben Ekrem Yılmaz, Üstadım ile görüşmek istiyorum, dedim. Sesi duyuluyordu, “Neciiiiiip, Almanya’dan telefon” diye seslendi. Üstad geldi. Tekrar takdim ettim kendimi. “Ne istiyorsun?” Dedi. Hiiiç Üstadım, sesinizi duymak için aradım, dedim.

–Hangi şehirdesin orda?

–Köln’de.

–H…. Str.3, Muhip orda. O sana yeter.

O kimdir, diye sormadım. Zira O ve Ben kitabında bahsi geçen Muhip olduğunu bildim. Ve sonra buluştuk Kelebek Muhip nam, Muhibbullah IŞIKLAR ile… Gerçekten Üstadın dediği gibi o bize yetti. Kendisi ile beraber 7 ayımız geçti. Bizi öyle kabul etti ki bu süre içinde iki gün başka yerde, oğlunda veya başka seveninde kalıyorsa, üç gün bizim misafirimiz oluyordu. Beraber ne anlarımız geçti. Neler dinledik ondan. Aile ortamında Üstadın eserlerini bana okutuyor, kendisiyle beraber ailemiz dinliyordu. Reis Bey, O ve Ben, Aynadaki Yalan (Bu kitabın gazetedeki tefrikasını hocam Türkiye’den gönderiyordu) okuduklarımızdan bazılarıydı. Kendisi dört dil biliyordu: Arapça, Farsça, Urduca, Fransızca… Çantasında Arapça ve Farsça eserler eksik olmaz ve çoğu zaman onlardan okur bize anlatırdı. Urducayı da sırf Mektubatı yazan İmamı Rabbanî Hazretlerinin dili diye öğrenmiş, Mektubatı aslından okuyabilmek için. Dışarda birileri ile karşılaştığımızda beni biraderzadem diye tanıştırıyordu. Bu kadar benimsemişti bizi… Biraderzade! Daha ne ister gönül? Bu zaman zarfında kendisine Türkiye’den mektuplar gelirdi ve onları bize açık yüreklilikle okurdu. Bir keresinde Üstad Necip Fazıldan mektup gelmiş. Bizim de ona olan muhabbetimizi biliyor ya, mektubu çantasından çıkardı ve bize okudu. Diyordu ki mektubunda Üstad Kelebek Muhib’e:

“–Sevgilim, Muhip! Artık dön. Biraz sabit kal, gezdiğin yeter. Zaten kaç kişi kaldık. Bari son zamanlarımızda beraber olalım.” Evet özetle böyle diyordu Üstad mektubunda.

Kendisine Van’dan da mektuplar gelirdi. Kızı Ayşe varmış orada… Kendisi de Vanlıymış zaten, başka birçok ahbabı ve akrabası da vardı orada. Kelebek Muhip Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin müridi, Üstad gibi… Bu yüzden bütün Arvasîler ile tanışıklığı ve yakınlığı vardı. Bu vesile ile daha sonra biz de bütün İstanbul’daki Seyyidler ve Van’dakilerin bazıları ve Bursa’daki birkaçı ile de tanıştık hep. Meselâ Üstadın eserlerinde ismi geçen eski Van Müftüsü Kasım Arvas ve bütün ailesi, ağabeyi Şemseddin Arvas ve kardeşi Hadi Arvas, oğlu Kâzım Arvas ve damadı Mustafa Şahin ile tanıştık. Bir seferinde Van’dan bir mektup almış. Onu da bize okudu. Mektupta selâm ve hâl hatırdan sonra diyordu ki: “Şu Seyyid de İstanbul’a gitti, bu da gitti,” diye birçok isim sayıyordu. Ve bu gidenleri, Efendi Hazretlerine intisabı olmadığı halde ona nispet iddiası ile şeyhliğe kollarını sıvayan birine intisap ettiler, diyordu mektupta… Büyük bir iddia… Hem de intisap ettiler diye saydıklarının hepsi Seyyid… Şüphesiz, hepsini tanıyorlar ve soyağacı olan insanlar. Ben bunu duyunca şaşırdım ve mektup bitince kendisine dedim ki:

–Efendim, biz ne yapacağız? Biz kime intisap edeceğiz bugün?

Dedi ki:

–Öyle birini, bağlanmaya lâyık birini bilen varsa, beraber gidip eteğine yapışalım, intisap edelim!

Çok manidardı, aile ortamımızda bunu böyle söylemesi. Ayrıca Kelebek Muhib’in cümlesi olarak Üstadın O ve Ben kitabında yazdığı şekliyle bize söyledi. Şöyle:

“–Kutup iki çeşittir: Medar kutbu ve irşat kutbu… Medar kutbu vazife icra edebilmesi için hayatta olması gerekir. İrşat kutbu vazifesine vefatından sonra da devam eder. Efendi Hazretleri irşat kutbu idi, her ne kadar müritleri arasında yerine bırakabileceği yetkinlikte birkaç kişi yetiştirmişse de hiç kimseye halife olarak icazet vermeden görevini de beraberinde alıp gitti. Sağlığında Efendisi Seyyid Fehim Arvasî Hazretlerinin mahdumu Muhammed Sıddık Efendiye icazet vermiş ve o, Efendi Hazretleri daha sağ iken Ermeniler elinde şehit edilmiş ve ondan sonra da kimseyi halife olarak bırakmamıştır.”

Evet, mütehassıs dilinden bu mevzunun böyle kapandığını Üstad da adı geçen eserde aynı şekilde aktarır. Bunu bildikten sonra sahte iddiacılara nasıl pirim verilir, anlaşılır şey değil. Bunun böyle olduğunu bazı Seyyidler hem eserlerinde hem sözlü olarak anlattıkları gibi, sosyal medyada duyuruyorlar. Allah insaf ve idrak versin hakikat arayıcılarına…

7 aylık beraberliğimizin son günlerinin birinde Kelebek Muhip bize dedi ki: “Yakında Türkiye’ye dönüyorum. Ama merak etmeyin, inşaallah geri geleceğim.” Haberine üzüldük, ama dönüş müjdesine sevinmiştik. Zira babam ile beraber o sene hacca gitmeye niyetlenmişler ve programını yapmışlardı. Ve Türkiye’ye uğurladık kendisini ve bu arada mektuplaştık. Ben de kendisinin beş adet mektubu hatıra kaldı. Sonra mektupların arkası kesildi. Oğlu Habib IŞIKLAR’dan öğrendik ki, İstanbul’da vefat etmiş. Kartal Gülsuyu Mezarlığında defnedilmiş. Türkiye’ye izine gelince Ömer Kısakürek ağabey ile mezarını ziyarete gittik.

Almanya’ya dönünce Üstada bir yazı gönderdim. Evet, bir mektup değil de bir yazı… Yazıma başlık attım: MUKADDES VAZİFE diye… Dedim ki yazımda: “Üstadım siz Fatıma anamızın ameli ile amel ediyorsunuz. O, Ufuk Peygamberin ayakları incinmesin diye, Tebbet Suresinde Cehennemde odun taşıyıcı olarak bildirilen kadının yola serptiği dikenleri süpürüyordu. Siz de canınızı dişinize takarak hem içerden ve hem dışardan İslâm Dâvâsının yoluna serpilen tikenleri temizliyorsunuz, engelleri kaldırıyor ve mukaddesatçı gençliğin yolunu açıyorsunuz. Allah sizden razı olsun. Bizi size lâyık etsin.” Yazım bir dosya kâğıdını dolduracak şekildeydi. Aynı yazımın bir nüshasını da hocama göndermiştim. Hatta yazımda bir yerini düzeltti gönderdiği mektupta; ben “etini dişine takarak” yazmışım Üstada… Hocam, “Canını dişine takarak” olmalı diyerek düzeltmişti. Tabi Türkçe ve Edebiyat hocamızdı o… Neyse bir müddet sonra posta kutumda Büyük Doğu antetli bir zarf buldum. Açtım. İçinden Üstadın kartviziti çıktı. Arkasında da kendi el yazısı ile yazıma şöyle mukabele etmişti: “Mukabil tebrik teşekkür dua… imza, Necip Fazıl.” Bu kartviziti 43 yıldır cebimde, cüzdanımda taşıyorum, kendisinden güzel bir hatıra olarak.

Yine Almanya’da bulunduğum doksanlı yılların başlarında kurulan Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Sanat Vakfının mütevelli heyetinin seçtiği ilk yönetim kurulu üyeliğine hocam Ali Erdal ile beraber beni de almışlar. Bu ne şerefti benim için… Vakıf başkanı Mehmed Kısakürek ağabeyimin bir alicenaplığı idi. Ve Almanya’da resmileşemesek de bazı gönüldaşlar ile beraber faaliyetler yürüttük, değişik toplantılar yaptık, Almanya’dan vakfa üyeler kaydettik.

Kelebek Muhip’ten sonra Üstadımızı da Almanya’da bulunduğum sıralarda kaybettim. 25 Mayıs 1983! Öksüz kaldığımız gündü o gün. Beni biraderzadem diye tanıştıranın herhalde biraderi Üstad oluyordu ve biz de oğlu oluyorduk Üstadın. Elbette Üstad manevî babamızdı.

“Manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır…” diyerek Mukaddes Emaneti omuzlarımıza bırakarak veda etmişti Üstadımız eti zehir, balı zehir bu dünyaya... Son bir defa sarılamadık, fakat o gün bugündür hep beraberiz. Onu hep yanı başımda hissediyorum, Efendi hazretleri ile beraber. Yoksa hayat çok zor, daha da zor olurdu onlarsız.

Diyor ya Üstad:

Yaşamak zor, ölmek zor; kavuşmaksa zor mu zor!

Kavuşmamız mahşere kaldı böylece… Rabbimiz beraber haşreylesin!

Devamı iıin tıklayın
Pehlivan dayının elmaları
Fatma Pekşen

Aşağı mahalle ile yukarı mahalleyi beş dakikada bitirmişti Habibe. “Pehlivan dayı elma soyacak, koşuuun!”

Gümbür gümbür, yılkı atları gibi koşmaya başlamışlardı çocuklar köyün dört bir yanından. Analarından işitecekleri azar umurlarında bile değildi. Öyle tatlıydı ki pehlivan dayının elmaları. Tadını bir bilselerdi! Düzgününü bitirememiş taze gelin yanağı gibi, bir tarafı pembe, bir tarafı sarı idi hepsinin. Fırdolayı kırmızı olanına da denk gelinirdi kimileyin.

Bir keresinde dersi yarım bırakıp seğirten çocukların ardına, okulun öğretmeni de düşmüştü. Mektebin hem müdürü, hem müsdahdemi, hem muallimi olan Ercan bey de izlemişti olanı biteni. Sonra da elma kelimesinin aslının alma olduğunu ve al renginden dolayı, öyle dendiğini, sonraları da elmaya dönüştüğünü söylemişti.

Hakiki bir seremoniydi bu. Evinin karşısına düşen dut ağacının altına iskemle atıldı mıydı, işaret verilmiş oluyordu. Kardeşlerinin anası, her haberin ulağı, köyün tek Habibe’si de işareti alınca saniye sektirmeden yollara düşüyordu.  

Altı üstü iki mahalle değil miydi zaten! Kışın zaten nüfusun bir kısmı azalıyordu da. Çabucak bitiyordu dolanması.

Dar güzde, Adana’daki çalıştığı işinden gelen Pehlivan dayının, patronu tarafından bir kasa elma ile mükafatlandırıldığı herkesçe bilinirdi. Sadece bu köy değil civar mezralar bile bu doyumsuz meyvenin mis kokusundan haberdardı.

Geçtiği sokakları gülyağı kokusuna bulayan hacılarınki gibi köye yayılırdı elmaların kokusu. Alenen getirmezdi aslında. İndiği otobüsten, köye kadar yürüdüğü iki tarafı söğütlü yolda, omzuna attığı heybesinin şişkinliği ele verirdi onu. Türlü nakış vurulmuş heybenin tamamlayıcısı tahta bavuldaki kirli çamaşırların içinde de elmalardan bulunduğu tahmin edilirdi.

O, gözü kör olmayasıca kaymakam bey vakti zamanında buraların meyve ağacına değil, tahıla uygun olduğunu söylemeseydi, şimdilerde Deli Durna’nın gövdesinin kalınlığında kendilerinin de elma ağaçları olurdu. Meyve niyetine gördükleri şey alıçtı, ahlattı, kuşburnuydu. Dereye aşağı inen kabaca oğlanlar karamuk da bulurlardı bazı bazı.

Köyün hayvanı bolcaydı, peynirleri, yoğurtları, yumurtaları eksik olmazdı lâkin, meyveye hasretlikleri çoktu. Elinden iş gelen cari analar yayla yollarından topladıklarıyla dağ armudu, dağ inciri ile reçel yapıp, misafir olunca ortaya çıkarırlardı. Uyuşukça olanlar, horantası fazlalar onu da beceremezlerdi.

İşte bu yüzden olsa gerek, ilkbahardan dar güze kadar zengin bir Adanalı’nın bahçesinde bahçıvanlık eden Pehlivan dayının elma soyacak olması olay olurdu. Havanın ılık olduğu şu kış gününde de sandalye ortaya çıktığına göre…

Siyah renkli Adana şalvarının iki cebi de şişkindi bugün. Karşısına dizilen çocuklar birbirleriyle fısıldaşmaya, burunlarını çekerken sabırsızlanmaya başladılar. Acaba sağ cebinden mi siftah edecekti, sol cebinden mi?

Koyun cebinden çakısını çıkaran adama birer adım yaklaştılar. Pencereye çıkıp, adam ve çocukları gören karısı, “elin çocuklarına ver, kendi karına koklatma!” diye bağırdı ve camı küt diye kapattı.

Çocuklar sessiz bir yutkunmayla tavırlarını belli ettiler. Oradakilerin en büyüğü sağ cebine elini daldırınca, kuru yüzlü bir oğlan, “ben kazandım, demedim miydi, sağdan başlayacak” diye bağırdı. Halka yarım adım daha yaklaştı. Koyun cebine elini bir kere daha daldıran adam, gizli bir haz alır gibi ağır hareketlerle alacalı bir mendil çıkardı. Önce bıçağı, sonra sapını iyice sildi. Sonra da Kaşıkçı Elması’nı tutar gibi itinayla elmayı avucuna aldı. Bir sağına, bir soluna baktı. Mendiliyle onu da sildi, parlattı. Sapını çevirerek kopartan adam, çöpü ileriye doğru atarken, gözleriyle hareketlerini takip eden çocuk güruhundan bir alkış koptu.

Asıl film şimdi başlıyordu işte. Cep çakısının, elmanın ortasına doğru hışırdayarak, minik yeşil damlacıklar çıkararak inmesinin hazzı hiçbir şeyde bulunmazdı. Belki yeni doğmuş bir kuzunun, ağzından köpükler çıkararak anasını emmesi, belki biraz da harmanda yapılan ütme kavurganın, karacaharmanın lezzeti bu hazza yakındı; o kadar.

Çocuk halkasına yeni dahil olan Habibe, evden kucağında getirdiği anasız iki kardeşini sıranın en önüne koydu. Dizine koyduğu dörde dilimlenmiş elmanın birinin kabuğunu soymaya başlayan Pehlivan dayı, ilk kabuğu iki kardeşin küçük olanına verdi. İkincisini de daha büyük olanına verdi. Habibe onlar kabuklarını çiğnerken, ikisini de kucağına alıp eve doğru hızlandı.  Deminki sağ cebi tahmin eden oğlan elini uzattı üçüncü kabuk için.

Kabuğunu alanın sırayı terk etmesi bu merasimin değişmez kaidesiydi. Hem aşağı mahallenin, hem yukarı mahallenin bunca veledi varken kabuğunu alanın gitmemesi delilik sayılırdı.

Kırçıl kazaklarının içinde üşümeye başlayan çocuklar birer ikişer azalırken Habibe yeniden çıkageldi. “Benim payım nerde Pehlivan dayı?” dedi. Ayaklarının dibindeki çekirdekli kısımları göz ucuyla işaret eden adam, “en güzel yerini sana bıraktım kara kız” diye cevap verdi. “Dört elma bana ancak yetti. Avrada bile koklatmadım daha” diye ekledi.

Habibe yerdeki eşelekleri toplayıp avurduna doldurup, mutlu bir yüzle köyün içine doğru seğirtti. Adam da çocukları mutlu etmenin hazzıyla sandalyesinin ayaklarını kapatıp evine doğru yollandı. Allah razı olsundu Adanalı patrondan. Oturduğu yerden ne güzel sevap kazanıyordu işte…

Devamı iıin tıklayın
Şiirimde Necip Fazıl etkileri
Ahmet Mahir Pekşen

1970’li yılların sonu. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okuyorum. Kaldığım yer, Sivas Talebe Yurdu. İstanbul Üniversitesine en yakın yurtlardan biri. Kardeşin kardeşi vurduğu yıllarda üniversiteye yakın böyle bir yurtta kalmak, öğrenci olaylarının da içine düşmektir bir anlamda.

Şair Necip Fazıl’ın da Vezneciler’de bir mekânı var. Şiir yazmaya yeni başlamışım. Arkadaşlardan ismini duyuyorum. Bir ustaya, bir üstada ihtiyacım var ama bir türlü nasip olmuyor üstatla tanışmak.

Okulu bitirip, memleketime, Divriği’ye dönüyorum.

Ramazan ayındayız, çarşıya gitmem gerekiyor. İlçenin 3 metrekarelik küçük bir mekânına sığmaya çalışan tek gazetecisinin camekânında Tercüman Gazetesi’nin asılı olduğunu görüyorum. Ve ilk sayfanın en başında üstattan bir beyit ile:

Güzel Allah’ım senden, ne gelecekse gelsin.

Sen ki; rahmetinle de kahrınla da güzelsin.

Bu beyit etkiliyor beni. Gazeteyi bu iki satır hatırına alıyorum.

Birkaç gün sonra yine aynı gazetenin ilk sayfasının en başında bir beyit daha;

Ölüm, güzel şey, budur perde ardından haber.

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?

Yine alıyorum gazeteyi ve beyiti ezberliyorum. Beyitlerden çok etkileniyorum. Etkilenmem de çok normal. Çünkü bence insan okuduğu kitapların özetleriyle fikir dünyasına yön verir.

Sonra artık hep Necip Fazıl okuyorum. Masamın üstünde bulunan Akif’in Safahat’ına arkadaş geliyor; ÇİLE.

Bu arada şiirlerime de yeni arkadaşlar ekleniyor. Okuyanlar ısrarla Necip Fazıl’ın etkisinden bahsediyor…

80’li yılların sonlarında, Türkiye Gazetesi’nde bine yakın beyitim “NÜKTE” başlığı altında yayımlanıyor. Okuyucunun ortak görüşü ise Necip Fazıl etkisi.

Evet etki var… İntihal kesinlikle yok. Çalıntı asla.

Ve yıllar sonra şiirin nasıl çalındığını internet öğretiyor âleme.

İsim büyük; Necip Fazıl KISAKÜREK.

Bu isim adına düzenlenen ödül törenine katılacak devlet erkânı üst değil, en üst düzey…  Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan ve Sayın Bakanlar… Elbette büyük bir halk kitlesi.

Düzenleyen ise Star Gazetesi.

Necip Fazıl üstadın, Sancaktepe Belediye Başkanlığı’nın logosunu taşıyan dev resminin altında, benim yıllar önce yazdığım ve Türkiye Gazetesinin bir milyon tirajlı günlerinde yayınlanan bir beyti iliştirilmiş.

Ve altına bir neslin fikir dünyasına imzasını atmış büyük fikir adamının, Necip Fazıl’ın ismi yazılmış.

Başına gözüne vurularak, imlâ kuralları göz ardı edilerek aslından bir hayli uzaklaştırılmış beyit şu;

“Gençliğime güvenip de vakit çok erken derken,

Bir bakmışsın elveda bile diyememişsin giderken!” Necip Fazıl.

Türkiye Gazetesi’nde yazıldığı şekliyle doğrusu ise şöyle:

Gençliğine güvenip vakit çok erken derken,

Belki elveda bile diyemezsin giderken.

Ahmet Mahir PEKŞEN

Koskoca bir ulusal gazetenin ve anlı şanlı bir belediyenin asla yapmaması gereken bir hata…

Hoş görülü bir adam olduğumu söylerler. Ben de kendimi öyle tarif edebilirim ama ortada böylesine galiz bir hata varsa, en azından tekerrürünü önlemek gerekir. Tabii biraz da öfkem kabararak... Üstat olsa kahrolurdu sanıyorum. Bunun için “Öfke ve Hiciv” kitabında olduğu gibi, neler yazardı kim bilir?

Bu hatayı yapanların üstadı okuduğunu düşünmüyorum. Bir beyit, vezin ve mânâ yapısı bakımından böylesine tartaklanamaz. İmlâ bu kadar göz ardı edilemez.

Ne diyeyim! Yazarlığım iflas etmiş durumda. Kelimeler elimden tutmuyor, dilime yanaşmıyor. Utanç hissinin doğurduğu kırmızılık oturmuş yüzüme. Üzgünüm! Hem de çok… Üstat ve kendi adıma…

Bu cümleden mülhem, işi ehline vermenin gerektiğini bir kere daha bütün ciddiyetiyle görüyorum. O toplantıya katılan Sayın Cumhurbaşkanımız eminim ki, üstadın en az elli beytini ezbere okuyacak şiir dağarcığına sahiptir. Bu poster onun nazarına birkaç saniyecik takılsaydı, bu yanlışlığı eminim ki fark ederdi.

Erbabı fark ediyor tabii. Örnek vereyim; toplantıya katılanlardan biri Necip Fazıl’ı Türkiye ölçeğinde en iyi anlayanlardan, otorite bir isim olan Bahçelievler’in önceki Belediye Başkanlarından Sayın Muzaffer DOĞAN Bey’dir. Telefon görüşmemizde, “Ben posteri görür görmez, bu dizelerin Necip Fazıl’a ait olmadığını fark ettim” dedi.

Günümüz başvuru kaynaklarından Google, aradığımız bilgileri anında bulmamızda yararlı olabilir ama fikir dünyamıza verdiği zararlarla da anılacak bir arama motorudur. Çünkü bu arama motorunda yalnızca benim onlarca beyitimi Üstat Necip Fazıl, Mehmet Akif ERSOY ismiyle görüyor ve şaşırıyorum.

Tuhafınıza gideceğini biliyorum ama söylemeden de edemeyeceğim. Gene birçok beytimin de Bişri Hafi, Beyazıt Bestami ve hattâ İmam Gazali imzasıyla yayımlandığını okuyorum. Acemi şairlerce tırtıklanıp kendi şiirlerine katık edilen bazı mısralarımı saymıyorum bile. Bu Google tarlasındaki ayrık otları, yüzlerce insanın araştırmasıyla bile düzelecek gibi görünmüyor.

Başka bir gün, arabamın radyosu açık. Sırayla şarkılar türküler icra ediliyor, sıradaki sanatçı ise Ebru GÜNDEŞ. Kulaklarıma gelen şarkı sözü bana hiç yabancı değil.

“Ölümsüz aşklar var da ölmeyen âşık var mı?

Güvenme gençliğine ölen hep ihtiyar mı?”

Kitaplarımda, gazetelerde ve takvim yapraklarında yazılı şekliyle imzamı taşıyan şekliyle ise şöyle;

“Bugünü düşünürüm, dün geçti yarın var mı?

Gençliğe de güvenmem, ölen hep ihtiyar mı?”

İnternetten bakabilirsiniz, bana ait olan bu beyitin altında; Mehmet Akif ERSOY, Necip Fazıl KISAKÜREK, Ebu Turab Nakşebi, Bişr-i Hafi, Beyazıt Bestami.

Yukarıda bahsettiğim beyitim de zaten sahiplenme rekorları kırıyor. Artık mezar taşlarına yazılmaya başlanılan bu beyitim şöyle:

Gençliğine güvenip, vakit çok erken derken,

Belki elveda bile diyemezsin giderken.

Mısralarımın altında yine Necip Fazıl imzası o kadar çok ki, artık benim yazdığıma insanları inandırmak güç. Kardelen Dergisi’nin geçmiş sayılarının birinde İstanbul şiirimin altına yorum yazan bir okur, şairinin Necip Fazıl olduğunu söylemiş, yanlışlığın düzeltilmesini istemişti.

Bunun gibi örneklere o kadar çok rastlıyorum ki.

Gittiğim bir anahtarcının duvarında şatafatlı harflerle yazılı mısraları görünce bir an duygulanıyorum. Sonra da bu duygulardan daha ağır bir hüzün basıyor gönlümü.

“Batan günün ardından ağlamamız nafile,

Gitti sevdiklerimiz hep kafile kafile.”

Mısralarımın altında bir başka isim.

Sevinç ve hüzün yan yana. Binlerce beyit tohumu atmışım ve her biri farklı bir mekân ve zamanda filiz vermiş. Hepsini bir başka isim sahiplenmiş. Ya da sahiplendirilmiş.

Ey Müslüman bir ülkenin dindar insanları… Mısra çalmak suçtur. Bunun da hesabı vardır. Küçümsenemeyecek kadar önemli bir hesaptır bu. Fikir çilesi çeken insanların akıl ürünlerini aşırmaktır.

“Ey İstanbul İstanbul, senin iki yüzün var,

Bir yüzün gülüyorken, diğerinde hüzün var”

Diye başlayan İstanbul şiirimin altında, onlarca sitede Mehmet Akif’in ve Necip Fazıl’ın adı yazılı.

Daha vahimi, Hadis-i Şeriflerin âyet, âyetlerin Hadis-i Şerif gibi yazılması ise itikat dünyamızın altına konan bir dinamit gibime geliyor.

Sözüme ve yazıma üstadın manidar iki mısraı ile nokta koymak istiyorum;

Bu yolun sahtekârı yoktu, yeni türedi,

Çile kalktı bahçede ısırganlar üredi. (NFK) 26-Mart-2024

Devamı iıin tıklayın
Ektik ektik yetişecek
Dergi Editörü

Kardelen, 120. sayısını 120. doğum yılını idrak ettiğimiz Üstad’a hasretti. Onu bir kere daha ele alma, anlama ve anlatma imkânını bahşeden Allah’a hamd ediyoruz.

Derginiz, 2002 yılının Temmuz/Eylül tarihli 34. ve 2017 yılının Nisan/Haziran tarihli 92. sayılarında da Üstadı konu edinmişti. Demek ki zaman içinde ektikleri yetiştikçe onları hasat etmek gerekiyor.

Üstad, hikâyeden romana, tiyatro eserlerinden konferanslara, tasavvuftan tarihe, ilmihalden ideal devlet öngörüsüne kadar sanatın, düşüncenin hemen bütün şubelerinden eserler verdiği ve bütün bu eserleri bir büyük orkestranın aynı besteyi çalan farklı sazları olduğu halde, cemiyette en çok şairliği ile tanındı. Bugün topluluk önünde yapılan konuşmalarda, siyasî nutuklarda, hele hele sosyal medyada onun bir beyitine, kıtasına, şiirine rastlamamak mümkün değil.

Şairlik bir lütuf, Allahın kuluna bahşettiği bir nimet. Herkes bu şerefe nail olamıyor. Olamayan için de en üstün seviye şairinin kadrini, kıymetini bilmek. Modern çağın üzerimize akıttığı bütün pisliklere, Filistin’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok coğrafyada içine düştüğümüz zillete rağmen ayakta durabiliyorsak bunda, sünnetinde, evliliğinde, asker uğurlamasında, cenazesinde okunan Süleyman Çelebi’nin “Mevlid”inin, “Bizim Yunus”un ilahîlerinin bir etkisi olması lâzım.

Lebîd’in “Biliniz ki Allah’tan başka her şey yok olacaktır.” mısraı, mübarek ağızdan dökülürken, hadis gibi şairinin de kıyamete kadar değer göreceği muhakkak biliniyordu. Milletin şairine kıymet vermesi işte bu sebeple sünnettir desek, bilmem haddi aşmış mı oluruz…

“Çile” kaleme alınmasaydı da Üstad, Türk milletinin yetiştirdiği nadir mütefekkirlerden biri olarak tanınırdı. Ama bir şeyler eksik kalırdı.

“Veliler Ordusundan 333”, “Başbuğ Veliler 33” kitaplarını okuma imkânına erişemeyenler “Sonsuzluk Kervanı” şiiriyle, tasavvuf bahçesinin şerbetlerinden kana kana içemeseler de susuzluklarını giderdiler.

“Kafa Kâğıdı”, “O ve Ben”, “Babıâli”yi bilmeyenler, senfoniyi andıran “Çile” şiiriyle onun ruh dünyasına girdiler.

“Zindandan Mehmet’e Mektup”, “Cinnet Mustatili”nin manzum haliydi.

Konferanslarına yetişemeyenler “Sakarya Türküsü”yle tarih tezini öğrendiler.

“Durun Kalabalıklar”, “Muhasebe” şiirleri, “İdeolocya Örgüsü”nden izler taşıyordu.

Ve daha niceleri… Üstadın bütün şiirlerini, hayatı boyunca kaleme aldığı eserlerle irtibatlandırabiliriz. Zira o, bütün dişlileri birbiriyle irtibatlı, en ufak bir parçası bile feda edilemez mükemmel bir sistemin yani İslâmın zamana ve mekâna hâkim kılınması için bir hayat yaşadı ve bunun eserlerini verdi.

İşte “Çile” bu hayatın ürünü olan koca bir kütüphanenin anahtarı oldu. Bugün onun şiirlerini her fırsatta dile getiren milleti, farkında olsa da olmasa da aslında o kütüphanenin kapısını zorluyor, anahtarı kilide yerleştirip kapıyı açmaya çalışıyor. Kapı açılıp eserlerin künhüne varıldığında milletinin bahtı da açılacak.

Bu yazıyı kaleme alırken Kardelen’in 34 ve 92. sayılarını özellikle önüme alıp inceledim. Üstad’ı anlama ve anlatma gayretiyle hazırladığımız 34. sayı bir seviye ama 92. dergimiz onun fevkinde. Öyle zannediyorum ki elinizdeki sayı 119 sayılık külliyatımızın da üstünde olacak. “Allah diyen, gel seni ayağından öpeyim” diyen şairi anmanın bereketi…

120. sayımızı Üstad’a hasretme fikrini ortaya atan ve sayının hazırlanmasına destek veren eski Bahçelievler Belediye Başkanı Muzaffer Doğan’a teşekkür ediyoruz. Bizim irtibat sahibi olmadığımız kalemlere, Muzaffer Bey ulaştı ve onların eserlerini sayıya kazandırdı.

2002 yılında yayınlanan 34. sayımızın sohbetini aşağıdaki cümleyle nihayete erdirmişiz. O günkü heyecanımızın ve samimiyetimizin bugüne de hâkim olması temennisiyle paylaşıyorum. Selâmlar…

“Hani kollarını makas gibi açıp, önünden geçen herkese Allah var diyordun ya, işte biz de açtık kollarımızı, Allah’ı anlatan biri var, gelin bir de onu dinleyin diyoruz, izin verir misin Üstadım…”

Devamı iıin tıklayın
Zor zamanların cesur sesi
Site Editörü

Her dönemin kendine göre zorlukları, kolaylıkları vardır. Bazen savaşlar, bazen salgın hastalıklar dönemi zorlaştırırken, bazen refah dönemleri olur.

Necip Fazıl’ın dünyaya geldiği ve gençliğini yaşadığı yıllar milletimiz hattâ tüm dünya için zorlu bir dönemdi. Doğum yılı 1904. Son bir iki yüzyıldır çıktığı zirveden hızla inmeye başlayan Devlet-i Âli için ömür nimeti tamamlanmak üzere. Devletin dört bir yandan güç kaybettiği, halkın zorluklar yaşadığı yıllar... Gelen yıllarda koca imparatorluk yıkılacak, yeni bir rejimle yeni bir Türk devleti kurulacaktır. Üstad, Cumhuriyet kurulduğunda on dokuz yaşında. Halk bir yandan savaşların getirdiği zorluk ve fakirliğin etkisinde, bir yandan inkılâpları ile gelmiş yeni rejimin sancıları… Yazı değişmiş, alfabe değişmiş, giyim kuşamını bile değiştireceksin denmiş halka. Gerçekten zor bir dönem.

Kurtuluş mücadelesi milletimizin karakterini bir kere daha dünyaya gösteren çok önemli bir savaştı. Sayıları binlerle ifade edilen şehitlerimiz, kahraman gazilerimiz, topyekûn millet olarak bu mücadelede kan döktü, ter döktü. Nihayet bu mücadele kazanıldı ve yeni bir rejim ile milletimiz yeni devletini kurdu. Yeni dönemde rejim kendi devlet yönetim esaslarını tatbik ve kabul ettirmek için sert tedbirler aldı. Bu tedbirlerin önemli kısmı din kurumu üzerinde olduğu için müslüman halkı çok etkiledi. Ancak savaşlardan, fakirlikten bitap düşmüş halk yeni kanunlarla dinî hayatını etkileyen tedbirlere ses çıkarmadı, çıkaramadı. Düşünün, bu ülkede on sekiz yıl ezan Arapça okunamamış. Günümüzde buna nasıl ses çıkarılmaz demek kolay ama her olayı yaşandığı dönem ile değerlendirmek gerek.

Üstad’ın ortaya çıkışının bu dönemde olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Üstad, 18 yıl ezanın okunmamasına güçlü ses çıkartamayan bir toplumda ve böyle bir zamanda fikrî zeminde “ses” çıkaran ve çıkartılabileceğini gösteren bir “adamdır”. İstiklâl mahkemelerinin onlarcasını idama göndermesinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmiş bir dönemden bahsediyoruz. Böyle bir dönemin hemen arkasından cesur bir sesin çıkması çok önemlidir. Zaten Üstad bir çok kez hapse girerek bu cesaretinin karşılığını (!) almıştır. Kanaatimce Üstad’ın en önemli özelliği bu cesaretidir.

Cumhuriyet sonrası dönemde Necip Fazıl gibi net ve gür şekilde sesini yükselten başka bir isim var mı emin değilim. Meselâ Mehmet Akif’in şairliğiyle de Üstad’a benzeyen bir yönü vardır ama belki yaşadığı yılların etkisi -Kurtuluş savaşı döneminde büyük gayretleri vardır- belki karakterinin kırılganlığından Üstad gibi karşılık bulamamıştır. İstiklâl marşının şairi olmasaydı ne kadar hatırlayabilirdik Akif’i? Merhum Akif çok daha zor bir dönemde yaşamıştır elbette ve enerjisini yoğunlukla kurtuluş mücadelesine vermiştir. Burada söylediklerimiz bir eleştiri değil, tespit. Üstad ile benzer dönemlerde Nurettin Topçu, sonrasında Cemil Meriç akla gelen isimler. Topçu’nun Hareket dergisinin ilk sayısı 1939’da, Büyük Doğu’nun ise 1943.

Üstad’ın toplumdan karşılık bulmasının en önemli nedenlerinden birinin kuvvetli bir şair olması olduğunu düşünüyorum. Şairliği hitabetini ve toplum üzerindeki etkisini çok artırdı. Derdini, dâvâsını, arayışını, buhranını cümlelere dökmeye çalışan bir dâvâ adamının anlaşılabilir olması hayli zordur. Diğer taraftan bir şair sayfalara sığmayacak cümleleri dört satırda şiire dönüştürebilir:

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,

Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

Üstadın şiir dili nesirine ve konuşmasına da yansımıştır. Bu yüzden hitabeti çok güçlüdür. Ülke çapında verdiği konferanslar hâlâ konuşulmaktadır.

Üstad ve muasırı aydınların etkileri arasındaki farklar ilgi çekicidir. Gözlemlediğim kadarı ile merhum Nurettin Topçu eser sahibi talebe açısından daha zengin görünüyor. Dergâh dergisi Hareket dergisinin devamı olarak uzun yıllar yayınlandı (artık o da yok) ve ülkenin edebiyat-fikir dünyasında önemli bir yeri vardı. Üstad’dan sonra ise Büyük Doğu’yu devam ettiren veya başka bir isimle benzer bir hareket yapan en azından tüm ülkede etkili bir dergi olmadı.

Ülke politikasına ve siyasete geldiğimizde ise Üstad’ın çok daha etkili olduğunu görüyoruz. O kadar ki, onun gibi etkili ikinci bir isim yok. Siyasette bu etki ne kadar derindir, ayrı bir konu elbette ancak son elli yılda bu etkiyi ve sonuçlarını açıkca görüyoruz.

Hem fikir hem siyasette bu kadar etkili bir isim üzerine birçok araştırma, tez, sempozyum olması beklenir. Yeterli olmadığını söyleyebiliriz ancak son yıllarda belediyelerin gayretleri ile önemli sempozyumlar yapıldığını gördüm ve memnun oldum. Sayımıza hazırlık vesilesi ile bu sempozyumlardaki konuşmaların bir çoğunu dinledim, söylenenlerin ortak noktası şu idi: Üstad sindirilmiş, bastırılmış nesillere kaybettikleri cesareti vermiştir, her şeyi göze alarak ne olursa olsun dâvâsının arkasında durmuştur.

Üstad net bir insandı, kendine ve dâvâsına çok fazla güveniyordu. Bu güvenci ve kendisinden eminliği bazen dışarıdan bencillik olarak algılanabiliyordu. Bir yazar Üstad hakkında şöyle demişti; “kitabında bir tane bile “olabilir” gibi bir kalıp yok. Her cümlesi “Bu böyledir!” şeklindeydi ve aksi mümkün değildir ruhundaydı.”

Üstad onlarca eseri, konferansları, bin türlü çileye rağmen Büyük Doğu’su ve kitapları ile hayatını dâvâsı üzerine harcadı. Allah ondan razı olsun. Çok sevdiği, her şeyin önüne koyduğu Efendimiz’e komşu eylesin. Bizlere de onu doğru şekilde anlamamızı ve eserlerinden faydalanmayı kolaylaştırsın.

Devamı iıin tıklayın
Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi

KÜTAHYA VALİSİNE ZİYARET

Kütahya temsilcimiz Ekrem Yılmaz, Kütahya valisi Musa Işın’ı makamında ziyaret etti. Yılmaz ziyarette Vali Işın’a dergimizin son üç sayısını ve Ali Erdal’ın Ertuğrul Gazi, Mübareze ve Türk Kimliği kitaplarını hediye olarak takdim etti. Vali Musa Işın da kendisinin kaleme aldığı "Kürtlerin PKK ile imtihanı” kitabını imzalayarak hediye etti.

 

ZAFERİN AĞITI OYUNU

Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Tiyatro ve Sahne Sanatları Kulübü tarafından Çanakkale Şehitlerini anmak için oyun sergilendi. Yazarlarımızdan Murat Yaramaz, tiyatro oyununda görev yapan koroyu çalıştırarak oyunda da solist olarak görev aldı. Oyun izleyiciler tarafından büyük beğeni topladı. Bizler de yazarımız Murat Yaramaz ile oyunda görev alan genç kardeşlerimize başarılarının devamını dileriz.

 

41.TOPLANTI

Yayın periyoduna uygun olarak gerçekleştirilen Kardelen Dergisi Toplantısı’nın 41.si yapıldı. Toplantı başkanı Yavuz Sert’in takdim ve selamlama konuşması ile başlayan toplantıda Sert, 7 Ekimde başlayan Filistin - İsrail çatışması ile tüm dünyanın olduğu gibi bizim de gündemimizin değiştiğini ve bu değişikliğin derginin planlanan sayı konusunun da değişmesine neden olduğunu, bu sayıda (119.sayı) Diyarbakır anneleri özelinde “annelerimiz” konusunu işleyecekken Filistin meselesinin ele alındığını belirterek bu konulardaki düşünce ve fikirlerini belirtti.

Dergi sahibi Ali Erdal’ın konuşmasının ardından derginin en son çıkan sayısı ile yeni çıkacak sayısının değerlendirildiği toplantı bir sonraki toplantının yeri ve tarihi belirlenerek sonlandırıldı.

 

Devamı iıin tıklayın
KELİME HARCIYLA SÖZ ABİDELERİ İNŞA ETMEK YAHUT Necip Fazıl’ın şairliği
M. Nihat Malkoç

Türk şiirinin köşe taşlarından biri olan Necip Fazıl'ın şiire başlayış hikâyesi hayli enteresandır. Onun şair olmasında annesi Mediha Hanım'ın etkisi çok büyüktür. Necip Fazıl bununla ilgili şöyle der: “Şairliğim on iki yaşında başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter... Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde... Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp: ‘Senin, dedi; şair olmanı ne çok isterdim!’ Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim; ‘Şair olacağım!’ Ve oldum.”

Necip Fazıl Kısakürek şiire dair görüşlerini Çile kitabının sonuna eklediği "Poetika"da tafsilatlı olarak açıklar. Bu aynı zamanda İdeolocya Örgüsü'nün Şiir ve Sanat Bölümü'dür. Şairler içerisinde onun kadar geniş poetika sahibi yoktur. Çile'nin sonuna eklenen Poetika tam 26 sayfadır. O, “Poetika”sını on dört başlık altında kaleme almıştır. Onun şiir ve şaire bakış açısını ortaya koyan bu başlıklar şöyle sıralanabilir: 1. Şair, 2. Şiir, 3. Şiirde Usul, 4. Şiirde Gaye, 5. Şiirin Unsurları, 6. Şiirde Kütük ve Nakış, 7. Şiirde Şekil ve Kalıp, 8. Şiirde İç Şekil, 9. Şiir ve Cemiyet, 10. Şiir ve Hayat, 11. Şiir ve Din, 12. Şiir ve Müspet İlimler, 13. Şiir ve Devlet, 14. Toplam. Bunlar ayrı ayrı başlıklar hâlinde ayrıntılı biçimde tek tek açıklanmıştır.

Necip Fazıl, şiire ulvî anlamlar yükler. Şairleri yüce bir konuma yerleştirir. Ona göre şair, Allah’la insan arasında “gaibi kurcalayan çilingir”dir. "Ben şairim, gâibi kurcalayan çilingir;/Canlı cenazelerin başında Münker- Nekir…" beyti bunun dayanağıdır.

Necip Fazıl'a göre "Şiir mutlak hakikati arama işidir.... Mutlak hakikat Allah'tır. Şiir Allah'ı sır ve güzellik yolundan arama işidir. " "Anladım işi, sanat, Allah’ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik- çomakmış…" mısrası Üstad'ın şiire bakışını özetlemektedir.

Necip Fazıl Kısakürek, ilk şiirlerini ‘Yeni Mecmua’ adlı edebiyat dergisinde yayımlamıştır. 1925'te ilk şiir kitabı olan Örümcek Ağı'nı çıkarmıştır. Ardından çok ses getiren 128 sayfalık "Kaldırımlar" şiir kitabı okurla buluşmuştur. Bu kitap aylarca konuşulmuştur. Üçüncü şiir kitabı olan "Ben ve Ötesi" çıktığında o, şöhretinin zirvesindeydi.

Saf (öz) şiir anlayışının en büyük temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl modern dünya insanının metafizik kaygılarını, arayış ve bunalımlarını yansıtan şiirler kaleme almıştır. Onun şairliğini iki döneme ayırarak incelemek, onu doğru anlamak açısından daha mantıklı olur. İlk döneminde henüz İslâmî duyarlılığa sahip değildir. Hayata sosyalist bir pencereden bakmaktadır. Maddeciliğin etkisinde kaldığı bu dönemin ruh hâli şiirlerine de yansımıştır. Örümcek Ağı’ndaki “Gece Yarısı”, “Boş Odalar”, “Ayak Sesleri”, “Çan Sesi” şiirleri onun korku, yalnızlık ve ölüm endişesiyle bezenmiş ruh hâlini ele veren şiirlerdir. Metafizik endişenin ve korkunun izlerinin sürüldüğü "Kaldırımlar" şiiri bu dönemin en değerli edebî mahsulüdür. Onun içindir ki şair ömrü boyunca "Kaldırımlar Şairi" olarak anılmıştır.

Necip Fazıl şiirlerini millî ölçümüz olan heceyle yazmıştır. Aruza ve serbest şiire uzak durmuştur. Çünkü o, şiiri mânâyla âhengin uyumu olarak görmüştür. Onun kaleminden çıkan hece vezinli şiirler, derinlik ve sanat değeri bakımından gidebileceği son noktaya gitmiştir.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhâkim Arvasî'yle tanışmasından  sonra dünya görüşü değiştiği için bundan sonra kaleme aldığı şiirlerin de muhtevası tamamen değişmiştir.

Cumhuriyet dönemi şiirimizin şahikalarında dolaşan Necip Fazıl'ın şiirlerinin en önemli özelliği kurgu olmamasıdır. O, yaşadığını yazmıştır. Bu yönüyle Mehmet Akif Ersoy'a benzemektedir. Söz konusu iki şairin bu kadar çok sevilmelerinin sebebi de bu olsa gerek.

Necip Fazıl, henüz Hakk ve hakikat yolunu bulmadan, onu o yola revan eyleyen Abdülhâkim Arvasî'yle tanışmadan evvel sol kesimler tarafından yere göğe sığdırılamayan bir şairdi. Varlık dergisinin kurucusu ve yazarı Yaşar Nabi Nayır onun için "Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter" sözünü söyleyerek onun birinci dönem şiirlerini ve hayatını övmüştür. Üstad bu söze karşılık şöyle demiştir: "Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir.Yarabbi; nezdinde kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin, ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek, böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum; Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için nefret edilmek, bana ne muazzam payedir. Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi meccanen, yoktan, tek liyakat ve istihkakım olmadan verdin ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisanıyla izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim.” Fakat Üstad, İslâm'la tanışınca "Necip Fazıl sanatına yazık etti" demişlerdir.

Devamı iıin tıklayın
Birinin yerini doldurmak
Zaimoğlu

Sanat, edebiyat, bilim dünyasından biri vefat etti mi en sık duyduğumuz cümledir:

–O gitti, şöyleydi, böyleydi, yeri doldurulamaz.

Bazı büyüklerimiz de nev’i şahsına münhasır zat…

Böylelerinin yeri doldurulabilecek biri olsaydı o, zaten “o” olmazdı. O yeri doldurulamayacak biri ise bazı kimselerde bulunmayan hususiyetleri var demektir. O zaman bu cümle bile beyhude olur ki, onun o eşsiz özelliklerinden bahsedilmeli, şayet bu ifadenin bir gerçeklik payı varsa… Yeri niye doldurulamazın altı doldurulmalı o vakit. Şu şu şu özellikleri var, o özellikler şöyle erişilmez, böyle zor erişilir diye gerekçeleri sayılmalı ve hüküm cümlesi yapıştırılmalı: İşte gördünüz, bu şahıs iyi bir yazar, şahane bir şair, eşi bulunmaz bir sanatçı, işinde üstat, kendisi bir dehâ! diye… Böyle anılanların hepsi de elbet yeri doldurulamaz falan değil… Niye? Geriye ne bırakmış ona bakılmalı ve etkisi toplumda ne kadar sürecek bu hesap edilmeli ve gözlemlenmeli. Adam Yunus Emre mi ki tesiri yüzyıllar sürecek veya o yeri doldurulamayacak olan üç gün sonra unutulacak ve adı anılmaz mı olacak?

Milletlere yön verenler var, yaşadığı çağa etki edip sürekliliği olmayanlar var ve bir de şişirilmiş içi kof şahsiyetler var; hepsine tarih ve kamu vicdanı hakkını verir, buna şüphe yoktur. O zaman evvelâ şahsiyetlerden önce onların hayata bakışları, fikirleri, topluma sundukları göz önüne ve değerlendirmeye alınarak bir kıymet hükmüne varılmalı… Bu adam kendini neye adamış ve ne için yaşamış? Buna bakılmalı değil mi? Elbette şahsiyetini de o değerler yoğurmuştur ki asıl kıymeti oradan gelir.

Yunus Emre dedik, başka isimler de sayalım, Doğudan Batıdan: Peygamberler, Güzide insan toplulukları, İmam-ı Azam, Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Şeyh Galip, Buda, Tolstoy, Sokrat, Şerkspir, Goethe, Bergson, Marks, Lenin vs.vs. Elbet iz bırakmış daha isimler sayılabilir, onlar odur ve yerleri o mânâda doldurulamaz. Bunlar bir şeye tam inanmış ve hayatlarını o yola serdetmişlerdir. Zaten olmak için önce inanmak lazımdır. O yüzden, bunun kıymetini ifade için Büyük Veli Abdülhakîm Arvasî hazretleri şöyle buyurmuştur:

–İnan da ister bir odun parçasına inan! Yeter ki inan.

İnanmadan hiçbir şey başarılmaz. Hele ardında kimse bir isim bırakamaz inanmadan. İnanmanın ardından da bir hayat görüşü sorgusu gelir. Sen neye inanıyorsun, nizamın, sistemin nedir, ahlâk görüşün nasıldır, diye…

Bu zaviyeden bakıldığında yeri doldurulamayacak adamlar tarih sahnesinde birer tepecik, tepe ve dağ gibi beliriverirler sahnede… Onları unutulmaz yapan değerleri dillerden düşmez ve hep tekrarlana gelirler. Örnek saymaya ne gerek var ve sonu yok gerekçe üretmenin; şu büyük şunu söylemiş, bu kahraman bunu yapmış, şu dahi bunu bulmuş vs… Ve herkes şu anda birçok büyükten birçok söz hatırlar durumda olabilir. İşte onların toplamı ve daha fazlası benim tezimi ispat içindir hep. Onun için Volter şunu demiş, Büyük İskender şunu başarmış, Mevlâna bunu demiş, Sokrat şöyle savunma yapmış diye saymayacağım. O zaman meramım ne, sözü nereye getireceğim? O da şudur:

Bir gönüldaşım dedi ki bana:

–Üstad Necip Fazıl sağ iken hep üretirdi. Dergi çıkarır, gazete çıkarır, kitap yazar, konferanslar verir, gazetelerde muharrirlik yapardı. Yani dergisi sussa, durdurulsa dergi-kitap çıkarır, o olmasa kitap yazar, hepsi dursa bir gazetede çerçevesini çizer. O sağ iken onu takip eden bir kesim vardı. Ve o kesim şimdi bir boşlukta… Öksüz. Elbet onu andıracak bir şeyler yazan çizen var ama, onun doldurduğu alanları onun gibi dolduran yok.

Ne kadar doğru… O boşluğu hep hissediyoruz iliklerimize kadar ama elden ne gelir? Bir Necip Fazıl daha gelmez, nasıl bir Yunus, bir Mevlâna gelmeyecekse…

Bunu yazımın ilk bölümüyle bütünleştirecek olursam, Necip Fazıl yeri doldurulamayacak insanlardan, yazarlardan, şairlerden, dâvâ adamlarından, dâhilerden biriydi. Evet o gelmeyecek, fakat Yunus Emre gibi yaşayacak hep eserleri ve tesiriyle… İddiam o ki, O beklenen Mütefekkirdi. Beklenen sanatkâr ve cemiyetçiliği ile de bir kahraman.

İngilizler her şeylerinden vaz geçerler de Şekspir’inden vazgeçmezmiş. Almanlar ha keza, Goethe’ten vazgeçmez. Bizim de, Üstad’ın ifade ettiği şekilde, milletimizin yetiştirdiği bir büyük mütefekkiri olmadı. Dedi ki:

–Bizde mükemmel kopyacılar yetişti, ama orijinal bir düşünür çıkaramadık: Bir İmam-ı Âzâm, bir Imam-ı Rabbanî, Bir Gazali çapında bir büyüğümüz olmadı.

Şimdi ben sorumu sorup bitiriyorum:

–Acaba öyle mi? Yani halâ öyle mi, o çapta bir büyük halâ yetişmedi mi bizde? Doğunun veya Batının dehaları ile mukayese edilecek ve hattâ onları çok aştığını söyleyebileceğimiz bir büyük mütefekkirimiz, dehamız yok mu bizim? Bazıları bazı alanlarda, belli sahada büyükler ve eserleri onları büyük yapmaya yetiyor. Ancak hem her yönüyle fikir ve sanatta boşluk bırakmadan eserler veren ve onun her türlü mücadelesini yapan ve fikriyatının örgüsünü ören ve gençliğini yoğuran bu adama ne sıfat verelim?

MÜSLÜMAN TÜRK İÇİN NECİP FAZIL İSMİ NE İFADE EDİYOR?

Devamı iıin tıklayın
Üstad Necip Fazıl etrafında
Zaimoğlu

Üstad kimdir? Bunu kendisi çok anlattı, yazdı. Hakkında başkaları da yazdılar ve söylediler. Büyük şair diyenler çoğunlukta... Ama onu yazar, şair, gazeteci, romancı, edebiyatçı, fıkra muharriri, münekkit, tarihçi, felsefeci vs.vs. diye tarif edenler, vasıflandıranlar onu eksik anlatıyorlar ve böyle tanımlamalar onu gerçek yönü ile tanıyanları üzmektedir. Oğlu Mehmet'ten çok dinledim bu yakınmayı. Gerçek yönünü, vasfını görmüyorlar, diye... Veya dile getirmek istemiyorlar. Başka düşünen insanlardan da dinledim bu eksik tanıtmalardan hayıflanmaları… O zaman gerçek yönü ne Üstad’ın? Biz nasıl görüyoruz ve hakikat nedir?

Üstad her şeyden önce bir dâvâ adamı ve adı bile dâvâsı ile özdeşleşmiş veya dışındakiler tarafından bu eşleştirme yapılmıştır. Önce Üstadın, inandığı ve bütün zerreleri ile bağlandığı bir imanı var. O, işte bu imanın mütefekkiri, aksiyoncusu, o yolun savaşçısı... Bu yolun bütün tefekkürünü, muhasebesini, mücadelesini yaptı. Eserini verdi. Sadece inanmak ve anlatmakla kalmadı, örgüsünü ördü, gençliğini yoğurdu inandığı dâvânın. Üstada sadece deha demek de yetmez bizim için, bu da eksik kalıyor zira O, BEKLENEN MÜTEFEKKİRDİR.

Türkün kendisine kadar gelen zaman sürecinde içinden çıkaramadığı beklenen mütefekkirdir. Bizde bir İmamı Azam, bir İmam-ı Rabbanî, bir İmamı Gazali çıkmadı diye kendisinin belirttiği yolda onların devamı ve Türkün yetiştirdiği büyüğü diye anlaşılmalı veya gelecekte bu hakkın kendisine teslim edileceğine inanıyorum. Ömrü bu dâvâ uğruna hapis ve sorgularda geçti. Vefatında bile boynunda, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin kitabında rejimin kurucusuna hakaretten aldığı hapis cezası mahkûmiyeti vardı ve son anlarında hastanede olmasa, doktor raporu bulunmasa hapiste olacaktı veya ruhunu hapiste teslim edecekti. Kesinleşmiş hapis cezası, yaşlılığı ve ağır şeker hastalığından dolayı, affı için Evren’e sunuldu, "cezasını çeksin" cevabı alındı. Bunu oğlu Mehmet eserinde anlatıyor ve kendisinden de dinledim.

Türkiye'nin Manzarası kitabında okuduk. Dini manzara bahsinde sahte ve istismarcı şeyhleri anlatırken diyordu ki, “bende böyle şeyler aramayın. Ben dâvânın sadece aksiyoncusuyum.” Cemiyet meydanında sesi, mücadelecisi... Savaşçısı.

O ve Ben kitabı ile Son Devrin Din Mazlumları kitabında da şunu açıklığa kavuşturur. Diyor ki:

“Hakiki mürşidin, şeyhin anahtarın kumdaki izi kadar netlikte size şablonunu veriyorum. Hakikisi şöyle şöyle olur”, diye anlatıyor. “Bunu söyleyenin onlardan olması gerekmez. Ben onlardan olduğum iddiasından münezzehim. O zaman sahtelerini teşhis ve hakikisini nasıl tasdik edebiliyorum? Mihenk taşı var. Mihenk taşı ile altının sahtesi ile hakikisi ayırt edilir. Ama mihenk taşı kendisi altın değildir, onun kendisinin altın olma iddiası yoktur, ama ne altın ne altın değil onu bize söyler. İşte benim söylemem de böyle...”

Üstadın kendi ifadesi ile buz dağını uflaya uflaya eriyen küfrü toslamasında oluşan çamur deryasında ortalığı kaplayan sahte din tacirlerini ve halleri manzarasını sahte şeyh panayırı olarak nitelemiştir adı geçen eserde; diğer yazı, kitap ve şiirlerinde... Döneminde Necip Fazıl bir dâvânın ismi olmuştur. Ve o gün bugündür kendisini mukaddesatçı olarak addedenler, bulundukları ortamda, yazılarında, kitaplarında, konferans ve sohbetlerinde yetişmelerinde Büyük Doğu’nun tesiri ve hakkının büyük olduğunu ifade etmektedirler. Adına düzenlenen ödül törenlerinde söylenenler bunu ispat etmektedir. “Anamı sorarsan Büyük Doğu”, diyen şairler şiirinde bunu ifade etmişlerdir.

Mesele ve gaye elbette şahıs değil, şahısta tecelli eden dâvâdır. Gaye dâvâ! “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz dâvâmdan dönmem” buyuran Önderimiz Peygamberimiz...

Şahısları Allah bereketlenme vesilemiz kılmış. Başta Allah'ın Sevgilisi Müjdecimiz, Kurtarıcımız, Efendimiz hem gaye ve hem bereketlenme vesilemizdir.  Sonra bereketlenme vesilelerimiz olarak muazzez sahabeler, tabiîn, onların tabileri, müçtehidler, mutasavvuflar, mürşitler, salihler ve şehitlerdir... Hepsi bizim için geldi, yaşadı, haberi bize ulaştırdılar. Onlara nasıl dua edelim, teşekkür edelim bilemem. Haklarını ödemekten aciziz. Ecirlerini Allah verir, biz de versin diye dua ediyoruz.

İşte bu büyüklerden Hoca Ali Ramitenî, ki Silsilei Aliyye, Altun Halka büyüğüdür, şöyle buyuruyor:

“Bir yol vardır ki, ruhu doğru edicidir: Kalbini Allah'a vermişlerin gönlüne girmek. Zira onların kalbi Allah'ın nazargâhıdır." Allah’ın nazarının değdiğini de ateşin yakmayacağı müjdesi bize ulaştı.

Ve Üstâd hitabelerinde şöyle bildiyor bize: “Allah, Resûl, Sahabe, müçtehit, mürşit, Üstâd, halis ve temiz hoca... Bunların her biri bir üstüne nispetle yoktur, fena bulur. Kendini yok sayar. Fakat her biri varlık âleminde birer vardır. Bu idrak içinde bize en yakın uçta bulunan halis ve temiz hocaya bağlanmak direk Allah'a bağlanmaktır.” Ne mutlu böyle bir hocası olanlara... Bu izaha ne ekleyebiliriz? Her şey içinde... Bize bu devirde olmak yolunda bir tek muhabbet ve azimle çalışmak kalmış.

Şöyle: Muhabbet vasıtasız erdirir buyurmuş Muhiddinî Arabi hazretleri... Üstâd da hocamız Ali Erdal'a, “onları sevenleri, sevenleri sevmek yetişir”. demiş.

Buraya uygun düşen, Abdülha- kîm Arvasî Efendi hazretlerinin dilinden düşürmediğini duyduğumuz (Kelebek Muhip) duası ile bitiriyorum. (Allahüm merzukna hubbeke ve hubbe men yuhibbüke ve hubbe amelin yükarribuna ileyh.)

Allahım bizi muhabbetinle, Sevdiklerinin muhabbetiyle ve sana yaklaştıran amelin muhabbetiyle rızıklandır.

Devamı iıin tıklayın
Necip Fazıl’ı anlatmak
Av. Mustafa Büyükgüner

O’nunla ilgili yazılanlar, çizilenler ve söylenenlerin büyük bir kısmının yetersiz olduğunu hep düşünmüşümdür.

Halbuki, kitaplık çapta eser vermenin yanında, bir de Üstad’ın bütün yazdıklarını ve hayatını tek bir şeye, İslâm dâvâsına dayaması, O’nu anlatmanın –en azından elde değerlendirilecek verinin fazla olmasından– daha kolay olmasını gerektirmez miydi? Yakın sohbetlerinde “Bu evde içilen çay bile dâvâm içindir”; Çile'nin hemen başında da, “Benim fikir ve politika yoluyla gerçekleşmesi için savaştığım şey, bizzat şiirimin muhtaç olduğu insan ve cemiyet iklimidir. Ben böyle bir iklimin inşası cehdine bağlıyım” ve “Biz şiiri iman için bilmişiz; ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği bin bir yolağzı biliyoruz” diyerek yazdıklarının gayesini ortaya koymuyor mu? Üstad’ın bu sözleri bile O’nu anlatmak için işe nereden başlayacağımızı göstermekte…

Ömrü boyunca uğraştığı edebiyat dallarından birinde yazdıklarından herhangi birini ele alalım… Meselâ şiiri… İster dâvâsının bayraktarlığını yapmış en kuvvetli eserlerinden biri; ister Üstad’ın tam karşısında olanların bile gizliden gizliye okudukları ve neredeyse herkes tarafından bilinen, sadece birinin bile bir şâiri unutulmazlar arasına sokacağı şiirlerinden biri; hattâ isterse “Çile”de yer alan küçücük bir beytini incelediğimizde, kelimelerin dar kalıplarını parçalayarak mücerretlikten müşahhas bir fikre doğru yöneldiklerini ve hepsinin tek bir yolu işaret ettiğini görmez miyiz?.. Aynı ışıklı yolu, piyeslerinde, hikâyelerinde, konferanslarında, hattâ küçücük bir sohbetinde bile bulmak mümkün. Dâvâsından döndü diyenlere verdiği cevap seçtiği yolu nasıl da ortaya koyuyor: “Sabit olan biziz. Yaklaşan ve uzaklaşanlarsa onlardır.” Efendi Hazretleri’ne tâbi olduktan sonra kıskançlıkla beraber duyulan gizli hayranlığın daha önceki yıllarda nasıl dile getirildiğini o devrin edebiyat ve sanat dergileri yazıyor… İsminin, Üstad’ın etrafındakilerle beraber anılmasını, yeryüzünün en büyük övünç kaynağı gibi anlatanların yazdıkları övgü dolu yazılar da ortada… Ama yeterli olmuyor. O’na açıktan veya gizliden gizliye düşmanlık besleyenlerin yazdıkları bir yana; Üstad’a yakınlığı ile bilinenlerin bile nostaljik yazılarla, “Ne kadar da iyi insandı… Öyle de yaptı… Böyle de yaptı…” demesi, Üstad’ın ideolocyasını ne kadar anlatabilir ki?.. Bu da; Üstad’ın deyişiyle “Ademe mahkum edilmenin” bekâ âlemine uçup gittikten sonraki hâli olsa gerek… “Bizden olan ve görünen kim varsa Büyük Doğu’dan süt emmiştir”… Demek, süt emmenin ötesine gidememek dâvâyı küçük nostaljik çağrışımlarla anlatmaya ancak yetiyor.

Oysa bize göre; Üstad’ı anlatmaya öncelikle O’nun samimi bir müslüman olduğunu söyleyerek başlamak gerekir. Allah demenin dahi yasak olduğu bir devirde,

“Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış

Marifet bu gerisi yalnız çelik çomakmış”

Diyen, cemiyetin yönlendiği ve yönlendirildiği yolun önüne bir bent gibi geçerek

“Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!”

Diye gerçekleri haykıran bir dâvâ adamından, bir mütefekkirden sadece “iyi şiir yazan” diye bahsetmek ve meseleyi bu noktada sonlandırmak biraz haksızlık olmuyor mu? Bunun sebebi Üstad’ın yüklendiği yükün büyüklüğünden ve neredeyse bütün dünyayla giriştiği mücadelenin zorluğundan değilse nedendir?... Vefatına yakın neredeyse yalnızlığa terk edildiği en yakınları tarafından bile teessürle söylenmekte… Hattâ bunun Üstad da farkında olmalı ki, vefatına yakın yazdığı bir şiirde nasıl da sitemkâr:

“Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı,

Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?” (1980)

İlâhî Takdirin bu dünyada ona çizdiği yol kuru dikenliklerin arasından geçiyor. Bu yolun ahirette gül bahçesine açılacağına inanıyoruz. Bunu ümit ediyoruz. Ama bir realite olarak; Üstad’ın ilerlediği yolda onun yalnız kalacağı, tutulan yol kademe kademe zorlaştıkça ve nefsleri bir boyunduruk ile sıkıştırdıkça bu şöhret meraklıları tarafından yalnızlığa terk edileceği de ortada değil miydi?..

Belki bunun da en iyi farkında olan Üstad’dır:

“Ben, başı ağır gelmiş,boşlukta düşen fikir;

Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir” (1939)

Ama üzerindeki sorumluluğu da en iyi kendisi biliyor ve bunu söylemekten hiç geri durmuyor:

“Ben, Allah diyenlerin boyunlarında vebâl;

Ben, bugünküne mazi, yarınkine istikbâl.”

Vazifenin zorluğunu bir de ondan dinleyelim:

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez”

Dâvâdan uzaklaşanlara karşı takınılacak tavrı da Üstad’dan öğreniyoruz:

“Kalacak kim var ki, dost tomarından?

O var!”

Necip Fazıl’ı anlatmanın zorluğu nereden kaynaklanıyor? Aslında hem bunun cevabını, hem Necip Fazıl’ın nasıl anlatılması gerektiğini de en iyi kendisi söylemiyor mu? Bu noktada susalım ve sözü mütefekkirimizin kendisine bırakıp tefekküre dalalım:

“Ben, taş kafalı komünistlerin, köksüz ve başıboş liberallerin, kanser virüsü Siyonistlerin, iç tahrip ajanı devrimcilerin ortaklaşa düşmanı olduğu ve sistemli şekilde ademe mahkum ettiği, okuma kitaplarından isminin kazındığı fakat buna rağmen meltemler, ürpertiler, zelzeleler sermeyi ve etrafına çelikten bir gençlik hisarı çekmeyi gaye edinmiş ve tam 44 yıl tek derece yön değiştirmemiş belâlı adamım ve bedbaht olduğum kadar mesudum…” (Kardelen yıl 11, sayı 34; Temmuz/Eylül 2002)

Devamı iıin tıklayın
Ne Fa Ka, bedenini arayan ruh ve “Kalkış”
Muhsin Hamdi Alkış

1. TESPİT

Bu milletin her buhranda bir “büyük kafa” çıkardığı ve buna da ilk bakışta kendinin dahi idrâkine varamadığı çapta bir mesuliyet yüklediği çoğunlukla paylaşılacağını düşündüğümüz bir tespit…

 

Necip Fazıl’ın zuhur ettiği tarihî, fikrî ve sosyolojik şartlar tahlil edildiğinde bâzı gerçekler daha açık görülebilecektir. Böylelikle, târihte hiçbir millete yüklenmemiş vâzifeleri yüklenmiş bu milletin, yedi düvele meydan okuyan bir şahlanışla cendereleri kırmasının hemen akabinde nasıl bir buhran içine düştüğü, ancak başka bir bedene hapsedilmiş bir ruhun hissedeceği yakıcı hasretle kendi bedenini aramaya ve amaçsızca salınmaya bırakıldığı görülüp anlaşılabilecektir. MİLLET, NECİP FAZIL’IN, DALGA DALGA MEYDANA GETİRDİĞİ HAREKET İLE OMUZLARINDAN TUTULARAK SİLKELENMİŞ VE ÜZERİNDEKİ ATALETTEN KURTULARAK, KOPARILDIĞI RUH KÖKÜNE VE RUHUNA İRCA EDİLİP, BEDEN RUHLA BULUŞMUŞ, NETİCEDE TAM ANLAMIYLA BİR “KAL-

KIŞ” BİR “ÇIKIŞ” YAŞA-

YABİLMİŞTİR.

 

2. TAHLİL

Sanatkârlığını, edipliğini, şâirliğini yukarıdaki tespitimizde sunduğumuz tüm bu mânâ üzerine inşâ etmeden, bunları ayrı “oluş”lar imişcesine değerlendirmeye tâbi tutmak, asıl gâyeden kopmak ve Üstâd’ı anla(ya)mamak sonucunu doğuracaktır.

Cesâretle söylenmelidir ki, Necip Fazıl kendi şahsından ve isminden öte ama onunla da birlikte, bir hareketin bir “kalkış” bir “çıkış”ın adıdır; ki onun zâtında vücut bulan bu ilk “kalkış” kendiyle birlikte ve o ilk etkiyle, daha sonra onun “‘Kim var?’ diye seslenilince sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ duygusuna sâhip bir dâva ahlâkını pırıldatan bir gençlik…” çağrısının muhatabı olan, gençliğin uyanışına ve sonucunda başsız gövdelerden müteşekkil bir cemiyetin de toplu uyanışına ve “kalkış”ına “sebep” olmuştur.

İnancımız odur ki, gücünü, var olan ve olacak ve olabilecek her sebebin “sebebinin” vesile kılmasında  bulan bu hareketin etkisini her sahada, her şartta ve her ihtimalde, sırf bu kutlu gerekçeyle sürdürmesi kaçınılmazdır.

 

3. NETİCE

Sıfatlar…

Çerçeveyi çizip sınırlamak için gerekli ancak tabiatı gereği içinde taşıdığı abartı sebebiyle de tespit ve teşhisden uzak…

“Büyük dava adamı, büyük aksiyoncu, sultan-ı şuara”,… Şu veya bu sıfat…

Sıfatları sevmediğini arı, duru dilinin kelime dağarcığıyla belli eden bu milletin bir ferdi olarak NFK’yı da anlatmak ve belletmek için art arda sıralanacak sıfatlar kendiliğinden kifâyetsiz…

Tek bir sıfat hâricinde ki onu da isim hâliyle anlamamız lâzım…

Müslüman!

İlle de bir sıfat eklenecekse…

Samimi Müslüman!

Kendi sevdiği ifâdeyle

Pazarlıksız Müslüman!

En nihâyet bu satırların yazarının nâçizâne değerlendirişiyle,

“Müslüman olduğu için müslüman”

Yâni imânı için delile ihtiyaç duymayan…

Yâni kayıtsız…

Yâni şartsız…

Yâni yalansız…

Yâni riyasız…

Kelimenin nasibi olan anla

mın tüm ve dolu dolu ifâde -

siyle, Müslüman, Türk, Ne Fe Ka!

(Kardelen yıl 11, sayı 34; Temmuz/Eylül 2002)

Devamı iıin tıklayın
Gabar’da petrol mü çıkarılıyor, çukur mu kazılıyor?
Halis Arlıoğlu

Ülkede politika artığı bir pespaye sadece bu seviyesizlikle kalmıyor “Tayyip Erdoğan netenyahunun alternatifidir.” Yani benzeridir deme hadsizliğinde bulunuyor. Bu çukur kelimesi bana merhum Necip Fazıl’ı hatırlattı. Tıpkı bugün olduğu gibi o dönemde de inanç ve millî irade düşmanları bilinen sloganla ona gerici, yobaz, şeriatçı, tarikatçı laisizm düşmanı diyerek iğrenç bir şekilde saldırıyorlardı. Merhumun bu seviyesizlere verdiği cevap şu idi:

“Bunlara şerefsiz, namussuz, hayâsız demek o kelimelere hakarettir. Zira bu güruh Lut gölünden daha aşağı, daha derin bir çukurluk içindedirler yani lâğım çukurlarıdır.”

 

Ülkedeki bazıları İslâmafobiyanın Hollanda, İsviçre, Almanya gibi küfür diyarında olduğunu sanıyor. Oysa İslâmafobiyanın İslâm düşmanlığının en koyu, en insafsız, en vicdansız şekli ülkemizde cereyan ediyor. Buna binlerce örnekten birkaç tanesini sayabiliriz.

İzmir Karşıyaka Bostancı mevkiindeki trafolara Fidel Castro’nun posterlerinin asılması ve aylarca orada durması

Yine İzmir’in minarelerinden Komünist marşı olan Çav Bella’nın çalınması

Taksim’e yapılmak istenen camiye hayır kampanyası yürütülmesi

Ayasofya’nın kapatılmasını alkışlayıp açılmasına yuh çekilmesi ve o açılışa katılmayıp alternatif toplantı düzenlenmesi

Filistin yürüyüşünde İsraili lânetleyen bir vatandaşın elindeki Kelime-i Tevhid’e çifte sallayıp vatandaşa yumruk ve tekme atması.

Sıraladığımız bu olaylar ülkede İslâm ve inanç düşmanlığının hangi boyutlarda olduğunu göstermektedir. Aslında Kelime-i Tevhid’e sallanan bu çifteler, tekmeler vatandaşın ağzını burnunu dağıtma hayâsızlığı Allah ve Resulüne yapılmış en âdi ve alçakça bir hakarettir. Kimse bu hergelenin cehaletine vehmetmesin. Bu asırda ve günümüz ulaşım araçlarında her haltı bilenler ve yiyenler bunu da bilmek zorundadır. Ve elbette biliyorlardı. Ayrıca ülkede inanç ve millî irade düşmanlığı, Tayyip Erdoğan’a olan kin ve nefret duyguları bazı seviyesizlerin gözünü kör etmiş, vicdanlarını yok etmiştir.

 

Olanlar, ülkede Tayyip Erdoğan düşmanlığının nerelere kadar geldiğini göstermektedir. Evet, Cumhurbaşkanı diyor ki Gabar’da 13-15 kuyu açtık. En kaliteli petrolü bulduk. Ve halkın hizmetine sunduk. İlgili bakan da diyor ki “Günde 150-200 bin varil petrol çıkarıyoruz. Yakında bunu 300 bine çıkaracağız diyerek aylardan beri televizyonda bas bas bağırıyor, halka duyuruyor. Buna rağmen altılı ganyanın müptezelleri hâlâ çukurla, çamurla, balçıkla uğraşıyorlar. Bu Çıban çetelerinin ağızlarında bir parlamenter sistem vardı. Artık bu sakız patladı. Şimdi birbirlerine çifte atıyor, tekme atıyor, boğazlarını gırtlaklıyorlar. Çünkü maksadın ne parlamenter sistem ne de ülkeye hizmet olmadığı bu boğuşmadan sonra ortaya çıkmıştır. Elbette gözlerini siyasî kin ve nefret bürümüş olan güruh bunları bilmez ve görmezler ülkeye düşman üreten siyasî bir yapı bunlara kaynaklık etmektedir. Nitekim PKK, DEAŞ ve benzeri ihanet hareketleri bu zihniyetin koruması altında gelişmiş, palazlanmış Batının verdiği silâhlarla ülkeye savaş açan bir yığın haline gelmişlerdir. Bugün evlere gelen her şehidin kanında PKK’nın ve benzeri hainlerin olduğu gibi onları himaye eden siyasî yapının da çok büyük bir payı vardır.

 

Bunlardan başka; Fatih Camii imamının katledilmesinin istenmesi olayı ve katsayı, kamusal alan, ikna odaları zulmünün devam ettirilmek istenmesi ve ülkenin ezici çoğunluğunu teşkil eden Müslüman halkın dışlanması ve fişlenmesi de ülkedeki İslâm düşmanlığını gözler önüne sermektedir.

 

Ayrıca bu güruh tıpkı yıllar önce olduğu gibi bugün de emekçi-yemekçi şeklinde işçi kesiminin sıkıntılı durumlarını istismar etmektedirler. Aslında bunlar sömürdükleri bu kesime karşı hiçbir sosyal yardımda bulunmazlar, meselâ sadaka vermezler, fitre vermezler, zekât vermezler, kendileri hacca gitmezler gidenlere mâni olmak için “Araplara yardım etmeyin.” derler. Ayrıca bu görevi yapmak isteyen Müslümanlara “Sakın oraya gitmeyin, çünkü Muhammed (sav) sizi bırakmaz.” diyerek âdi bir şekilde milletin inancıyla alay ederler. Aslında laisizm ve kemalizm ideolojisi bir inanç gibi milletin beynini yıkadığı için çoğu insanın genlerini bozmuş ve “Dinimden geçer partimden geçmem.” diyen ucubeler meydana getirmiştir. Merak edilen bir konu da şudur; Kemalizm ve devrimler konusunda burunlarından kıl aldırmayanların “Mustafa Kemalin itleri” ve “Aponun heykelini dikeceğiz. Kürtler sizi tükürükle boğar.” diyen anarşist ve devlet millet düşmanlarının bu hakaretlerine ses çıkarmayıp Müslümanlara ve onların inançlarına saldırma iffetsizliğidir.

Ayrıca sözde devlet hayrına dillerine doladıkları “Parlamenter Sistem” sakızının pisliğe düştüğü ya da suratlarında patladığı için aynı kesimler şu an birbirine düşmüş ve gırtlaklarına sarılmış durumdalar. Aslında bunların inanç ve millî irade düşmanlığından Tayyip Erdoğan’a olan kin ve nefretlerinden başka ülkeye o gün  de  bugün de yapacakları hiçbir şey yoktur. İşin hazin tarafı mahut siyasî yapının zulmüne maruz kalanlar geçmişteki onların millete yaptığı zulümlerden haberleri olmadığı gibi tarih de okumuyorlar. Oysa millete yaptığı zulümlerin canlı şahitleri ve milyonlarca tarihî belgeleri vardır. Sonuçta geçmişten ibret almayan toplumlar her zaman ibret olmaktan kurtulamazlar.

Malûm siyasî yapının bir asra yakın inanç ve millî irade düşmanlığının Batıdaki İslâmafobyanın ve Kur’ân yakmalarının arasında ne fark vardır? Mevcut iktidara rağmen başörtülü kadınlarımızın sokaklarda, taşıtlarda ve AVM’lerde sürekli taciz ve tahkire maruz kalmaları bu inanç düşmanlığının en bariz hareketleridir. Bugün ve 50 yıldan beri gelen şehitlerimizin kanında ve onlara atılan mermilerde bu şer odaklarını destekleyen, koruyan ve kollayan hainlerin çok büyük payı vardır. Bu acı gerçeği insanım diyen her insaf ve vicdan sahibi kime hizmet ettiğinin, hangi siyasî yapının malzemesi ve piyonu olduğunun farkına varmalıdır.

Ülkemizin içten ve dıştan alçak ve hainler tarafından kuşatılmak istendiği bir dönemde Müslüman kesimlerin derin bir sorumsuzluk ve duygusuzluk içinde ve hâlâ şer cephesine destek olmaları karşısında Akif’in şu sözünü tekrar etmekten başka bir çare göremiyorum:

“Hayır, matem senin hakkın değil.. Matem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfakım!

Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda

Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda!”

Konuyu yazarken içim kan ağlıyor yazılacak çok şeyler var fakat “Gâfile kelâm, nâfile kelâmdır.”

Devamı iıin tıklayın
Büyük Doğu, Necip Fazıl ve gençlik
Muzaffer Doğan

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, her şeyden önce büyük bir şair... Cumhuriyet tarihinde “şair” denince, akla ilk gelen şairlerin başında gelir. İlk şiirlerini, 20’li yaşlardayken, “Örümcek Ağı” ve arkasından “Kaldırımlar” adıyla yayımlar ve o kadar tutulur, sevilir ve alâka görür ki, bu kitaplar hakkında yazılan övücü, yüceltici yazılar toplansa, ciltler tutar.

 

Paris Sorbon Üniversitesi felsefe bölümü talebesi iken, okulu bırakıp yurda döndüğü, “bohem hayatı” denilen baş döndürücü bataklığın içinde debelendiği yıllar… Yakup Kadri, Necip Fazıl’ı “ilk defa kendi tarafından keşfedilmiş bir deha” diye belirtir.

Nurullah Ataç, gedikli meddahıdır, yere göğe sığdıramaz. İsmail Habip, “Edebî Yeniliğimiz” isimli kitabında, O’nun şiirlerindeki his ve hayâl yüksekliğine hiçbir şairin çıkamamış olduğunu kaydeder. Peyami Safa olsun, hocası Prof. Mustafa Şekip olsun, O’nun şiirlerini ve şairliğini takdirden geri kalmazlar. Yaşar Nabi de, O’nu, “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” diye takdim eder. Cumhuriyet Gazetesi’nin Peyami Safa idâresindeki edebiyat ve sanat sayfasında hikâyeleri ve tahlil yazıları çıkmaktadır. Nazım Hikmet’le çatıştığı, biri ruhçu, öbürü maddeci, biri tebliğ, diğeri telkin şiiri olarak, karşılıklı iki zıt kutbu temsil ettikleri bir devre…

 

“O ve Ben” isimli eserinde şöyle der:

“Ben o Tepenin rüzgârını aldıktan ve Müslümanlığımı bayraklaştırdıktan sonra, bu insanlardan birkaçı müstesna, hemen hepsi ve daha niceleri benden yüz çevirdi ve beni “sanatına kıyan geri adam” diye yaftaladı. O çevrelerin, kendisi için yazdıkları övücü, göklere çıkarıcı yazıları da “teneke madalyalar” diye nitelendirir.

“O ve Ben ”den:

“Evet, tepemden aşağı, yarım adamların takdir eşyası, renk renk serpantin ve konfeti yağmuru hâlinde inerken, ben bütün bu cümbüşler içinde yine huzurumu bulamıyor, öz çehremi göremiyor ve ruhumu, üçüncü buuttan mahrum bir satıh plânına mıhlı, çıkartma kâğıdı kelebeğinden ayıramıyordum. Bu kelebeğin canlanması, titremesi, kımıldaması, kanatlarını çırpmaya başlaması ve yapıştığı satıhtan fırlayıp mesafeler boyunca uçması lâzımdı.” “Ne pahasına olursa olsun, olmalıydım ve “yaşanmaya değer hayat”ı, cemiyet ve devlet şekline dek nakışlandırmalıydım.

 

Gene “O ve Ben”den:

Hiçbir şeyle doymayan, kanmayan, yetinmeyen, ne şiirimdi, ne fikrim, ne kültürüm… Çocukluğumda görür gibi olup kaybettiğim çarpıcı renk, çekici ses, tılsımlayıcı eda… Buydu aradığım…

Şiirin, fikrin, bilginin üstünde bir âlemden, kapılarını tırmıklayan, pencerelerini zangırdatan işaretler almış ve artık onları bir daha bulamaz olmuştum.

Bütün dış hayat, bildiğimiz bütün oluşlarıyla, başımın üstünde birtakım basık tavanlardan ibaret… Onları bir bir yıktıkça, çıkan ikinci katın tavanı da bana alçak geliyor ve ciğerlerimin muhtaç olduğu havaya bir türlü çıkamıyordum. Çatıyı da yıkamıyordum. Fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişci, keyfiyetçi, sır idrakine bağlı ve ilâhî vahdeti tasdikçiydim. Fakat bu hâller, ateşe kartpostal üzerinden bakmak, onu resimden tanımak gibi bir şeydi. İçine giremiyor, ötesine geçemiyordum. Olamamanın ve tam bulamamanın içime yerleştirdiği huzursuzluğu da hiçbir şey dağıtamıyordu.

 

Ve 1934 senesi…

Evvelâ “Senfoni” arkasından “Çile” ismini verdiğim ve en çok sevdiğim şiir” dediği “Çile”den:

Ensemin örsünde bir demir balyoz;

Kapandım yatağa son çâre diye.

Bir kanlı şafakta bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye.

Ver cüceye onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.

 

Yine “O ve Ben”den:

Kalemime fetih ve inkişaf O’nunla geldi. İçimde yepyeni bir dünya görüşü, daha evvel cümle ve fikir kalıplarına dökülmeksizin, yalnız huzurlarındaki kelime üstü feyizle, kendilerini tanıdıktan sonra tütmeye başladı. “Fildişi kule”yi yıkıp büyük içtimâî plâna, cemiyet meydanına çıkmak, orta yere, bir tarih, nefs, Şark ve Garp muhasebesi çıkarmak, asrın nabzını bulmak ve her şeyi kendi vâhidine ve oradan mutlak vâhide irca etmek ihtiyacı, bende, O’nunla doğdu. Sokrat’ın yaptığı gibi, insanların eteklerinden çekip:

–Hey, nereye?

Diye haykırmak ve

–Her şey yanlış, her şey yeni baştan ele alınmaya ve inşa edilmeye muhtaç!

“Bizim dışarıda aradığımız güneş, cebimizde kayıp!” nârasını basmak borcu, bende O’nunla gerçekleşti.

“O” dediği, Seyyid Abdülhakîm Arvasî hazretleridir. Bu büyük Allah dostu ile tanıştıktan sonra, Üstad, “Fildişi kule”yi yıkar ve “Agora”ya çıkar. “Agora”ya, yâni cemiyet meydanına…

 

1943 senesindeyiz. Necip Fazıl 39 yaşında. 17 Eylül 1943’de Büyük Doğu, haftalık olarak çıkmaya başlar. 1938’de yazdığı “Büyük Doğu Marşı”nın son dörtlüğü şöyledir:

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen kara toprak!

Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!

Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Büyük cemiyet meydanına çıkmıştır. Kollarını “makas gibi açarak” haykırmaktadır:

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”

 

Büyük Doğu Mecmuası, Büyük Doğu mücâdelesi ve elbette ki, Üstad Necip Fazıl’ın hayatı bir destandır.  Düşmanları, kıskançlıklarından, hasedliklerinden, “Büyük Doğu, büyük şair Necip Fazıl’a mezar oldu!” deseler de; Necip Fazıl, Seyyid Abdülhakîm Arvasî hazretlerini tanıdıktan, Büyük Doğu bayrağını açtıktan ve Büyük Doğu mücâdelesini başlattıktan sonra, kendini bulmuş ve “Üstad” olmuştur.

Necip Fazıl, 20’li yılların başındayken, Devlet-i Âliye’nin sahneden çekildiğine şahid olur. Koca bir devletin toprakları paylaşılmıştır. Onunla da kalmaz. 1947’de yazdığı “Muhasebe” şiirinde,

Bir saman kâğıdından, bütün iş kopya almak;

Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.

Mavalları bastırdı devrim isimli masal.

Yeni çirkine mahkûm, “eskisi” güzellerin;

Allah kuluna hâkim, kulları heykellerin!

Diye kıyasıya eleştirdiği “Kemalist devrim”lere şahit olur. “Kıblesi” değiştirilmiş bir toplum vardır şimdi ve Necip Fazıl, olup bitenleri içinde biriktirmektedir.

 

İslâm, hayatın bütün alanlarından kovulmuştur. “Batılılaşma” yolunda bir politika izlenmektedir. “Denize döktük!” denilen “düşman”ın bütün değerleri ve değer hükümleri, milletin üzerine boca edilmektedir. Tek parti diktatoryası, Allah’tan ve ahlâktan bahsetmeyi bile yasaklamıştır.

Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu mücadelesine böyle bir vasatta başlamıştır. Meşhur “Sakarya Türküsü” isimli şiir, 1949 yılında çıkan Büyük Doğu’lardan birinde yayımlanmıştır. Bilindiği gibi, şiirin son mısraı şöyledir:

“Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!

“Sakarya” yani “Millet” çok sürünmüştür.

Ayağa kalkmalı ve,

“İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!”

Demeli, bu yanlış gidişe başkaldırmalıdır.

Üstad, fikirde diriliş olmadan, aksiyonda diriliş ol(a)mayacağını çok iyi bilmektedir. O yüzden, dâvânın gençliğini ve aydınlarını yetiştirmek için çabalamakta ve işi “ocaklaştırmaya” bakmaktadır.

Büyük Doğu, 40 yıl, bu işin ocağı olmuştur. Üstad, büyük çilelerden sonra, dâvânın mayasını tutturmuştur.

Bizzat Üstad’ın kendi ifâdesiyle “Büyük Doğu, İslâm dâvâsının asrımızda biricik fışkırış merkezi, kaynak noktası”dır. “İdeolocya Örgüsü” Üstad’ın eserlerinin merkezinde duran, Büyük Doğu dâvâsının esasını teşkil eden bir eserdir. Merkezden muhite ve muhitten merkeze doğru, “İdeolocya Örgüsü” ile diğer eserleri arasında bir illiyet bağı vardır. Şunu söylemeliyiz: Üstad “hepçi”dir, “bütüncü”dür. İslâm’ın vahye dayalı bir hayat ve kâinat nizamı olduğuna imân etmiştir.

 

Cumhuriyet döneminde, gençlik üzerinde en çok duran, en çok düşünen ve kafa yoran Üstad Necip Fazıl Kısakürek olmuştur. İnkılapçı bir nesil yetiştir(ebil)mek için bir ömür çalışmış, didinmiş ve emek vermiştir. “İdeolocya Örgüsü”nün “Beklediğimiz İnkılâbın Yönleri” başlıklı bölümünde yer alan

“Gençlik” isimli yazıda şöyle diyor: “İslâm inkılâbının, ruhunu dökeceği kalıp, gençliktir.”

İslâm inkılâbının ruh ve fikir muhtevası, kâinatı kavuracak bir hareket şiddetiyle, erimiş bir maden gibi, bu kalıba dökülecek ve şahsî temsil kadrosu olarak, o kalıpta her şekline kavuşacaktır.

Gençlik kalıbını, en ince girintileri ve çıkıntılarıyla oymak ve dâvâyı yüzdeyiz gençlik işi hâline getirmek, İslâm inkılabının ameliye sahasında başlıca çilesidir. Ne bugünkü murakabesiz, rehbersiz, gâyesiz ve şahsen mesuliyetsiz gençlik,  ne dünkü çürümüş ve kokuşmuş, şaşırmış ve ihtilaca düşmüş nesiller; ne de evvelki günkü, aşksız ve vecdsiz, ruhsuz ve heyecansız, sadece kitapların ve mevzûların başlıklarına takılı ve kakılı softacıkların nesli… İslâm inkılâbını kadrolaştırmaya memur gençlik, Sahabîler ve onların gerçek bağlılarından başka, kendilerine hiçbir ruhî örnek kabûl etmeyecek ve bu ruhu, baştanbaşa yepyeni, fakat aslına uygun olarak nefsinde ve dünyada maddeye nakşedecektir.

 

1975 yılında MTTB’nin tertiplediği “Millî Gençlik” gecesinde, Üstad’ın “Gençliğe Hitabe”si de, nasıl bir gençlik peşinde olduğunu, nasıl bir gençlik yetiştirmemiz gerektiğini anlamamız için önemli bir metindir.  Bu hitabeden, bazı ana maddeler şunlardır:

●Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün dâvâcısı bir gençlik.

●Halka değil, Hakk’a inanan, meclisinin duvarında “Hâkimiyet Hakk’ındır” düsturuna hasret çeken bir gençlik.

●Gerçek adâleti bu inanışta ve hâlis hürriyeti Hakk’a kullukta bulan bir gençlik.

●Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistem olan İslâmiyetin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik.

●Ortada ne kadar hastalık varsa, tedavisinin ve ne kadar Cennet hayâli varsa, hakikâtinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik.

●“Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım!”cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde, kimse yoktur!” duygusuna sâhip bir dâvâ ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik.

●Can taşıma liyâkatini, “canların canı” uğrunda can vermeyi, cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik.

●Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik.

●Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin, âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk bir muameleye lâyık görecek bir gençlik.

 

1968 yılında, İstanbul’da Taksim Meydanı’nda tertiplenen “Şahlanış Mitingi”nde yaptığı konuşmanın giriş bölümündeki şu cümleler, cemiyetimizin Cumhuriyet döneminde içine sürüklendiği manzarayı, en canhıraş bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Allah, Peygamber, ruh, ahlâk, millet, aile, tarih, an’ane, fert hakkı… Dillerde aşınmış, fakat gerçekte ebedî taze bu temel kıymetleri, insanoğlundan aldınız mı, beyni, kalbi, ciğeri, böbreği çıkarılmış bir mumya varlık çıkar meydana… Düşünce, duygu, nefes alma ve zehir süzme uzuvları sökülüp atılmış bir mumya varlık…” (Hitabeler, s.213) İşte, Cumhuriyet tarihi boyunca, mevcut sistem, gençliğimizi ve tabii olarak insanımızı, âdetâ bir “mumya varlık” hâline getirdi.

 

Üstad, “Çile” isimli Şiir kitabındaki bazı şiirlerde, “gençlik” hakkında şöyle değerlendirmeler yapmıştır:

“Muhasebe” başlıklı şiirden:

Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;

Ve cemiyet, cemiyet yok eden güruhiyle…

Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!

GENÇ ADAM, al silâhı; imân tılsımlı kılınç!

İşte bütün meselem, her meselenin başı,

Ben bir GENÇ ARIYORUM, gençlikle köprübaşı!

Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,

Daha keskin eliyle, başını ensesinden,

Ayırıp o GENÇ ADAM, uzansa yatağına,

Yerleştirse başını, iki diz kapağına;

Soruverse: Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?

Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!

 

“Aman” başlıklı şiirden:

Genç Adam, at yorganı!

Sana haram uyuman!

 

“Kâbus” başlıklı şiirden:

Bir nesil özlüyorum,

Doğrultsun yatıkları!

Somunları taş olsun,

Zehir de katıkları!

Yorganları devirsin,

Dişlesin yastıkları!

 

EY GENÇ ADAM, yolumu adım adım  bilirsin!

Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!

 

1939’da yazdığı bir “Noktalama” da, oldukça manidar:

Yedi renkli Peygamber kuşağının altında,

Kervanım yola çıktı, öncüsü kır atında…

Üstad’ın 1963 yılında, Erzurum’da “İman ve Aksiyon” konferansı ile başladığı ve vefatına yakın zamanlara kadar sürdürdüğü, Anadolu’yu ayağa kaldıran konferanslar serisi meşhurdur:

Sahte Kahramanlar, Dünya Bir İnkılap Bekliyor, Her Cephesiyle Komünizm, Tarihte Yobaz ve Yobazlık, İslâm ve Öbürleri, Yolumuz-Hâlimiz-Çâremiz, Hesaplaşma, Özlediğimiz Neslin Vasıfları bunlardan bazıları…

 

Konumuzla ilgili olan “Özlediğimiz Neslin Vasıfları” isimli, daha sonra kitaplaşan konferansında, Üstad Necip Fazıl Kısakürek, özlediği, beklediği ve yetişmesi için ömrünü verdiği gençliğin vasıflarını şöyle tesbit etmiştir:

Aradığımız, bulmak için çırpındığımız gençte;

1.Vecd ve aşkla yanmanın vasfı,

2. Sır idraki ile duymanın vasfı,

3. Kâinat ve nefs muhasebesi ile düşünmenin vasfı,

4. Eşya ve hâdiselere hâkimiyet ve şecaatle davranmanın vasfı,

5. Her türlü fedakârlık ve disiplinle ileriye atılmanın vasfı,

6. En derin merhamet içinde, en keskin şiddet seviyesine ermenin vasfı,

7. Büyük aksiyon dehâsıyla işe ve hamleye girişmenin vasfı,

8. O’nun (Peygamberimizin) ahlâkıyla ahlâklanmanın ve başka hiçbir yol tanımamanın vasfı,

9. En nadide zevk ve estetik ile süslenmenin ve dış âlemi süslemenin ve her kıymeti içte bilmenin vasfı ve bütün bunlara bağlı daha nice vasıf… Sayısız şube ve vasıflar… Model de, Sahabî… Bu borcun 400 senelik hesabı boynumuzda… 400 senedir, bu vasıflar kalkmıştır. Çünkü bütün bu vasıfları toplayıcı kıymet aşktadır ve o uçup gitmiştir.

 

Özlediğimiz Neslin Vasıflarını Tekrarlayalım ve Tablolaştıralım:

1.Aşk, kâinatın protoplazması aşk

2.Üstün akıl ve sır idraki

3.Nefs muhasebesi

4.Eşya ve hadiselere tahakküm ve onları tasarruf mizacı

5.Aksiyon ruhu

6.Gözükaralık (Kör cesaret değil, temkinli şecaat)

7.Fedakârlık ve disiplin

8.En derin merhamet içinde, en keskin şiddet.

9.Samimiyet ve her şeyi ile O’nun ahlâkı

10.Zarafet ve estetik

11.Tek Ümmet modeli olarak Sahabeyi almak.

 

Üstad, son nefesine kadar ümit aşıladı ve ömrünün son demlerinde de, Büyük Doğu teknesinde yoğurduğu gençler için şöyle bir temennide bulunarak, ebedî âleme göç etti.

●Büyük zuhur

●Geliyorlar:

●Gözleri kara

●Alınları fikir çizgili

●Kalbleri ceylân

●İrâdeleri çelik

●İmânları volkan

●İrfanları tarla

●İdrakleri bıçak

●Edaları şiir

●Diyalektikleri ipekten örgü

GELİYORLAR!..

Devamı iıin tıklayın
Ayağa kalk Sakarya
İlkay Coşkun

"Ayağa Kalk Sakarya" Yazar Ahmet Sezgin'in Ekim 2023'te, Etüt Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu deneme türünde kitabı. Otuz deneme yazısının yer aldığı kitap, yüz kırk dört sayfa hacmindedir. Kitap ismi de olan "Ayağa Kalk Sakarya" Necip Fazıl'ın bildiğimiz şiiri özelinden, Türk-İslâm dâvâsına bakışı ve felsefeyi yansıtmaktadır. Başka bir ifadeyle eğitim, kültür, sanat, toplum ahlâkı, fert ve aile olmanın ehemmiyeti gibi birçok olgu, bazı kıymetli değerlerimiz üzerinden ele alınıp Türk-İslâm medeniyetimiz işlenmektedir.

Türk-İslâm medeniyet sanatına, felsefe ve değerlerine odaklanıldığını, daha da tahkimleştirmenin ve gürbüzleştirmenin yol ve yönteminin üzerinde durulduğunu söyleyebiliriz. Bu çerçevede Türk-İslâm merkezli toplumsal sözleşmenin yenilenerek, geliştirilerek gürbüzleşeceğine dair mülahazalar sunulmaktadır. Bunlarla birlikte kanayan yaralarımızdan biri olan eğitimdeki sıkıntılarımız, yaşadığımız depremler, on beş Temmuz, emperyalizmin Truva atları olan Fetö ve diğer terör örgütleri, ruh üşümesi yaşadığımız başka birçok konunun anlatımlara dâhil edildiğini görmekteyiz. Bu bağlamda deneme yazılarını daha çok fikir yazısı ve bir kısmını da biyografi türüne daha yakın bulduğumu söyleyebilirim. Anlatımlarda yer verilen Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören gibi birçok değerimizi sıralayabiliriz. Bunlardan başka şuaradan, üdebadan ve fukahadan birçok isimle de karşılaşıyoruz.

Anlatımlarda en dikkatimi çeken birkaç hadiseyi kısaca buraya taşımak istiyorum izninizle. Bunlardan ilki, Şair Mutasavvıf Molla Camî'nin, “Suskunlar Meclisi ”ne dâhil oluşu meselidir. Bu ismi geçen meclis âdetâ sözün çiğnenmesine bir tepki olarak doğmuş bir susuş hareketi gibidir. “Söylememek sözün hasıdır” sözü gibi Yunusça bir felsefeyi de içinde barındırmaktadır. Toplam kırk üye ile sınırlı olan bu cemiyet, çok düşünme, az konuşma ve az yazmayı şiar edinmişlerdir. Bir gün üyelerinden biri Rahmana kavuşur. Ölenin yerine talip olan Molla Camî, ismini bir kâğıda yazarak sessiz bir şekilde Suskunlar Meclisi başkanına sunar. Bundan sonra, içi tamamen su ile dolu bardağı, ikram olarak Molla Camî'ye gönderirler. Molla Camî, kıvrak zekâsıyla bu su dolu bardaktan, -meclisin dolu olduğu- anlamını çarçabuk çıkarır. Ve oracıktan aldığı bir gül yaprağını suyun üzerine taşırmayacak şekilde koyarak tekraren iade eder. Gül yaprağının hikmetine ermek böyle bir mütevazilikle mümkündür ancak. Bu güzel hareket üzerine, meclis üyeleri güzel mânâlar çıkarırlar. Böylelikle hikmet ehli büyük âlim Molla Camî'yi meclislerine almaya karar verirler. Meclis notlarında yazan, 40 üye rakamının yanına bir sıfır koyarlar. Molla Camî ile birlikte 400 olduk mânâsında güzel bir karşılamadır bu. Molla Camî, benlik duygusunu öldürdüğünden olsa gerek, kâğıtta yazan 400’ün son sıfırını, 40’ın önüne alarak 040 rakamını not düşer. -Ben, kırkın önünde sıfırım- mânâsını taşıyan güzel bir tevazu örneği sergilemiş olur. Bu sessiz anlaşma, hikmet dolu karşılıklarla devam eder.

Diğer bir anlatımda, üstat Nurettin Topçu'nun, Sorbonne Üniversitesinde göstermiş olduğu üstün başarı üzerine, kendi isteğiyle üniversitenin giriş ve çıkışlarına yirmi dört saatliğine Türk bayrağını dalgalandırma isteğini uygulatmasıdır. Son olarak, askerimize remz olmuş Mehmetçik isminin ilk ne zaman kullanıldığını ve ne anlama geldiğine dair tafsilatlı bir yazıyı da kitapta bulabilirsiniz. Bu hadisenin ayrıntıları geniş çaplı olarak kitaptan okunabilir. Kitabın içeriğine fazla girerek sürprizleri kaçırmak ve merak duygusunu törpülemek istemiyorum.

Yazarın, konu çerçevesinde alıntıladığı birçok sözden bir kısmını buraya taşımak istiyorum izninizle; "İnsanlar, insanların içinde insana hasret yaşarlar" (Özdemir Asaf), "Müslüman çağın gözüyle İslâm'a bakmaz, İslâm'ın gözüyle çağa bakar" (Gül Yetiştiren Adam Rasim Özdenören), "Biz yerin altındakilerle beraber yaşarız" (Yahya Kemal'in, İstanbul'un nüfusunu soran Avrupalıya verdiği cevap), "İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağırdır" (İsmet Özel) Son olarak; “İslâm’ı öyle sağ ve diri/canlı yaşa ki seni öldürmeye gelen, sende dirilsin” (Mütefekkir Sezai Karakoç) Bir yerde bunlar gibi mânâlı güzel sözler aralara serpiştirilerek anlatım bir nevi tezyin edilmiştir.

Bu anlatımların başka bir boyutunda, amoral yaşam şekilleriyle yapılması gereken mücadeleler ve yol ve yöntemlere de değinilmektedir. Mankurtluk, Sebetayistlik, batı hayranlığı, kötü taklitçilik, yazarın ifadesiyle “Türkilizce” olarak nitelenen dilimizdeki yozlaşma, insan afekteleriyle mücadele, kimi muhteris kifayetsizler gibi birçok konu hakkında fikir beyanında bulunulmaktadır. Meselâ “Din, afyondur” deyip yogayla tatmin olmaya çalışanlara eleştirilerini sıralar yazar. Anlatımlarda ufak tefek bilgi kırıntılarıyla da okurun bilgi dağarcığı zenginleştirilmektedir. Meselâ kültürümüzde, teravih namazını hatimle kıldıracak kadar ilim sahibi olanlara “demir hafız” denmektedir (s. 28). “Halifelik Osmanlıda, Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır fethinden İstanbul’a döndüğü 25 Temmuz 1518 de başlamış ve halifeliğin igva edildiği 3 Mart 1924 tarihine kadar 405 yıl devam etmiştir”

Öz olarak, i'lâ-yi kelimetullah anlayışı perspektifinde ve duygusunca konular işlenmektedir. Nizam-ı âlem, Türkün kızıl elması daha geniş anlamda Türk-İslâm medeniyet olgusu başat konu olarak kendini hissettirmektedir. Üç yüz yıldan beri gerileyen, iki yüz yıldan beridir de batılılaşma sevdasıyla buhranı yaşamış insanımıza sunulan yerli, millî reçete bu olsa gerek. Manevî duyarlılığın önde olduğu bir anlayıştır bu. Tasavvuf anlayışımızda da olan ilim, irfan, olmak ve hikmet olgularını da içinde barındırmaktadır. Bu anlayışlarla bilgelik, maneviyat, aşk ve uhreviyat hatırlatılmaktadır. İyiden güzelden yana, Türk ve Müslüman olma bilincini, düzenli aklı ve felsefeyi taşımaktadır. İyi okumalar.

Devamı iıin tıklayın
Asr-ı Saadet’in hanımları
Tuba Kanlıkama

Asr’ı Saadet’te yaşamak her insanın duyunca iç geçirdiği Ah keşke dediği Efendimizin(sav)ın dizinin dibinde oturmayı beraber cemaat oluşturmayı hayal ettiği bir dönemdir. Sahabe olmayı içlerine karışmayı arzu etmişizdir. Bir Hz. Ömer’i bir Hz. Ebubekir’i, Hz. Osman’ı çok iyi tanıyoruz biliyoruz. Peki ya kadın sahabeleri Efendimizin(sav) ın çevresinde olan hanımları ne kadar tanıyoruz hadi gelin beraber bakalım. Adını çok az belki de hiç duymadığımız o kahraman mübarek hanımlara kulak verelim.

İlk nadide çiçeğimiz Hz. Ümmü Varaka, Kur’ân’ı ezberlemiş nadir hanımlardan kendisine o yüce makam, şehitlik nasip olmuştur. Hattâ bu müjdeyi Efendimiz (sav) Ümmü Varaka hayatta iken vermiştir. Sahabelerine “Gidin de şu şehit kadını ziyaret edin” demiştir. Ne kutlu bir müjdedir Ya Rabbi. Peki kadınların sözcüsü unvanını alan, Rıdvan Biatına katılan ve biat eden ilk Medineli kadın olarak bilinen, Yermük Savaşında 7 Bizans askerini çadır direğiyle öldüren o kahraman kadın, Hz. Esma Yezid El Ensariyye’nin kızından başkası olamazdı. Allah razı olsun ondan. Güzelliğiyle göz dolduran kuaförlük mahareti olan Efendimiz (sav) den 11 hadis rivayet eden Varaka b. Nevfel’in yeğeni Safvân kızı Hz. Büşra eşsiz bir kadındı. Peki onun adını anmadan olur mu canlarımız yoluna kurban Efendimiz (sav)in halası, ilk düşman öldüren kahraman kadın, kardeşi Hz. Hamza gibi cesur gözü kara aynı zamanda şair olan Hz. Safiyye, savaşçı kadınlar arasına adını yazdırmıştır. Allah onlardan binlerce kez razı olsun. İslâm için, Allah’ın dâvâsı için kadınız biz demeden savaşın arkasında ve önünde savaştılar adlarını ölümsüzler defterine yazdırdılar. Uhud savaşında sağımda Nesibe solumda Nesibe nereye dönsem orada Nesibe vardı. Beni korumak için seferber olmuştu, dediği Hz Nesibe annemiz var.

O mübarek kadınları tanımak bilmek kahramanlıkları okumak teşerrüf verici. İslâm kadını eve kapatıyor diyenlere de bir cevap niteliğindedir. En fazla hadis rivayet eden ikinci kişi Efendimizin (sav) mübarek eşi Hz. Aişe’dir. Peki ya Efendimize sorduğu soru vesilesiyle hakkında âyet inen, Allah’ın kendisini dinlediği kadın olarak tarihe geçen Hz. Havle b. Salebe, o ne mübarek hanımdır. Asr’ı Saadet adı gibi bir dönemdi. Veda hutbesinde bile Efendimiz (sav) kadınların haklarına riayet edin buyurmuştur. Tabii ki bu kadarı ile sınırlı değil kadınlarımız ve anlatmak istediklerimiz tanıyalım okuyalım bilelim annelerimizi, mübarek nadide kadınlarımızı onlar gibi olmak için gayret edelim hiç değilse niyet edelim.

Devamı iıin tıklayın
Kuşlar
Emine Öztürk

Kendince yazı çalışması yapıyorsun her gün aynı, sabahın erken saatlerinde. Dış kısmı mor renkli olduğu halde mavi yazan kalemin elinde, aklına ne gelirse yazıyorsun saman kâğıtlı defterine, tam beş sayfa. Kelimeler zihninde halay çekiyor ama hiç birinin ayağı diğerine uymuyor. Bunları nasıl hizaya sokacağını henüz tam olarak anlayamasan da, çalışa çalışa düzelteceğine canı gönülden inanıyorsun. Şimdi Kardelen dergisine göndermek üzere Üstad Necip Fazıl ile ilgili hikâye yazmak istiyorsun. Önünde “Kafa Kâğıdı’’ sen ona bakıyorsun, o sana bakıyor. Nereden nasıl başlayacağını bilmiyorsun. Yıllar önce Eyüp Sultan Hazretlerinin Türbesini ziyaret etmiştin. Ardından Pierre Loti denilen tarihî kahveye kaygan taşlı yollardan ağır ağır ilerleyerek çıkmak ve Haliç manzarasını izlemek istemiştin. Kabristanın minare gibi göğe yükselen, kendine mahsus keskin kokulu servi ağaçlarının gölgelediği yokuşta dinlenmek için durmuştun. Üstadın “Kaldırımlar’’ şiirinden bir kıta gelmişti aklına;

“Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.’’

Hayal mi gerçek mi bilmiyorsun ama sanki her bir mezar taşı bir şeyler anlatıyor gibi gelmişti sana. Kimisi çok hüzünlü, dünyada boşa geçen yıllarına içten içe değil çığlık çığlığa ağlıyormuş gibi… Kimisi dünyanın telâşelerinden, imtihanından kurtulmuş, ebedî istirahagâhına çekilmiş surun üflenmesini bekler gibi…Kimi de “Bak biz kıymetini bilemedik, bir daha gelinmiyor buraya, iyi değerlendir’’ der gibi gelmişti sana. Bu hal üzere yürürken sol tarafta bir kabir dikkatini çekmişti. Aslında dikkat çekecek bir şey yoktu; sade bir mezar taşı, Haliç’i mi izler, gelen geçene nasihat mı verir, Sur’u mu bekler bilinmez. Ama senin dikkatini çeken el yazısıyla ismi; Necip Fazıl.

Nasıl da heyecanlanmıştın, tam da şiirini düşünürken karşına çıkıverince. Kabrinin burada olduğunu bilmiyordun. Buradan bir hikâye çıkar mı diye düşünüyorsun.

Hikâyeye kurgu oluşturmaya çalışırken anıların etrafında geziniyorsun. Böylece çoğu zaman kendini bir anı yazarken buluveriyorsun. Olay, karakterler ve mekân çantada keklik. Bir de en önemlisi hikâyeyi hikâye yapan çatışma oluşturman gerekiyor. Zorlanıyorsun. Ev ve iş yaşamındaki sukunete muhtaç halinle tezat oluşturuyor bu durum. Saate bakıp işe gitmek üzere hazırlanmak için kalkıyorsun, oturduğun püsküllü, yeşil koltuktan. Esneyip gerinerek banyoya giriyorsun. Yıkandığın soğuğa yakın su zihnini daha da hareketlendiriyor. Her gün ne giyeceğim diye düşünmek istemiyorsun. En çok giydiğin, rahat ettiğin, yakası darlamayan siyah bluzunu ve beli sıkmayan esnek pantolonunu giyip, kırmızı çantanı alarak, evdekileri uyandırmadan çıkıyorsun. Arabana atlayıp, Tepebaşı’ndaki muhasebe bürosunda seni bekleyen tonlarca işin arasına dalıyorsun kahvaltı bile etmeden. Sandalyene oturduğunda ilk önce, masana bırakılmış sigara ve küf kokulu kırışık faturaları tarih sırasına göre diziyorsun miden bulanarak. Oldun olası hiç hazetmezsin bu kokudan. Açtığın pencereden giren serin rüzgârla üzerine delgeç koyduğun faturalar havalanadursun evrak çantasını kaptığın gibi muhasebe işlerini yaptığın markete doğru gidiyorsun. Koca çınarın gölgelediği Şehitler Parkı’ndan güvercinler tepene pisletmeden çabucak geçiyorsun. Aklının bir tarafında marketin işleri diğer tarafında da hikâye. Ayın 15’ine kadar marketin tüm banka ekstrelerini muhasebeleştirmek, 20’sine kadar da faturalarını işlemeyi bitirip KDV beyannamesini çıkarmak istiyorsun. Hikâyeye odaklanmaya çalışıyorsun yürürken. Aklındaki tele pek çok kuş konuyor, kuruyemişçinin, parfümerinin, bankanın, postanenin, çiçekçinin önünden geçip, market binasına girerek, asansörün çağrı düğmesine basana kadar. Asansörün kapısı açıldığında emekli olup ikinci işinde çalıştığı halde karısını bir türlü memnun edemediğini her karşılaşmanızda anlatan Rıza çıkıyor karşına. Asansördeki aynayı silip, cebine koyuyor bezi. Aklındakilerin bir kısmını kaçırıyor. İnşallah yine karısını anlatmaya başlamaz diye dua ediyorsun içinden.

Çok seviyormuş karısını Rıza. Kendilerini bildi bileli aynı mahallede oturmuşlar, beraber okula gitmişler, beraber oynamışlar. İstop oynarken hep Zarife’ye pas atarmış. Koşarken at kuyruğu bağladığı, beyaz sabun kokulu, simsiyah, kıvırcık saçlarının sağa sola dağılması çok hoşuna gidermiş Rıza’nın. Askere bile gitmeden üvey babasının evinden kaçırıp basmış nikâhı Zarife’ye gelinlik giydiremeden. Nohut oda bakla sofa bir ev tutmuşlar. Mutfakta bir tencere, iki tabak, bir odada sade bir yatak, diğer odada eski iki kanepe, kapının arkasında darı süpürge, yerde dokuma kilim, duvarda eşantiyon takvim… Tüm bunlara kimsenin minneti altında kalmadan Rıza’nın aylığıyla birkaç taksitle sahip olmuşlar. Zarife küçük bahçelerine marul, maydanoz eker, dut ağacının altında yedikleri yemeklerine katık ederlermiş. Mutluymuşlar. Dokuz ay sonra ailelerine katılan ikiz yavrucaklar mutluluklarına mutluluk katmış ama maddî sıkıntılarını da bir o kadar artırmış. O sıralarda geçirdiği bir kulak hastalığı yüzünden sağ kulağı tamamen duymaz olmuş Rıza’nın. Eş dostun akıl vermesiyle malulen emekliliğe başvurmuş, emekli olmuş. Yarı sağırlığına üzülmemiş dense yeri var.

Rıza’ya anlatma fırsatı vermemek için soru yağmuruna tutuyorsun, altıncı kattaki muhasebe bürosuna gidene kadar. O da büyük bir hevesle havadan, sudan anlatıyor. Elinde süpürgesi, haftalığını ön muhasebedeki Dilara’dan almak için seninle geliyor, odaya giriyor. Bir oh çekiyorsun, ben kurtuldum, Dilara düşünsün artık. Sesli oh çektiğinin farkına varıyorsun, Dilara imalı bir bakış atıyor sana. Gülümsüyorsun göz kırparak. Masana oturup bilgisayarını açıyorsun. Aklındakileri yazmak için çantandan defterini çıkarıyorsun. Kaldığın sayfayı bulup kalemi eline aldığında kalakalıyorsun.

Rıza’nın sesi kulaklarında çınlıyor, dün müdürün, kokmuş paspas yüzünden onu fırçaladığını, canının çok sıkıldığını, bu işi bırakacağını, eve gidince Zarife ile kavga ettiklerini, ona tokat attığını, çok pişman olduğunu anlatıyor. “Elim kırılaydı da vurmayaydım” diye sızlanıp duruyor. Marketten çıkıp evde fırtınalar estiren şiddetin sana da bulaşmaması için kulaklığını takıp radyo açıyorsun. Bu arada teldeki kuşların hepsi uçup gidiyor. Rıza’yı suçluyorsun. Nerden çıktı karşına sabah sabah, sadece kuşları değil keçileri de kaçırtıyor sana. Senin de Zarife’nin de…

Devamı iıin tıklayın
Üstad
Mustafa Makas

Allahu Tealaya hamd, Resulüne salât ve yolunda gidenlere selam olsun.

Söze nereden başlayayım konu Üstad olunca. Kelimeler dize gelsin. En baştan alayım; üniversiteyi kazandığım yıllar, Erzurum’da çay ocağında muhabbet ediyoruz, duvarda asılı bir tablo, Üstad’ın kaldırımlar şiirinin ikinci pasajı; “Başını bir gayeye satmış kahraman gibi... Yağız atlı süvari koştur atını koştur…” Üstad’ın bir şiirinde söylediği gibi “sarsıldım, sendeledim”. Aylarca aklımdan çıkmadı bu sözler. Sır… Henüz Üstad’ı tanımamış, o kapının önünden bile geçmemiş, tanıdıktan sonra okuduğum her eserinde ruhumu saran esrarengiz hâllerin ilkini yaşamışım Âşiyan çay ocağında. Sonraları öğreniyorum tasavvufta nazar, kement, murad eden ve murad edilen kavramlarını eserlerinden. Üstad’ı besleyen büyükler büyüğü altın silsile yolunu hakkıyla anlayanlar bilir ki; kendini Frenk kâfirinden büyük gören aldanmış, İslâm’ı anlayamamıştır, bu söz ikinci binin yenileyicisi Müceddidi Elfi Sani İmam-ı Rabbanî hazretlerinin. Yoksa murad eden ve edilen gibi sözler büyüklerin sözleridir, bizim gibi gaflette yüzenlerin haddi değil. Fakat Üstad’ı tanıyanlar da bilir ki alelade bir yazarla, şairle tanışmaz onun mevsimine girenler, büyükleri, büyüklerin büyüklerini tanırsınız onu tanıyınca, şükrümüzden aciziz.

Yıllar geçiyor, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmaya devam, derken öğretmen olarak atanıyorum doğuya, fakat atandığıma sevinemeyecek kadar buhranlar içerisindeyim, ruhum daralıyor, kalbim sıkışıyor, ölmemek için yiyip içiyorum, o derece. Yine sonraları öğreniyorum ki, İmam-ı Gazalî hazretleri de Üstadımız da ağır buhranlardan geçiyor, hattâ Efendi hazretlerimize soruyor, benimki mi daha ağırdı Gazalî hazretlerininki mi? Efendi babamız; seninki daha ağırdı buyuruyorlar. Efendi hazretleri Seyyid Abdulhakim Arvasî, Nakşi Müceddidi Halidi Arvasî kolunun son büyük mürşidi, Üstadımızı Üstad yapan büyük veli. Sır üstü sırlar. Kendimi kitapların arasında buluyorum, klâsikler, doğu ve batının büyük denilen yazarlarını oburca öğütüyorum. Öyle sıradan insanları da okumuyorum, nobel ödüllüler, felsefî akımlar, kitlelere yön veren mütefekkirler… Bir şey arıyorum, o şeyin var olduğuna inanıyorum lâkin bulamıyorum. Kalbimi tatmin edecek bir fikir, görüş, eser, gaye, tılsım gibi fakat nerededirler. ın gayesi, varlığın muhasebesi nedir… Ve sonra…

Âşiyan, bülbül yuvası demek, burada da bir sır var, paylaşmayacağım bir sır, Âşiyan çay ocağında duvarda asılı olan söz aklıma geliyor aniden, niçin o sözlerin sahibinin kitaplarını almıyorum diyor “O ve Ben” i sipariş ediyorum.

Aman ya Rabbim…

Afrika savanalarında aylar süren kuraklıktan sonra yağmurlar başlayınca toprak, bitkiler, ağaçlar, dereler ve onlardan beslenen hayvanların saadetini düşünün, ruhumun kurak çöllerine âdetâ rahmet sağanakları yağıyor. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemin.

Merhum Akif’in “Müslümanlık bilmem amma galiba göklerdedir” inkisarını bilir misiniz? Kim bilmez, bu duyguyu hele bu zamanda bu cemiyetin içerisinde yaşamayan bir mümin var mıdır? Yaratılış sancısı, varoluş muhasebesi, dünya, ahiret, ölüm, dil, din, tarih, hayat, fikir, akıl, eser, ahlâk, edebiyat, belâgat, fesahat ve daha ne kadar kavram varsa mükemmel bir duvarı tuğlalarla ören usta gibi ruhumu, kalbimi ve zihnimi örüyor üstadım.

Gerçek İslâm’ı ve saf Türklüğü öğreniyorum, Âdem babamızdan bugüne değin gelen Resuller ve Nebilerin tevhid yolunu, gaye ve ufuk Peygamberin (sav) her hareketindeki mucize üstü tavırlarını, geçmiş peygamberlerin devirlerinde yaşayan hak dostlarını ve düşmanlarını, buğdufillah ve hubbufillahı, Hicaz’ın, Fars’ın, Maveraünnehr’in, Hindistan’ın, Türkistan ve Anadolu’nun erenlerini, Allah dostlarını, mânâ kahramanlarını öğreniyor, ruhaniyetlerinin sıcaklığını hissediyordum. İnsanlık tarihi, Türk tarihi nedir? Gerçeği ve sahtesiyle tüm kahramanları öğrenmek isteyen var mı; buyursun eşsiz hazineye. Atların cidago kemiklerini örseleyen, gazanın, kavganın kahramanı Türk’ün, İslâm ipine sarıldıktan sonra mânânın, kültürün, medeniyetin, mimarînin, güzel ahlâkın kahramanı oluşunu görsün, görmek isteyen. Ve şimdiki fecaat hâl ile kıyas etsin.

Sanat nedir, edebiyatın, şiirin gayesi nedir, Allahın, Resulü’nün ve dostlarının kelâmından sonra söz hangi irtifaya kadar çıkabilir, buyursunlar Büyük Doğu steplerine. Türk’ün ve Müslüman’ın yükselişindeki (iman, vecd, ahlâk, adalet kavramlarını) ve alçalış devirlerini, sırlar, ihanetler, sahtelikler, ham yobaz kaba softalar, batının, moskofun, masonların, dönmelerin ve yahudinin oynadığı oyunları, çürümüşlük devirlerini, merhem yerine millete sunulan zehirleri öğrenmek isteyen var mı?

İnsanlık yaratıldığından beridir, insanoğlunun hayatı anlamlandırmaya çalışarak ulaştığı menfi veya müspet fikirleri, aklın ürettiği fikirlerin vahyin önündeki iflasını, aklın hududunu, aklı gere gere lastik gibi koparacak raddeye gelen cins kafaları, doğu batı sentezini, batı tefekkürünün çıkabildiği son irtifaları ve tasavvuf büyüklerinin batın ilimlerinden sızan reşhaları… bunlardan haberdar olmak isteyenler buyursun kıyamete kadar akacak olan Arvasî çeşmesine.

Gerçek şeyh nedir, Allah dostu kimdir, kim değildir, bugün etrafımızda olup bitenleri, sahte mürşitler panayırını, sıratı müstakim ve ehlisünnet yolunun dışındaki her türlü sapık itikadı anlamak isteyen varsa buyursun son devrin en büyük şeyhinin şair talebesine.

Âdet ile ibadet farkını, günah ile küfrün ayrımını, sevabıyla övünen ile günahıyla nedamet duyanın kıymet değerini, sevgi ve muhabbeti, iman ile küfür arasındaki gidiş gelişi, kitapları ateşe atıp ateşin içinden çıplak eliyle alışı, buhranı, çileyi, delirecek seviyede şüphe ve vehimi okumak isteyenler buyursunlar.

Allah demenin yasak olduğu devirlerde mücadele nasıl yapılır, göz nasıl karartılır, üst düzey makamlar ve bavul dolusu para elinin tersiyle nasıl itilir, hapis ve türlü çilelere rağmen hakikat nasıl haykırılır… İman, cesaret ve zekâ agoraya çıkınca Allah ve Türk düşmanı zevatın çil yavrusu gibi dağılışını, sahte aydınların, kalemşorların köşe bucak kaçışını izlemek isteyenler buyursun sonsuzluk kervanının ardından giden mütefekkire.

Gazete, dergi, konferans, kitap, devleti yöneten en üst kadrolar arasında dokunan mekiklerle, güneşi cebinde kaybetmiş imparatorluk bakiyesi bir milleti uyandırmak için namütenahi mücadele eden, küfür buzdağını erittikçe türlü iftiralar hücumlar mahpuslarla terbiye edilmeye çalışılan, maçası yemeyen sözde Müslüman yol arkadaşları tarafından dahi ihanete, yalnızlığa terk edilen, fakat yalnızlaştıkça devleşen, ona nazar eden bir çift mübarek gözün sahibine sığınan onun himmetiyle ayakta kalan… Zahirde çok az insanın muhatap olacağı bu çalkantılı hayatın kendi içindeki düşmanla olan kavgası yanında cüce mesabesinde kalan bir dehadan bahsediyoruz. Çünkü o bir devdi ve yükü ağırdı dev’in.

Sonsuzluk kervanının iklimine giren her Büyük Doğucu için Üstadımızın en üst rütbesi, devrin büyükler büyüğü Allah dostu Abdulhakim Arvasî hazretlerine olan bendeliğidir, yani Üstad aslında bir müriddir, her ne kadar kendini müridliğe layık görmese de Efendi hazretlerinden gelen işaretler ve muhiblerin ifadeleri, çok sevilen hattâ nazlı bir mürid olduğu yönündedir. Bu iklimden bîhaber olan, hattâ fikren düşman fakat kendi alanlarında şöhret yapmış duayen ustaların Üstad hakkındaki övgüleri, onun dehanın çocuğu olduğunun delillerindendir. Yazdığı tiyatroların kıymetini, hiçbir hastalığı yokken sahnede ateşler içinde oynayan Muhsin Ertuğrul bilebilir, yine bir kitabı için bu eser midir sorusuna şaheserdir cevabını veren Peyami Safa, duruşmada yine ceza aldığını duyunca, heykelini dikecekleri adamı mahkûm ediyorlar diyen Aziz Nesin, Sol’da adam mı var ki Üstadı anlasın diyen Can Yücel (bu söze yakın zamanda vuslata eren Mehmed Kısakürek ağabeyimden ekleme; “sağına bakmamış”), kapısından eksik olmayan profesörler, sanatçılar, mütefekkirler, fikir babamız diye hitap eden başbakanlık bakanlık parti başkanlığı yapmış nice siyasetçi…. Ve bizim için en kıymetli övgü Efendi hazretlerinden; “senden küfür sadır olmaz”.

Bana göre Türk milletinin mütefekkir anlamında yetiştirmiş olduğu en büyük şahsiyet olan Üstadımız, kadavraya dönmüş bir cemiyette anlaşılamadı, anlaşılması mümkün değildi, cemiyetin hal-i pür melali müstahak değildi, yine Üstadımızın Yunan şair Panderos’tan alıntılayarak kullandığı güzel bir söz var, “meğer katırlara saman yerine çiçek sunmuşum”, durum böyle izah edilebilir. Darağacına gidecek olan merhum Menderes’e “ya olacaksın, ya öleceksin” diyecek kadar âkıbetini sezmişti, Merhum Erbakan’a “artık bu dâvâyı kurtarmak değil, harcama yolunda olduğunuza inanıyor; ve dâvânın gerçek kurtuluşunu, onu yanlış ve kötü temsil edenlerden kurtulmakta buluyorum” diyecek kadar gevşekliğe tahammülsüz ve aksiyonu önceleyen, desteğini istemek için evine gelen merhum Türkeş’e, masasına geçerek Allah ve Resulüne bağlılığı bildiren metin yazıp, bunun altına imzanızı atarsanız sizinleyim diyen ve karşılık olarak bu yazılan metni seçim beyannamesi olarak okutulacak kadar siyasîler arasında nüfuz sahibi bir dev….

Eserleriyle yetişen ve siyasette umut bağladığı kadroların şahsiyetsizliğini görünce, onlara da en güzel ismi takmıştı; büyük doğunun düşük (abortus) evlâtları. Kulaklar çınlasın ne diyelim! Abortuslar ülkesi… Ve işaret etti; İstikbalin gerçek evlâtları! Evet bekliyoruz, istikbalin gerçek evlâtlarını bekliyoruz, eğer bu millet var olacaksa onlar mutlaka gelecek. Dalkavuklar, kalemini satanlar, hasetçi süslümanlar, Üstad’ın eteğinin dibinde yetişen, tüm sermayesini ondan devşiren kıskanç mecnunlar bir devir sonra unutulacak fakat Üstad altın çağını istikbalin gerçek ve asil evlâtlarının devrinde yaşayacak, Büyük Doğu mutlaka bayraklaşacak. (Mehmed Kısakürek ağabeyime bir duamı yazmıştım, duamız olsun ağabeyim o gün geldiğinde Rabbimiz bizi mezardan çıkararak asil kalabalığın içinde yürütsün inşallah. Âmin, İnşallah demişti. Rahmet olsun.)

Lafı çok uzattım, Üstad’ı anlatmaya sayfalar yetmez, hangi eserindeki hangi satırın kıymetinden bahsedeyim. Meselâ o roman yazmamıştır, “hikayelerim” adlı eserini alıp okuyun, hacimlik kitaplardan alamadığınız zevki, mesajı, karakter özgünlüğünü, senaryoyu onun iki sayfada anlattığı hikâyeden alırsınız. Külliyatını ezberlemiş ve her okuduğunda yeni okuyormuş gibi hayretler içinde kalan, yeni şeyler keşfeden bir Büyük Doğu’cu olarak; gençlere (yaş mevzu değil, ruhu genç olanlara) tavsiyem, hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyorsanız, yaşanmaya değer hayatın ne olduğuna dair bir çileniz mevcut ise, ben kimim ve bu hal neyin nesi diye soru işaretleriniz var ise, tarihinizi, kültürünüzü, dilinizi, dininizi yani topyekün insanlığın serüvenini merak ediyorsanız; sizi menzile ulaştıracak en güvenli gemi, kafanızdaki soruları örgü ipinin çözülmesi gibi kolaylaştıracak en sarih, sahih ve samimi insan Necip Fazıl Kısakürek ve külliyatıdır. Mutlaka ama mutlaka okuyun. Hayatınız eskisi gibi olmayacaktır. Ve ona atılan iftiraların hangi saiklerden kaynaklandığını, Türk ve İslâm düşmanı hangi pis cepheden geldiğini göreceksiniz.

Esselâmu aleyküm ve Rahmetullah.

Devamı iıin tıklayın
Mesut teselli
Hüma Sunguroğlu

“BİR MESUT TESELLİ İÇİNDE HERKES,

HERKES KENDİ AZİZ BAHANESİNDE” (Necip Fazıl KISAKÜREK)

 

Hayat hengamesi içerisinde, her güne açılan yeni gözlerle, hissedilen acılarla, yahut yaşanan mutluluklarla insan; kendinde kendini kaybetmişti.

Tüm bir yükü omuzlarında taşımıştı. Dünya hayatı denilen şu tarlada bazen mutluluğu tüm bir âlemi saracak iyilikler ekmiş, bazen yalnızca buğday ekmiş, bazen ise ekecek hiçbir şey bulamamış bir gün batımında umutlar ekmişti…

İnsanoğlu… Kendi hayatının çiftçisi olamadan üç günlük yol kenarlarının çiftçisi oldu.

Sonra suladı, âşina olmadığı dağların zirvesinden getirerek suyunu.

Rastladığı çiçeklere dokundu, hiç bilmeden zehirli olduğunu. Fakat zehirlenmedi insanoğlu.

Zaten yerlileşme çabası içerisinde debelenen kelimeler ile doluydu. Zamanı idrak edemedi.

Damarlarında gezinen kan değil, afyondu. Gülümsüyordu oysa. Her günün başlangıcında iyi niyetler ediyordu. Kalbi müsterihti ya! En azından o, öyle sanıyordu. Halbuki bir yol kenarında açan papatya, ardında ölümü gizliyordu.

İşte sana aziz bahane: “Ya ölüm yoksa?”

O halde biz de papatya toplarız. Taç yapar hırslarımızla vardığımız sarayın hükümdarı oluruz!...

Şimdi teselliden bahsedin bana. Nedir bu mesut teselli? İnsanlar bana acıyarak bakıyorlar.

Nem kokulu sarayımda ağlaşıyorlar. Her gün beş defa sarayımda yankılanıyor; yüreğime dokunan hitap. Arıyorum ama bulamıyorum. Aramaktan kafa kemiklerim ağrıdı. Hayır, olamaz! Meğer başımın altında topraktan yastık varmış. İşte o an her şeyin farkına varıyorum; ölmüşüm ben. Nem kokulu sarayım kabrimmiş. Ya yüreğe dokunan hitap? “Ezan.”

İşte mesut teselli: “Namaz…” Bahane tesellilerin tam tersi... “Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada” da, gerçek dünyada gerçek teselli...Gerçeği, ebedî âleme gitmeden anlayalım.

Devamı iıin tıklayın
İcazetsizler ve cemiyetçiliğimiz
Abdullah Doğulu

"KANUN YOLUYLA ZUHUR!" Bu deyim ve usûl bize Üstad Necip Fazıl'dan miras kaldı.

 

*

 

Kanlı kansız polemikleri yok, İCAZETSİZLİK yok, "yol kesicilik" yok! Olmamalı. Olmayacak. Adam gibi "SEVEN" OLMAK VAR; BİZE BU KALDI, bize de bu yakışır ve yeter.

 

*

 

"İyi insanlar, iyi atlara binip; yanlarına da iyi kadınlarını alıp gittiler." 

Manzûru Nazârı Pirânı Kiram Seyyid Abdülhakim Arvasî kuddise sirruhül aziz böyle buyurmuşlar.

 

*

 

İşte, yeryüzünde Üstadın tabiriyle 'bir dolmuşluk' seveni kaldıysa, ne saadet onlara...

 

*

 

BD Ruhu, Efendi hazretlerine samimi bağlı ve teslim olmuş, kendi müstakiliyet iddiası olmayanlarla doğuyor. Üstad gibi pazarlıksız bağlı ve tam Üstad’ın yolunda: "kanun yoluyla zuhur" ederek.

İşi dâvâ plânında yürütmek gerekiyor ve hamd olsun ki, yol da boş değildir.

Erme yolunda kim kendi başına bir iddia ile çıkarsa ADAMA İCAZET SORARLAR Kİ, O DA KİMSEDE YOK! Biz bu olmadan oldumcuları, oldum iddiacılarını tanıyoruz, çok iyi tanıyoruz. İcazetsiz vekillik iddiası olur mu? Olduğunu iddia edenler hadsizlerdir ve "tarikat panayırında biblo şeyhlerdir”, Üstâd'ın ifadesiyle... Bunların da isimleri bizce ve kamuoyunca malûm... Ancak Allah’ın has kulu, velilerini tenzih ederiz. Onlar iddiasız köşelerinde olma ve murada erme yolundadır zaten veya agorada isimsiz!

Gerisi kıl u kaal!

Devamı iıin tıklayın
Necip Fazıl’ın hadislerin hikmetine yaklaşımı
Kâzım Albayrak

Hz. Peygamberin ruhaniyetine sığınmayı ve O’nun pınarından doya doya içmeyi her şeyden üstün tutan Necip Fazıl’ın hadislerden ziyadesiyle faydalandığı ve hadislere dair müstakil eserleri olduğu bilinmektedir. Hadis seçkisi olan Nur Harmanı, siyer konulu ve fıkhı da ihtiva eden Çöle İnen Nur, manzum siyer-i nebî olan Esselâm, Hz. Peygamber’e şehadetinden dolayı bir nevî siyer sayılan Hazret-i Ali ve bir çok hadis ve hikmet ifadesi olan İman ve İslâm Atlaı eserlerini sayabiliriz. O, Büyük Doğu külliyatında binlerle ifade edilen hadis kullanmış, tercümelerinde hadisleri estetik ve vurucu bir dille aktarmıştır. Sünnet lezzeti vererek İslâm toplumu inşa etmeyi amaçlamış, “Hadislerle Dünya Nizamı” şeklinde bunu ifade etmiştir.

Cemiyetçi mütefekkir olarak Necip Fazıl’ın İslâm’ın pratiği demek olan hadis ve sünnetten ideolojisinde yararlanması pek tabiîdir. Nitekim onun, ahlâk ve bunun yanında hukuk ve adalet ile ilgili hadisleri ele alırken, içi ve dışıyla yekpare nizam kurduğunu belirtmeliyiz. Ondaki tefekkür ve tahassüs derinliğinden dolayı bir âyet veya hadisi (sahabî veya veli sözü de olabilir) naklettiğinde öyle hikmetler ortaya çıkarır ki, klasik mânâda bir âlim bunu yapamaz. Onun anlama ve yorumlama tarzı üzerinde duracağız.

Necip Fazıl’ın hadis seçiciliğinde fıkhü’l-evleviyât (öncelikler fıkhı) ile fıkhü'l-vâkı' (toplumunu bilme) şartını yerine getirdiğini görmekteyiz. Bunun için bozulmanın köklerine kadar gidip, toplumun yüz yüze kaldığı tepeden inme değişimleri de tahlil edip ona göre bir reçete sunduğunu söyleyebiliriz. Hadislerden çözüm çekirdeklerini çıkarırken fıkhın kelime mânâsında da görüldüğü üzere, fehm-anlayış mânâsını tecelli ettirmiştir. Zaten İslâm’ın ilk asrında fıkhın anlayış ve idrak mânasında kullanıldığına İmam Gazâlî (ö. 505/1111) İhya eserinde işaret eder. Necip Fazıl’ın yaptığı ise ilimden ziyade tefekkür boyutunda, çağının problemlerine hitap eden hadisleri bulmak ve onlardaki çözüm çekirdeklerini uygun bir şekilde yorumlayarak ortaya çıkarmaktır. Hadis ve sünnete öncelikle iman ve sanat tavrıyla yaklaştığını da ifade edelim.

Geniş mânâda fıkıhla ilgisinden dolayı makâsıd, maslahat ve hikmet-i teşri kavramlarından biraz bahsedelim: Makâsıd, “dinin gayeleri” ya da “naslarda yer alan amelî hükümlerin gayeleri” demektir. Hükmün konmasındaki amaç ve elde edilmek istenilen fayda, makâsıd düşüncesidir. Maslahat ve makâsıd anlamlarını içeren hikmetle ta’lil ise, istislah ya da istihsan adları altında da değerlendirilebilir. Makâsıd prensibi aynı zamanda hikmet düşüncesini doğurur. Şer’î hükümlerin hikmetlerini ortaya koymak için Hüccetullahi’l-bâliğa’yı kaleme aldığını söyleyen Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (ö. 1176/1762), “İlmü esrâri’d-din” adını verdiği bu ilim ona göre, dinin doğru anlaşılması ve uygulanması için hikmetlerin bilinmesi şart olduğundan şer’î ilimlerin en üstünüdür. (1)

Genel kurallara uygunluk ilkesi fıkıh usûlünün temel ilkesidir. Makâsıd, maslahat ve hikmet-i teşrî temelli bir fıkıhtan bahsediyoruz. Makâsıd kavramını yüksek maslahat veya kavâid-i külliye olarak adlandıran Karâfî’nin (ö. 684/1285) maslahat ve kavaidi birbirini tamamlar mahiyette görmesini buna misal verebiliriz. (2) Necip Fazıl’ın illeti akılla tesbiti mümkün olmayan teabbüdî hükümlerde bile hikmete ve sır idrakına işlerlik kazandırması ve en önemlisi bütün bu hikmetleri İslâm’ın temel amacına (makâsıd prensibi) uygun bir şekilde ve sistem çapında ortaya koyması onun İslâm’ın özünden bir cemiyet projesi (model) çıkarmasıdır. Bu çaba hem günümüze hem geleceğe yönelik fayda getiren ve esasen temel ihtiyacı karşılayan bir çözüm olmuştur. Bunu gelenekten gelerek ifa etmiştir. O, şairlerden bir şair, fikir adamlarından bir fikirci değil, meselelerin kaynağına inip yepyeni bir dünya görüşü ile zuhur eden öncü-lider şahsiyettir. Necip Fazıl, İslâmcı düşünce ve aksiyonda bu özelliğinden dolayı merkez şahsiyettir. Onun en çok konuşulması ve halen gündemde olmasının sebebi de budur. Bu noktada Büyük Doğu’nun yürütücü “niçin” kanadı olduğu için kendini “Yürüyen Büyük Doğu” olarak vasfeden İBDA fikriyatının Hikemiyat eserini ve “temel ölçü”lerinin en başındaki “sır idraki”ni hatırlatmakta fayda vardır.

Öte yandan, siyaset-i şeriyye için gerekli olan “yüksek maslahat” teorisi, İslâmî ölçülerden çözümleri nerede, ne zaman ve ne kadar istihraç edileceğini bilmek olup kuru fıkıh bilgisinden öte, yüksek bir idrak ve irfan demektir. Müctehid, mütefekkir, müceddid, münevver gibi kavramlar bu hususu ifade eder. Her çağda farklı fesadın ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış olması, bunlara karşı İslâm’ın hangi ölçülerini öne çıkarmak ve nasıl bir diyalektik izlemek gerektiği hususunu dayatır. Bunlar klasik fıkıh öğretisi yapanların üstesinden gelecekleri sorunlar değildir ve İslâm bünyesinin yaşaması demek olan siyaset-i şeriyye için elzem konulardır. Tâhir b. Âşûr (1879-1973) da makâsıd ilmini fıkıh usulü kitaplarından ayrı görür ve ona ihtiyacı müstakil bir eserinde anlatır. (3)

Salt ilim amacıyla değil, toplumsal yarar için kaleme alınan hadis kitaplarını tarihimizde görmekteyiz. İmam Nevevî’nin (ö. 676/1277) Riyâzü's-Salihin’i, Süyûtî’nin (ö. 911/1505) el-Câmiu's-Sagîr’i ve Gümüşhânevî’nin (1813-1893) Râmûz el-Ehâdîs’ini sayabiliriz. Geniş halk kitlelerine hitap eden, onları eğitmeyi amaç edinen ve devrinin sosyal problemlerine de çözüm sunmayı ve dinî hayatı tekrar canlandırmayı amaç edinen böyle hadislerden bir terkip yaparak insana ve topluma her yönüyle hitap etmek istenmiştir. Ayrıca siyasetname türü eserlerde de bu amaç görülmektedir. Meselâ, Maverdî’nin (ö. 450/1058) el-Ahkâmü’s-sultaniye eseri, cihaddan zekâta, yönetim esaslarından ahlâk esaslarına, yargı işlerinden askerî işlere kadar hadislerle donatılmıştır.

Bilhassa çalkantılı dönemlerde içtimaî/sosyal olaylara dair hadis-i şeriflerin ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Osmanlının son döneminde modernleşmeye bir tepki olarak Mehmet Ârif Bey’in (1845-1897) Binbir Hadis-i Şerif ve Şerhî eseri ile Birinci Mecliste görev almış ve kritik bir dönemi idrak etmiş Mustafa Takî Efendi’nin (1873-1925) “Kırk Hadis Yahut İlm-i Hâl-i Siyasî” adlı eseri içtimaî hadis şerhçiliğine misal verilebilir. Mehmet Akif’in de sosyal ve siyasî bunalımlara karşı hadislerden faydalandığını belirtelim. Geçmişte ulema, pörsüyen ümmet yapısını canlandırmak için sünnete başvurmuş, Hattâbî (ö. 388/998), Begavî (ö. 516/1122) ve Nevevî (ö. 677/1278) gibi cemiyetçi âlimler hadislerden seçmeler yaparak bu ihtiyacı karşılamışlardır. Hadis edebiyatı bu gayretlerin neticesinde oluşmuştur.

Bir mütefekkir olan Necip Fazıl’ın toplumun değerlerinin alt üst olduğu bir dönemde geldiğini ve bir cemiyet projesi ile ortaya çıktığını düşünürsek, onun hadislere el atmasını da ferdî ve içtimaî oluş açısından ele almamız gerekir. Zaten derlediği hadislerden ve onları yorumlayış tarzından bu hükme varmamız mümkündür. Necip Fazıl’ın hadisleri anlama ve yorumlamadaki içtimaî yönü çözüm sunucu ve kurtarıcı bir role sahip olmaktadır. Ancak bunu “içtimaî hadisçilik”ten öte bir anlamda yapıyor, ideolojisine temel olarak hadislere el atıyor.

Allah Resûlünü varlık ve oluşun başı, “Âlemlerin Nuru” (4) ve “İnsanlığın Tacı” (5) olarak niteleyen Necip Fazıl, hadisleri de âlemin şifresi olarak değerlendirir, hattâ tek bir hadisten bile bütün bir kâinat muhasebesi yapılacağını söyler. Bu hususu bir hadis naklederken, “Her dâvânın olduğu gibi tek hadisiyle bütün kâinatı ihata etmiş bulunan Peygamberler Peygamberinin” (6) diyerek ifade eder. Birçok mevzuda Necip Fazıl, o mevzuun anahtarı mesabesinde bir hadise yer verir. Meselâ, zarafet ve estetik mevzuunda, “Allah güzeldir, güzeli sever.” hadisini, kendimize bakışımız ve dışa karşı siyasetimiz açısından “Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır.” hadisini, her dâim yenilik ve aksiyon içinde olmak için “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır.” hadisini zikreder. Onun zengin hadis envanteri içinde çokça kullandıklarının ideolojisinde kilit taşı vazifesi gördüğünü söyleyebiliriz.

Necip Fazıl’ın, “bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim” dediği ve Anadolu gençliğine ithaf ettiği İdeolocya Örgüsü eserinin Cemiyetçilik bahsi, “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışınız!” (7) hadisiyle başlayıp bu hadisin şerhi ile sürüyor. Onun İman ve İslâm Atlası eserinde ise, “Hadislerden Dünya Nizamı” başlığında 181 kadar hadis yer almış olup çoğu cemiyet nizamı tesisine dairdir. Cemiyetin temeli olan ahlâka dair bazı hadisler de bunların içinde yer almaktadır. Yukardaki hadisin şerhini (yorumunu) ise Üstad şöyle yapar:

“Dâvâ, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışmanın belirttiği tezat içindeki harikulâde vahdet ve âhengi kavramaktır. Zira işaret ettiğimiz gibi, öbür dünyaya giden yol, bu dünyadan başlar; ve bu dünyadan başlayan yol, öbür dünyaya gider.” (8)

Necip Fazıl gibi mütefekkirler hem ahlâkçı hem cemiyetçidirler. Çünkü onlarda topluma faydalı olma amacı önceliklidir. Hadisçilerin çoğunda ise bu anlayışı göremiyoruz. Toplumdan kopuluyor, sadece ilim ve isnad için bu iş yapılıyor. Halbuki hadisler, ferde ve ümmete yol göstermek için vardır. Hadisçiler de toplumun yarasına merhem olmalıdırlar. Günümüzde içtimaî hadisçilik yapan hadisçiler az da olsa bulunmaktadır. Necip Fazıl hadisleri insanlara faydalı olmak için okuyor ve eserlerinde çözüm reçetesi olarak takdim ediyor. Bu mevzuyu “sâlih-müslih olma” şeklinde de değerlendirebiliriz. Önce nefsini ıslah etme ve sonra toplumu ıslah etme hususu. Necip Fazıl’ın bu hususu mürşidi Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’den öğrendiğini belirtmeliyiz. Sâlih olma içe dönüktür, müslih olma ise dışa dönük. Hz. Peygamber altı ay Hira’da kendini salih kılmak için inzivaya çekildi, bir şeye hazırlandı veya hazırlatıldı, sonra müslih oldu. Peygamberlik ile cemiyet meydanına atıldı, tebliğ, telkin ve tatbik vazifelerini yerine getirdi. Müslih olan aynı zamanda sâlih’tir. Ancak sâlih olan müslih olmayabilir. İnânçlı olup ancak aksiyona geçemeyenler, sâlih ancak müslih olamıyor demektir.

Hadis alanındakiler de dahil bugün ilahiyatların etkili olamamasının sebebi toplumcu amaç gütmemeleridir. Bunda Cumhuriyet rejiminin ilahiyatçılara biçtiği rol de etkilidir, ancak şimdi bunun bahanesi de kalmamıştır. İlahiyatçıların topluma yön verememelerinin sebebi, iman ve itikadları bozuk olanlar bir yana, dinin içtimaî gayelerini dinamik olarak ele almamaları, akademi içinde kapalı kalmaları ve âdeta “ilim için ilim” yapmalarıdır. Bu kadar ilahiyat var, ancak toplum niye böyle bozuk?

Sadece akademik amaçlarla tarihte bir âlimin risalesini ortaya çıkarmak iyi, ancak oradaki hadisleri zaten biliyoruz. Necip Fazıl gibi insanlar burada ehemmiyet kazanıyor. Kendisi aksiyona geçemese, yani salih olup müslih olamasa bile, Sezai Karakoç’un dahi toplumda gösterdiği tesiri bugün ilahiyatçılar gösteremiyor. İnsanımızın modern hayat karşısındaki ıstırabını dillendirerek, hadislerden sosyal ve siyasî problemlere çözümler çıkararak ve Batıdan Doğudan misaller vererek toplumun yarasına ancak merhem olunur. Necip Fazıl’ın hadisleri anlama ve yorumlamadaki içtimaî yönü çözüm sunucu ve kurtarıcı bir role sahip olmaktadır. Ancak bunu içtimaî hadisçilikten öte bir anlamda yapıyor, ideolojisine temel olarak hadislere el atıyor. Necip Fazıl, Kur’ân-Sünnet-İcma-Kıyas delillerini temel referans almış, bu esaslar üzerine tamamen kendi imali ve çağımızın problemlerine çözümler sunucu yepyeni bir dünya görüşü ortaya koymuş bir mütefekkir, aksiyon ve sanat adamı olarak tezahür eder.

İslâm toplumu, bir sünnet toplumudur. Kur’ân’ın teori ifade etmiş olması ve pratiği olarak Hz. Peygamberin gönderilmesinden dolayı İslâm’ın sünnetsiz yaşanamayacağını hatırlatalım. Sünnet, kelime mânasında da görüldüğü üzere, takip edilen yol, yöntem, örnek alınan uygulama, örf ve gelenek olarak toplumu ifadeye dairdir. İslâmın en ileri toplumu ise sahâbîlerdir. Sahâbî, sünnet ve toplum demektir. Necip Fazıl’ın fikriyatında ise sahâbîler ümmetin temel yapısıdır, örnek ümmet modelidir.

Sünnetin toplumun kültürünü ve örfünü oluşturması söz konusudur. Bu bazen çok açıktır, bazen ise toplumun davranışlarının içine sinmiştir. Toplum kendi içinde taşıdığı değerlerle bir kültür ifade etmektedir, örfler de bunun bir parçasıdır. Sünnet ve hadislerde geçen bütün örf-ma’ruf kelimeleri de “vicdan-ı umumînin iyi gördüğü şey” mânâsında olup toplumun örfüyle mutabıktır. Eğer mutabık olmayan hususlar var ise sünnete göre tadil ve tebdile başvurulur. Sünnet, bütün bir toplumun kültür yapısına nüfuz ederek onu şekillendirir. Öyle ki toplum, sünnet olduğunu bilmeden de bu tavır ve davranışları uygular. (9) Zaten mesele “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı.” (10) tezine kadar varır. Zira insanlığa, yazı, fikir-ilim, meslekler, sanatlar vs. her şeyi öğreten peygamberler olmuştur. Necip Fazıl, toplumları değiştiren, dönüştüren mânâsında peygamberleri “mutlak inkılâpçılar” olarak şöyle vasfeder:

“Bu mânâda resûller ve nebîler, âdi anlamıyla ihtilâlci olmaktan münezzeh, en üstün ve erişilmez çapta inkılâpçıdırlar. Alalâde inkılâpçılara kıyasla onlara “mutlak inkılâpçılar” demek gerekir. (11)

Hülasa Necip Fazıl, sünnetin fert ve toplum inşaındaki esaslı rolünü görmüş ve cemiyetçi mütefekkir olarak fikriyatının temellerini hadis ve sünnetin sağlam taşlarıyla döşemiştir.

Dipnotlar

1-Ertuğrul Boynukalın, Makâsıdü’ş-Şerîa, DİA, Ankara, 2003, cilt XXVII, s. 425.

2-H. Yunus Apaydın, Karâfî, DİA, İst, 2001, Cilt XXIV, s. 394-401.

3-Bu hususta bkz. Tâhir b. Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi (Makâsıdü’ş-şerîati’l-İslâmiyye), trc. Mahmut Erdoğan-Vecdi Akyüz, Rağbet Yayınları, İst, 2013.

4-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İst, 2017, s. 234.

5-Necip Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, Büyük Doğu Yayınları, İst, 2020, s. 105.

6- Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İst, 2017, s. 263.

7-Beyhakî, Şuâbü’l-îmân, II. 402 (hadis no: 3886.)

8-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yy, İst, 2017, s. 404. 

9-Hayati Yılmaz, Toplumsal Dönüşümde Sünnet, Rağbet Yy, İst, 2004, s. 92-94.

10-Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâmındır, İbda Yy, İst, 2018, s. 113.

11-Necip Fazıl Kısakürek, İhtilâl, Büyük Doğu Yayınları, İst, 1998, s. 7.

Devamı iıin tıklayın
Bir artist karakter, dâvâ adamı ve şair Necip Fazıl’da ben
Murat Ertaş

Necip Fazıl’ın mizacı üzerine bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Birbirinden farklılık gösteren ve birçoğu hatıralarla süslenmiş bu yazıların bazısı Necip Fazıl’a olan hayranlıkla kaleme alındığı için taraflı ve kuru bir methiyeden ileri gitmemekle eleştirilirken bazısı Necip Fazıl’ı sevmenin onun kusurlarını örtmek anlamına gelmediği iddiasıyla kendisinin bile hatırlamak istemediği alışkanlıklarına, hatıralarına yönelttikleri ağır ithamlar nedeniyle eleştirilmiştir. Onun hakkındaki yazıların bir kısmı da Necip Fazıl’a ideolojik önyargıyla yaklaşmakla eleştirilmiştir.

Necip Fazıl portresini ortaya koyan yazıların tümü kuşkusuz onun fıtratından/mizacından beslenmektedir. Hal böyleyken evvelâ onun mizacını ortaya koymamız gerekir. Talebesi olmaktan onur duyduğum, kıymetli hocam Prof. Dr. Orhan Okay (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) Necip Fazıl’ın mizacını “Bir Fikir ki Sıcak Yarada Kezzap” başlıklı yazısında etraflıca tahlil etmiştir. Okay’a göre onun mizacındaki öfke hali, yazılarının da alâmet-i fârikasıdır:

“…Türk kültürüne yön vermiş fikir yazılarından bir seçme yaparken ihtiyatlı olmayı gerektiren başka bir mekanizması var: Asabiyet. Bu kelimeyi Necip Fazıl için kullanırken bugün unutulmuş olan taassup manâsını da, bilinen hiddet manâsını da kastediyorum. Her ikisi de ona yakışıyor ve şahsiyetinin önemli bir parçası oluyor.”([1])

Orhan Okay hocamızın öne çıkardığı öfke, çocukluğundan ölümüne kadar Necip Fazıl’ın konferanslarının, yazılarının, sosyal ilişkilerinin âdetâ lokomotifidir. O, öfkesini yalnız yaşamaktan rahatsızlık duymazken öfkesini arkasına takılan kalabalıklara da aşılamak istemiştir. Ona göre öfke fikrin dinamizmidir. “İnsan başını, sıçan kafasından ayıran tek hassa… Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir!... Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir… Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir. Fakat o öfkesiz fikir ne kadar acıklı manzaraysa, fikirsiz öfke de o nispette merhamete lâyık levha…”([2])

1927’de yazmış olduğu “Azgın Deniz” adlı şiirde görüldüğü üzere Necip Fazıl daha yirmi iki yaşında öfke saçmaktadır:

Hangi öfkeyle yüzün, böyle karıştı yer yer?

Sana yan mı baktılar, bir şey mi söylediler?

Bir şey dinleme artık, artık bir şeydinleme!

Çağır, bütün günahkâr ruhları cehenneme!

Karşına sahil, kaya, insan kim çıkarsa vur!

Vur başına, alemde, kör, sağır, ne varsa vur!

Sal her taraftan, dağdan, gökten, pencereden sal!

Nihayet kala kala dünyada tek kişi kal!

Necip Fazıl’ın mizacının en önemli unsurlarından olan öfkesinin dâvâsı için mi, nefsi için mi olduğunu sorgulamak bu durumda anlamını kaybediyor. Öfke onun fıtratında var; aceleciliği gibi, çetin zevki gibi, haksızlığa ve samimiyetsizliğe tahammülsüzlüğü gibi… Ondaki “ben” kalabalıklar içinde tek başına kalmayı göze alabilen güçlü bir “ben”dir.

Necip Fazıl genç yaşında birbirinden farklı inançların, yaşantıların, mesleklerin, şehirlerin, ideallerin zevkini tatmış; bu varlıkları tüm fikrî inceliklerine kadar hissetme, idrak etme ve tanıma ayrıcalığını yaşamıştır. Onu, birbirinden farklı, birbirine zıt muhitlerde şahsına münhasır, paradoks bir sanatkâr, bir gerilim ve öfke adamı olarak kabul etmek, en doğrusu…

İlk gençlik yıllarında kadın, içki, kumar gibi en sert nefis esaretleri altında yaşamış, buna rağmen “fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi; sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçi” olduğunu iddia eden Necip Fazıl bu hallerini “ateşe kartpostal üzerinden bakmak onu resimden tanımak gibi bir şeydi” şeklinde izah etmiştir. O tam olamamanın, içinde bulunamamanın huzursuzluğuyla dağılırken bu dağılma durumu, yaşadığı bohem sadece kendisine münhasır değildi. Kendisinin de mensup olduğu nesil bir kriz nesliydi. Tanzimatla beraber Türk münevverlerinde (Batı’nın tesiriyle ve yaklaşık bir asırlık mağlubiyet psikolojisiyle) maddeci anlayışla insan nefsini “ben” olarak kabul etmenin, böylelikle Doğu ve Batı arasında ruhen yersiz yurtsuz kalmanın tezahürüydü.

Çocukluk insanın cennetidir ve insan ömrü boyunca çocukluğunda yaşadıklarına özlem duyar. İnsanın şahsiyet terbiyesi, mizacı çocukluğunda tamamlanır ve meşhurdur ki kişi yedisinde ne ise yetmişinde odur. Necip Fazıl çocukluğunda kalbinde taht kurmuş ümmî bir anneanne ile tablolaşan İslâmî hayat yaşamıştır. Oldukça hareketli, kabına sığmaz çocukluk dönemi geçiren Necip Fazıl’ın şahsiyetinde en büyük tesir annesinin ve anneannesinindir. Din hakkındaki dağınık malumâtı onun o dönemine aittir. Necip Fazıl babasını küçük yaştayken kaybetmiştir. Ayrıca Necip Fazıl’ın büyük babası Necip Bey de Maraş müftüsüdür. Çemberlitaş’ta doğduğu konak ise içinde aşçıların, yamakların, hizmetlilerin, halayıkların, arabacıların ve evlenmemiş Fransız mürebbiyelerin olduğu Osmanlı devletinin yıkılış döneminin klasik konağıdır.

Necip Fazıl; büyükbabasının konağındaki afacan çocukluğunda, Paris’te bohem hayatı yaşayan öğrenciliğinde, Ankara’da ve İstanbul’da yüksek zümre ve edebiyatçılar arasında geçen gençliğinde ve nihayet 1935’ten sonra Efendisinin dizinin dibinde hep aynı mizaçla karşımıza çıkmıştır. Tüm insanlar gibi… Mizaç değişmez, değişen fikir ve alışkanlıklardır…

Onun hikâyesi insanın kadim hikâyesinden başka bir şey değildir esasında. O yazılarında ve bilhassa şiirlerinde hiçbir insanın cesaret edemediği biçimde orta yerde bu acizliğini, tutarsızlıklarını ve içindeki fırtınaları yüksek sesle itiraf ve ifşa etmiştir. Onun bir türlü kaçamadığı zıtlıklar, nefsiyle yaşadığı çatışma “Çile” şiirinde şöyle dile gelmiştir:

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Necip Fazıl mürşidi Abdülhakim Arvasî’yle tanıştıktan sonra dünyevî duyguları, ihtirasları, kederleri, içlenmeyi ve diğer ruh polemiklerini işleyen şairliği reddediyor artık. Allah’ı aramak, sonsuzluğa sevdalanmak gibi bir derde düştükten sonra ancak şair yüce bir sanatkâr olabilir:

Ver cüceye, onun olsun şairlik

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta…

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak… (Çile)

Necip Fazıl “Sen” başlıklı şiirinde nasıl bir kirliliğe düştüğünü itiraf eder:

Seni buldum bulduysam

Gökten bir davet duysam

Ben ki, suçumu yuysam,

Su biter kurnalarda…

“Allah Derim” şiirinde şair “Sırtımda, taşınmaz yükü göklerin / Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!” derken “Olmaz mı?” şiirinde “Bir parçacığım ben, bütüne hasret!” mısralarıyla Allah’ın karşısındaki acziyetinin farkında olduğunu göstermektedir. Abdülhakim Arvasî ile tanıştığı 1934 yılına ait “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum; / Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…” mısraları aslında Necip Fazıl’ın kimin, neyin karşısında tevazu gösterdiğinin, göstereceğinin ilânıdır. Şöyle ki; 1928’de Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Nabi Necip Fazıl’ı “Bir mısraı, bir millete şeref verecek şair!” Abdülhâk Hamit Tarhan’ın eşi Lüsyen Hanım da, 1934 kışında Necip Fazıl İstanbul’da bir bankada muhasebe şefliği yaptığı sırada onu ecnebilere “Otuzdan aşağı şairlerimizin en üstünü!” cümleleriyle takdim ettiği görülür. 1934 öncesi şairliği dönemin otoriteleri tarafından takdir gören Necip Fazıl yüreğinde uhrevî kımıldanmaların başlamasından evvelki bu dönemine “çocukça” bir ad veriyor: Uçurtma uçurmak! Hattâ aynı tarihlerde yazdığı başka mısralarda ruhî dönüşümünden evvelki şairliğini “çelik çomak oynamak”la tanımlar.

Anladım işi, sanat, Allah’ı aramakmış

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…

Kaç şair vardır, kendisinin dünyevî en parlak dönemiyle ilgili herkesin içinde bu cümleleri kullanan:

Ensemin örsünde bir demir balyoz;

Kapandım yatağa son çare diye

Bir kanlı şafakta bana çil horoz;

Yepyeni bir dünya etti hediye…

Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasî’yi şiirlerinde “Allah dostu ve mürşid” kelimeleriyle anar:

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel

Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel. (Allah Dostu)

“Mürşid” şiirinde:

Bana yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!

“Çile”nin başına aldığı “Şiirlerim ve Şairliğim” takdim yazısını şöyle tamamlar: “Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm! Kendimi böyle takdim edeyim!” derken o yücelik içerisinde, O’nun huzurunda kendisini “alçak fert” olarak ifade etmesi Necip Fazıl’ın ömrünce değişmeyen takdimidir.

Türk şiir geleneğindeki “ben” tüm cemiyeti, bir milleti temsil ederken Tanzimatla beraber büyük ruhçuluğun bezediği ben’in yerini somut, müşahhas, nefsin kendisi almaya başlamıştır. Meselâ Fuzûlî’nin “Dest-bûsi ârzusiyle ger ölsem dostlar / Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su” mısrasındaki “ben” sadece şairin kendisi değil, tüm ümmettir, İslâm milletidir. Sanayi Devrimi, Fransız İhtilâli, Aydınlanma, Pozitivizm, Avrupa’nın zenginleşmesi, Doğu’nun yoksullaşması ve art arda aldığı mağlubiyetler ve Batı düşüncesine yeni bir din gibi sarılan Doğu’nun çocukları… Toplumsal ahlâktan bireysel duyguya ve arzuya dönüşüm… Baba katiliyle babanın bir safta olduğu karanlık bir çağ…

Modern dönemde Mehmet Âkif, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet gibi isimler cemiyet elbisesi giymiş şairlerdi. Onlardaki ben topyekûn cemiyetti. Cenap Şehabettin, Yahya Kemal gibi isimler daha çok kendi duygu dünyalarıyla öne çıkmaktadır. Toplumsal bağlayıcılıktan, millet değerlerinden bağımsız, kendi nefsinden ibaret ben’e teslim olan ruh için kendisini bağlayan hiçbir inanç sistemi kalmamaktadır. Batı’dan aldığımız “nefsî, dünyevî, maddeci, hayvanî ben” günümüzde her platformda yüceltilen “birey” kavramıyla maalesef hegemonyasını sürdürmektedir. Tanzimatla beraber ruh dünyası Doğu-Batı arasında gelgitler yaşayan Türk aydını tam anlamıyla bir kriz içerisindedir. Türk edebiyatçıları için yeni kızıl elma bilhassa Fransa ve İngiltere’nin maddeci sanat ve estetik anlayışı olmuştur. Onlar hem kendi toplumlarına yabancılaşmış hem Batılı olamamışlardır. Bu krizden Necip Fazıl da etkilenmiş olacak ki çocukluğunda ruhuna işlenmiş inanç kodları olduğu halde Paris’te bohem hayatına düşmüş, fakat bu düşkünlükten asla mesut olmamış, kendisiyle cebelleşip durmuştur. Kaldırımlar şairinin 1924’te yazdığı “Serseri” şiiri onun içinde bulunduğu buhranı, iki ben arasındaki çatışmayı göstermesi açısından dikkate değer:

Yeryüzünde yalnız benim serseri

Yeryüzünde yalnız ben derbederim

Herkesin varsa dünyada yeri

Ben de bütün dünya benimdir derim.

Necip Fazıl, ilk gençlik yıllarında nefsinin esareti altında yaşadığını, nefsine en bayağı yakıştırmalar yaparak ifade etmiştir. Gençlik yıllarına ait şiirlerin birçoğunu Çile’ye almamış, 1950’den evvel kaleme aldığı birçok yazıyı “yok” hükmünde saymış, eski şiirlerini, yazılarını, ilişkilerini gündeme getirenleri “çöp karıştırıcıları” olarak kabul etmiştir. Aslında Necip Fazıl kendi çöplüğünü kendisi ifşa eden biridir, evveliyatının tahammül edilemez biri olduğunu belirterek:

“Ancak Mürşid kapısından üflenen, havanın yüzüme çarpmasıyladır ki, çözebildiğim bu sırra, o zamanlar alabildiğine başıboş, genç, pek genç sanatkâr... Sanatı sanat için bildiği gibi, toprak üstü sürüngen yaşayışım da gerçek hayat sanan ve başını göğe kaldıramayan mağrur cüce...

Olamamanın ve tam bulamamanın içine yerleştirdiği huzursuzluğu da hiçbir şey dağıtmıyordu. Geceleri beni topuklarımdan çekip:

—Hani ya, ne vakit?

Diye yalvaran sesi duymamak için de, zaman zaman, kendimi kaba nefsaniyetime büsbütün bırakıyor, en sert nefs esareti altında yaşıyordum.”([3])

Necip Fazıl, adına “metafizik buhran” dediği bir ruh atmosferindedir. Bu metafizik buhran sonraki yıllarında buhranlıktan çıkıp mesuliyet duygusu ve aşkla sık sık nükseden metafizik sancıya dönüşmüştür. Necip Fazıl bu tarihten itibaren nefsinde yaşadığı iniş çıkışlarla, içine düştüğü tezatlarla beraber ağır ağır cemiyet adamı, çile adamı olmaya başlayacaktır ki 1934’ten sonra yaklaşık on sene sürecek olan sert iniş çıkışlardan sonra coşkun akan ruhu yatağını ancak bulmuştur. Ruh ve beden bütünlüğü… O, bu durumunu şöyle anlatmıştır:

“Genç şair ‘nokta nokta’yı, kabzasına kadar ciğerine girmiş bir bıçak gibi öz eliyle sökerek çöplüğe atmış, fakat şimdi o yaranın yerinde bambaşka bir iltihap peydahlanmıştır. Avrupalının ‘kriz entelektüel’ veya ‘kriz metafizik’ dediği, korkunç üstü korkunç bir buhran, madde ötesini kurcalama buhranı… Her şeyin künhünü, dibini, dayanağını, aslını, zâtını arama belâsı… Zaman nedir, mekân nedir, aydınlık nedir, karanlık nedir, var nedir, yok nedir, ‘ne’ nedir?

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Ve işte Genç Şair’in ‘Senfoni’ diye başlayıp ‘Çile’ adında karar kıldığı şiirine kaynak:

Evet, her şey bende bir gizli düğüm:

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim, mesafelerden!([4])

Necip Fazıl iki şeyle çok uğraşır: Bir cemiyetle, cemiyetin yok edilen ruhuyla ve yok eden güruhuyla bir de kendi nefsiyle… Dâvâsı, ideolojisi, imanı, inancı ne ise onun gereğini yapmaya gayret etmiştir. İdeolocyasını örerken duruşuyla kendisinin ve dâvâsının izzetini muhafaza etmeyi önemsemiştir. Bir yanda tek partinin dinî hayata ve Türk milletinin binlerce yıllık ruh dünyasına yaptığı uygulamaları karşısında iyice sinmiş, Batı ve ülkedeki Batılılaşma cereyanları karşısında mağlubiyet psikolojisine düşmüş, mücadele gücünü yitirmiş Hakk’a tapan milletin evlâtları; diğer yanda sufilerin, dağ başındaki dervişlerin, içe dönük tasavvufî terbiyenin, menkıbelerin yontup ortaya çıkardığı pasif Müslüman tipi… Müslüman şahsiyeti pasif ben’i mütevazılıkla karıştırmış; Hz. Ebubekir şahsiyetine sığınırken Hz. Hamza gücü ve cesaretini ve Hz. Ömer öfkesini kaybetmiştir. Oysa ki “Ebubekir-Hamza-Ömer” bir bütündür. Müslüman şahsiyeti adı altında şuuraltında pasifliği ve mağlubiyeti kanıksamış çağ ve kitleler; zalime, sahteliğe, ham ve kabalığa tahammülsüz, izzetine düşkün ve aksiyoner bir dâvâ adamı olan Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu şahsiyeti tabii ki yadırgayacaktır. Şükrü Karatepe’nin tarifi durumu özetler: “(Necip Fazıl) Fikir ve dâvâ mücadelesine başladığı yıllarda ise, devletin baskısıyla şehirleri terk eden İslâmiyet’in cahillerin, köylülerin, hamalların, ihtiyar ninelerin ve emeklilerin dini olduğu görüşü yayılıyordu.”([5]) Başını içe çekmiş bir cemiyette Necip Fazıl duruşuyla cemiyete “Ayağa kalk!” diye haykıran şairdir.

Konforlu bir hayatı terk edip dâvâsı uğruna mahkeme koridorlarını aşındıran, yaşadığı dönemin çetin şartlarına rağmen şehir şehir gezip verdiği konferanslarla cemiyeti bilinçlendirmeye çalışan, türlü hücumlara maruz kalan tek başına bir nesildir o. İçindeki cemiyet ben’ini inşa ederken nefsî (hayvanî) ben’iyle mütemadiyen çatışması süren Necip Fazıl hiçbir zaman “dâvâsının izzeti” uğruna kendisini mağdur, mazlum, mağlup göstermemiş, alttan almamış; bilakis bozuk düzen karşısında mağrur duruş göstermiştir. Kan tükürse kızılcık şerbeti içtiğinin resmini vermiştir o. Şiirlerinde sıkça kendisi için kullandığı “sürüngen, alçak, pire, hiç, müflis, âdi, sıfır, uyuz, keçi, cüce, beygir, köpek, serseri, çamur, sefil, şaşkın, hayvan…” kelimeleri onun nefsîne verdiği sıfatlardır. O, Allah, Peygamber ve mürşidi karşısında kendisini en adî mertebede görür. Bu, ulvî bir muhasebenin neticesidir. “Rütbe” şiirinde şöyle der:

Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum!

Çünkü O’nun kulunun kölesinin kuluyum!

Ruhen mağlup olmuş bir cemiyetin sesi, nefesi olmuş; kalemini bir kılıç gibi kullanarak Hakk’ı tutup kaldırmanın mücadelesini vermiştir.

Necip Fazıl’ın ruhçu ben’i şiirlerinde kendisini oldukça güçlü gösterir: Türk milleti ve tarihi olarak Sakarya Türküsü’nde; ezilmiş, hor görülmüş, hapsedilmiş halk olarak Zindan’dan Mehmed’e Mektup’ta; yozlaşan ve bozulan cemiyet olarak Muhasebe’de ve Destan’da; maddî ben’iyle toplumsal ahlâkçı ben’inin çatışmasıyla da Çile şiirinde en güçlü şekilde karşımıza çıkar. Cemiyetin Necip Fazıl’ın en çok bu şiirlerini ezberlemesi, bir manifesto gibi okuması bu şiirlerde kendisini bulmasındandır. Yani Necip Fazıl’ın toplumsal ben’i tastamam toplumun da kendi ben’ini, benliğini bulduğu ben’dir. Türk milleti Mehmet Âkif’te de, Sezai Karakoç’ta da, İsmet Özel’de de kendi ben’ini, öfkesini bulmuştur; bu ben’in zirvesi kuşkusuz Necip Fazıl’dır.

Necip Fazıl’ın millet adına sahiplendiği dâvâ hor, öksüz, yetim ve büyüktür. Ondaki bu öfke, bu duruş olmasa, “Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?” Kanarya sevimlidir, zararsızdır evet; ama bu haliyle kartalla nasıl mücadele edecektir? Kendisini öz vatanında garip öz vatanında parya hisseden bir milleti uyandırmak, ona vatanın aslî unsurunun kendisi olduğunu haykırmak ve bunu hiçbir menfaat, makam beklentisi olmadan yapmak… “Sonunda ne rütbe var ne mal” olan bir dâvânın gönüllüsü, fedaisi, önderi olmak maddeci ruhla, nefisle açıklanabilir mi? Böyle olsa bu hamallıktan başka nedir ki? O “Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!” mısrasıyla Türk milletine sesleniyor. Bu sesin, bu dâvânın sahibi elbette hep ayakta kalmak, hep izzetini korumak zorundadır.

Necip Fazıl yazılarında ve cemiyette daha çok ilk ben’iyle öne çıkmıştır. Ona yapılan hücûmlar da işte bu ben’inedir. Kadir Mısıroğlu Necip Fazıl’ın bu ben’i “O benim için, bir ferdden ziyâde İslâmî cemaatin müşterek ruhu, karakteri, öfkesi, sesi, liyâkat ve kifâyeti gibidir.”([6]) sözleriyle tanımlamıştır. Beşir Ayvazoğlu da benzer tespitte bulunmuştur: “Başka bir deyişle, kendisini kalabalıkların kaybedilmiş şuuru gibi hissetti. Onların yerine de başkaldırdı ve ‘Durun Kalabalıklar!’ diye haykırdı.”([7]) Başkaldıran bir ruh, “trajik bir neslin beyni”([8]) olması ondaki mağrur edâyı tavlamıştır. Ayvazoğlu bu duruma dikkat çekmiştir: “Necip Fazıl’ın müthiş “ben” duygusunu körükleyen biraz da cemiyetin büyük bir kısmını istilâ eden aşağılık taklitçiliktir… Yine de o, başkalarına rağmen, başkaları için var olmaya çalıştı. Fakat hiçbir zaman başkalarının normlarına uymadı. Bu yüzden hangi gruptan yüz çevirdiyse, asıl şahsiyetini yapan tarafları zaaf gibi görülmüş, hangi tarafa geçtiyse, zaafları bile meziyet olarak kabul edilmiştir. Peşinden sürüklediği fertler ve gruplar onu hep kendilerinden olduğu ölçüde kabul etmişlerdir. Hâlbuki o kendini, yani hakikati arıyordu.”([9])

İnsanların hayatları pahasına değer verdikleri ve kazanmak için müthiş gayret gösterdikleri “statü” onun doğuştan elde ettiği bir ayrıcalık gibidir. O kimi zaman şövalyeye, bir İngiliz soylusuna benzetilen artist bir karakterdir. Necip Fazıl farklı kültürlerle oluşmuş hayat tarzlarını yaşayan, beynindekini ve yüreğindekini yüksek sesle ifade eden, birçok zıt iklimlerden bir ömürde geçmiş, renkli, çileli, yalnız, yalnız olduğu kadar etrafında muazzam kalabalıklar bulunan, her milletin tarihinde çok nadir bulunabilecek bir mütefekkir, şair, edebiyatçı ve cemiyet adamı… Aykırı ve özgün mizaç… İşte bütün bunlar hem onu anlamayı hem de onun hakkında yazı yazmayı güç kılmakta…

Onun ifadelerinde ortalama insanların bile yüzleşmekten kaçtıkları, inkâr ettikleri, sakladıkları kendi vicdanı, inançları, değerleri ile nefsi arasındaki çetin çelişkiyi apaçık bulabiliriz. O tüm şiirlerinde sadece kendi ben’inin değil, esasında modern insanın ve cemiyetin içinde bulunduğu çelişkiyi ifşa eder. Kalabalıkların statü elde etmek için gösterdikleri trajikomik çabayı, samimiyetten uzak değerleri Necip Fazıl’ın kıymet vermek bir yana hafife alması, kalabalıkları ona ve onun mizacına hayranlıkla karışık kıskanç ve düşman edebilmiştir. Cümlelerindeki, tavırlarındaki kendinden emin hali ve keskin sözcükleri, hücûm oklarını ben’ine çekmiştir. O hem karşısında olduğu hem içinde bulunduğu dünyanın en ulaşılmaz şubelerine cesurca eleştirilerde bulunmuştur. Kaba görünümüyle aynı inanç ve fikir temellerini paylaştığı sanılan çevreye yönelik şiddetli hücûmları, onu iyice yalnızlığa sürüklemiştir. Böylelikle kaba planda içinde bulunduğu iki dünyayı da karşısına almıştır. Artık onun her tavrı büyüteç altındadır. Necip Fazıl izzetine oldukça düşkündür. Bu izzet, inançlara ve değerlere bir vefa, bir samimiyet mihengi...

Acaba bir toplumdan, milletten, ülkeden kendisine azap edecek kadar böyle fikir, cemiyet ve hayat üstüne düşünen kaç şair veya fikir adamı çıkar?

“Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük

Selâm, selâm sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Ruhu, vücudunu da iyice törpüleyen Necip Fazıl, içinde bulunduğu halet-i ruhiyenin kimse tarafından anlaşılmamasından mı, yoksa ruhundaki zonklamanın şiddetinden midir, bu ruh haline bir isim verememiştir:

Lûgat bir isim ver bana halimden:

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden:

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Belki hâlâ edebiyat sahasında ve fikir dünyasında, lûgatlar bu ismin arayışında… Herkesin bildiği dilden Necip Fazıl, kimdir, anlaşılmış mıdır? O, bir benlik heykeli mi, usta bir şair mi, büyük fikir adamı mı, çilekeş dâvâ adamı mı, muhalif ruhlu bir meczup mu, abuk sabukçu mu, patavatsız mı, gösteriş meraklısı mı, ihtirasları olan çağ dışı mı, çağ içi mi, yoksa ruhunda kendi çağını kendi imar etmiş bir bahtiyar mı, bir dahi mi?..

1939 tarihli “Ben” şiirinde benliğini “kör ve çilekeş beygir” olarak tasvir eden Necip Fazıl, nefis muhasebesi yapmakla birlikte cemiyeti de muhasip gözüyle tasvir etmiştir:

Ben, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin;

Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin.

Ben, sırtında taşıyan işlenmedik günâhı;

Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı.

Ben, başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir;

Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir.

Ben, ben, ben; haritada deniz-görmüş, boğulmuş;

Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.

Ancak yıllar sonra; Necip Fazıl “Hep O” şiirinde “kendimden kaçabilsem” cümlesiyle hâlâ kendi çöplüğüne atmaya çabaladığı bir şeyleri olduğunu ima etmiştir:

                             

Hep nefs çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem;

İnsandan kaçmak kolay; kendimden kaçabilsem…

Necip Fazıl’ın 1973’te kaleme aldığı “Hep O” adlı şiirinde yaptığı özeleştiri, büyük düşünce adamlarına mahsus bir eda olarak algılanmalıdır. Büyük düşünce adamları, cemiyetteki yalnız kişilerdir. Düşünce adamlarının büyüklükleri ve yalnızlıkları, avamın ulaşamadığı gerçeğin en mahrem, en muamma, en çetin, en derin, en sıkıntılı ve en lezzetli noktalarını idrak etmelerinden kaynaklanmaktadır. Üstün ruh halinin gereği… Nefisle mücadele ve itiraf yine itiraf:

Dünyayı yererken de yine onunla ilgim;

Nefse el süremiyor kara tahtada silgim.

Peygamberler bile nefisleri ve günahları için dua ve tövbe etmişlerdir. Bir Müslüman’ın nefsinden şikâyetçi olmasını, onun Allah karşısındaki utangaçlığına, acziyetini kabûlüne, tevazûuna ve kâmil sıfatlarına vermek lazımdır. Necip Fazıl’ın inandığı da aynı doğrultudadır.

Öyle bir devim ki, ben hakikatte pireyim,

Bir delik gösterin de utancımdan gireyim.

Necip Fazıl, 1935’te Abdülhâkim Arvasî’nin sohbetlerinde duyup çok etkilendiği Şeyh Safiyüddin Hazretlerinin: “Biçâre Safî, sen tek ayağı yanmış bir köpeksin ki/Üç ayakla o şan kervanının ardından koşmaktasın” mısralarından etkilenerek kaleme aldığı “Sonsuzluk Kervanı” nda tevazûyu “ifade etme”de zirveye çıkmıştır. Kendisini, yüce insanlara, veliler ordusuna nazaran, onlardan bir kırıntı için, kervanın peşinde “üç ayakla seken topal köpek” olarak kabul etmiştir: Bir kırıntı… Peşlerinde olmak... Dört değil üç ayakla sekmek…Ve köpek olmak!..

Sonsuzluk Kervanı, “peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!”

Bastığınız yeri taş taş öpeyim;

Bir kırıntı yeter, kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben...

Necip Fazıl, bir yazısında, nefsinin, Efendi hazretlerinin yanında insan, onun yanından ayrılışında hayvan olduğunu dile getirmiştir: “Ben bir alçaktım! Efendi hazretlerini her görüşümde insan, ondan her ayrılışımda hayvanım. Yalnız ağzı ve kalbiyle birtakım doğruları geveleyen, fakat teniyle çöplükte yaşayan bir hayvan... Tam da filozofun dediği gibi metafizik hayvan... Ben artık kimseye kızmak hiçbir hakaretten kırılmak hakkına malik değilim... Ben kaatilden, ırz düşmanından, yankesiciden, esrar satıcısından da âdi ve sefilim. Bunların arasında bulunmaktan eza duymak, nefs çığlığından, o zalim ve kâfir ejderhanın hâlâ üstünlük gayretinden başka bir şey değil.”[10]

Necip Fazıl, olaylardan çok etkilendiğini, bazen çok hissî olduğunu ve işte mizacının bu yönünü beğenmediğini; kimsenin kendisini anlayamadığını ifade etmiştir: “Kimse beni; beğendiğim taraflarımda benim kadar beğenmez! Beğenmediğim taraflarımda da benim kadar çekiştirip paylayamaz!”[11] Birilerinin onun alışkanlıklarını ve içinde bulunduğu çelişkiyi ifşa etmesine fırsat vermeden kendisi sürekli nefsini hesaba çekmiş, yaşadığı çelişkileri, bayağılıkları bizzat kendisi ifade etmiştir. Onun hakkında söylenen olumsuzlukların onun tartışılmaz sanat istidadını, güçlü kalemini, zekâsı ve mantığıyla delilik ve dâhilik arasındaki şahsiyetini, mücadelesini itibarsızlaştırmak için mi, yoksa kendisinin de muzdarip olduğu bazı zaaf ve alışkanlıklarını dile getirmek için mi ifade edildiği daha önemlidir.

Necip Fazıl, ancak dâvâsının karşısında olanlar tarafından kötülendiği zaman çok güçlü ve faziletli olduğunu ifade etmiştir:

“Ben methedilirken faziletli değilim. Ne yaptığım ne yapmak istediğim, bu dâvâyı ne gibi zorluklara karşı muzaffer kılmaya çalıştığım, nasıl bir fikir mimarîsi kurduğum, siyasî bir metotla hesap edilirken de faziletli değilim! Birinden nefsim hisse alabilir; öbüründen de en ince hatalara pay zuhur edebilir. Ben (Allah’ın nimetini takdis için söylüyorum) sadece üzerime iftira ve tahrik eliyle çamur, irin, tükürük ve türlü levs atılırken faziletliyim! O zaman o kadar faziletliyim ki, bu vatanda hiç kimsenin fazileti benimkine eş olamaz?... Ben, müsbet kıymetler tablosunda bir hiçim, sıfırın, en aşağı mü’minin ayak tozu olamayacak derecede bir müflisim; fakat beni menfileştirmek isteyen mel’un cereyanın iç yüzü ruhu ve gayesi karşısında ben, bir eşi bulunmaz bir iffet ve kahramanlık örneğiyim...”[12]

Necip Fazıl’ın mağrur, hareketli ve aksiyoncu mizacının beslediği iki ben vardır:

Birincisi, Batı’nın tesiriyle oluşmuş pozitivist-materyalist modern çağın evlâdı olarak içinde oluşan ve bir ömür başını ezmek için uğraştığı maddeci mağrur ben; ikincisi değerlerini ve inançlarını paylaştığı, yıllarca ezilmiş, cahil kalmış, mağlubiyet psikolojisiyle başını içine çekmiş, hakkını bilememiş veya olan hakkını da arama cesaretini, şuurunu kaybetmiş bir toplumun izzet ve haysiyeti adına meydana çıktığı dış dünyada izzetine düşkün mağrur ben; ruhçu, aksiyoncu, ahlâkçı ve toplumcu… Birinci ben’i kendi nefsi, vicdanı ve hesabı adına yalnız kendisini alâkadar eder ki yazı boyunca belirttiğimiz gibi bu yönünü en adi ve aşağılık kelimelerle kendisi her fırsatta dile getirmiştir, hiçbir insanın uluorta itiraf edemeyeceği kadar. Belki de Necip Fazıl şunu diyordu: Siz beni benim kadar tanıyamaz, tarif edemezsiniz!

Netice-i kelâm; öfkeli, aceleci, aksiyoncu ve cemiyetçi Necip Fazıl Kısakürek benliğindeki ruh ve madde çatışmasıyla uğraşırken alevlenen tedirginlik haliyle -ömrü boyunca- en çok kendisini hırpalayan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar.



[1]-Orhan Okay, Kendi Sesinin Yankısı-Necip Fazıl Kısakürek, İst.2001, s.11,12

 

[2]-Necip Fazıl Kısakürek, Hücûm ve Polemik, Büyük Doğu yay. İst.1992, s.43.

 

[3]-O ve Ben, s.73,74.

 

[4]-Bâbıâli, s.206, 207.

 

[5]-Şükrü Karatepe, Necip Fazıl Kısakürek’in Kişiliği ve Tesiri, Yeni Şafak gazetesi, 24 Mayıs 1999

 

[6]-Kadir Mısıroğlu, Üstâd Necip Fazıl’a Dâir, Sebil Yay., İst.1993, s.62.

 

[7]-Beşir Ayvazoğlu, Defterimde 40 Suret, Ötüken Yay., İst.1996., s.30.

 

[8]-a.g.e., s.31.

 

[9]- a.g.e., s.31,32.

 

[10]-O ve Ben, s.184, 252, 261.

 

[10]

-Konuşmalar, s.44.

 

[11]

-Çerçeve-2, s.149.

Devamı iıin tıklayın
Kaldırımlar, Çile, Sakarya Türküsü şairi Necip Fazıl
Ahmet Sezgin

Yüz yılda bir eşine rastlanan bir deha olarak “fikir çilesini bir aşk kudreti ve yakıcılığında duyan” büyük şair, yazar, fikir ve dâvâ adamlarımızdan Necip Fazıl Kısakürek; Amerikan ve Fransız kolejleriyle Heybeliada Bahriye Mektebi’nde okur. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki öğrenimini tamamlayamadan kazandığı devlet bursu ile gittiği Sorbon Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde bir yıl okur. Paris’te bohem hayatından dolayı tahsiline devam edemez.

Paris dönüşü bankalarda müfettiş ve müdür olarak çalışan Necip Fazıl; Robert Kolejinde, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi gibi çeşitli yüksekokullarda hocalık yapar.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşındayken annesinin arzusuyla atan Necip Fazıl, tahsil için gittiği ama modern hayatın büyüsüne kapıldığı, “bohem hayatı” yaşadığı Paris’te bir gece yarısında kaldırımlarda duyduğu derin yalnızlığını anlattığı “Kaldırımlar” isimli şiiriyle çok büyük bir şöhrete kavuşur. “Kaldırımlar Şairi” olarak anılmaya başlar.

1934 yılı, Necip Fazıl için hayatının yepyeni ve çok önemli döneminin başlangıcı olur. İslâm dışı hayatını “en koyu rengiyle yaşadığı” günlerde Beyoğlu Ağa Camii’nde vaaz veren Allah dostu Abdülhakim Arvasî Hazretleriyle tanışır ve ondan kopamaz. Bu yeni dönemde meşhur “Çile” şiirini yazar ve “Çile Şairi” olur. “Bilinmez meşhur” diye tavsif ettiği Rabb’i bulur ve ona yönelir. “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış. / Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış!” der ve “aynadaki yalan”la “ruh burkuntuları”ndan kurtulur. Üstad Necip Fazıl, “üstün çileyle cüce sanatkârlık”tan kurtulmuştur artık. Ancak “Bir mısraı bir millete şeref verecek şair” diye onu göklere çıkaran devrimbazlar, manevî dönüşümünden sonra ona cüzzamlı muamelesi yapmıştır.

Şair-Yazar Necip Fazıl Kısakürek, artık “beyni zonk zonk sızlayanlardan biri”dir. Çünkü o, “cemiyetin rahminde doğum sancısı”, “mukaddes emanetin dönmez davâcısı”dır. Üstad Necip Fazıl, 1943’te “Büyük Doğu” dergisini çıkarmaya başlar. Ama yazdığı muhalif yazılar sebebiyle Millî Eğitim Bakanlığı tarafından kendisine ihtar verilince hocalıktan istifa eder. “Elli kişilik sınıflar yerine bütün Anadolu’yu kürsü yapan” Necip Fazıl, milleti “sahte kahramanlar”dan kurtarmak, “surda bir gedik açmak” ve “dâvâ taşını gediğine koymak” için Büyük Doğu’yu “mektep” haline getirir.

Tek parti yönetiminin haksızlıklarına, yalan söyleyen tarihe, mankurtlaşmaya muhalefet etmesi yüzünden çok sayıdaki dâvâda yüzlerce yıl hapsi istenen aksiyon ve dâvâ adamı Necip Fazıl, üç buçuk yıl zindanlarda çile çeker. Hemen hemen bütün Anadolu şehirlerinde verdiği konferanslarla cemiyete “Büyük Doğu” adını taşıyan İslâm dâvâsını, “İdeologya Örgüsü”nü anlatan Necip Fazıl, aynı zamanda da bir fikir ve aksiyon adamıdır.

Büyük Şair Necip Fazıl; 1949 senesinde bir Ankara dönüşü, tren yolculuğu sırasında kıvrıla kıvrıla akışını seyrettiği Sakarya Nehri’nden aldığı ilhamla, “masum Anadolu’nun saf çocuğu” olarak nitelendirdiği Müslüman Türk milletinin tarihini, büyük çilesini ve mukaddes dâvâsını Sakarya ile özdeşleşerek milli ve manevî bir coşkuyla muhteşem dile getirdiği meşhur “Sakarya Türküsü”nü yazar. Artık “Sakarya Türküsü Şairi” olarak da zikredilmeye başlar. Bundan sonra “cemiyet” ve “dâvâ” ağırlıklı şiir, tiyatro, hikâye, fıkra, makale, eleştiri, biyografi, monografi türlerinde; tarih, siyaset, din, fikir, kültür, sanat dallarında yüz civarında çok kıymetli eser verir. Üstad Necip Fazıl: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak, / Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!” diye fildişi kuleden meydanlara inip haykıran gür sesi, “hor, öksüz ve büyük bir dâvâ”nın yılmaz savunucusudur artık. “Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, / Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”

Üstad Necip Fazıl, “fikrin ne fahişesi, ne de zamparası” olmuş, namuslu ve cesur bir fikir adamıdır. O, “kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemine ciğerinden kan çekerek yırtınan, paralanan” bir sanatçıdır. Artık o, “Sultanü’ş Şuara Necip Fazıl”dır.

Açtığı Büyük Doğu bayrağıyla, hemen her il ve ilçede verdiği etkili konferanslarıyla, yüze yakın eseriyle “Büyük Doğu nesli” yetiştiren, Şairler Sultanı, Fikir ve Dâvâ Adamı Necip Fazıl; Hakk’a hicret etmeden önce gençlere bıraktığı vasiyette: “Allah’ı, Allah dost ve düşmanlarını unutmayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız.” demişti. Üstad Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” şiirinde ifade ettiği “kehkeşanlara kaçmış eski güneşler”, “ardına çil çil kubbeler serpen ordu”lar, “giden şanlı akıncı”lar, yurduna döner mi? “Mermerlerin nabzında” tekbirler yine çarpar mı, “deli rüzgâr”lar, Allah bir sedasını bulur mu? Sırtına Türk tarihi vurulan, “yüzüstü çok sürünen Sakarya”, ayağa kalkacaktır inşallah.

 “Çile”, “Tohum”, “Reis Bey”, “O ve Ben”, “Bir Adam Yaratmak”, “Sahte Kahramanlar”, “Son Devrin Din Mazlumları”, “Hitabeler”, “Hikâyelerim”, “Kafa Kâğıdı”, “Çöle İnen Nur”, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu”, “İman ve İslam Atlası” gibi yüz civarında çok kıymetli eserler ve yüz binlerce şuurlu gençlik bırakan Üstad Necip Fazıl’ın doğru anlaşılıp eserleriyle birlikte mukaddes dâvâsının yaşatılması dileğiyle…

 “Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”

Devamı iıin tıklayın
40 maddede bendeki Üstad
Bülent Acun

Tarihe mal olmuş tarihî şahsiyetleri okumak, anlamak, yazmak ve konuşmak hem çok zordur hem de çok önemlidir. ESERLERİ VE FİKİRLERİYLE ÜZERİMİZDE EMEĞİ OLAN BÜYÜKLERİMİZİ HAKKIYLA ANLATMAK KALEMİMİZİN HARCI DEĞİLSE DE BOYNUMUZUN BORCUDUR.

Doğumunun 120. yılı münasebetiyle kendisini rahmetle, hasretle ve minnetle andığımız necip milletimizin faziletli şairi Üstad Necip Fazıl Kısakürek hakkındaki bu mütevazi çalışma yukarıda beyan ettiğim ölçüler zaviyesinden bakılarak değerlendirilmelidir. Üstadın talebelerinden muhterem Muzaffer Doğan ağabeyden Üstad hakkında bir yazı kaleme almam istendiğinde hiç düşünmeden evet, dedim.

İşte okuduğunuz bu yazı bu evetin hayrı olup, Üstad hakkında bütüncül bir okumanın hasılasıdır. Bendeniz uzun uzun tefekkür edip kısa kısa yazdım. Sizlerde kısa kısa okuyup uzun uzun tefekkür edin.

1-Üstad Necip Fazıl Kısakürek herşeyden önce bir dâvâ adamıdır. Bir dâvânın adamıdır.

O her şeyiyle bir dâvâya adanmıştır.

2-Üstad dâvâ adamı olduğu kadar bir sevda adamıdır da. Dâvâsına sırılsıklam âşıktır.

3-Üstad dâvâsı ve sevdası uğrunda gözünü budaktan, sözünü odaktan sakınmayan bir kavga adamıdır.

4-Hayatı, eserleri ve fikirleri ile Üstad bağrından çıktığı milletin gören gözü, işiten kulağı, haykıran sesi olmuştur.

5-O şairler sultanı hem erbabı kalem hem de erbabı kelâmdır. İkisinin de hakkını vermiştir.

6-Üstadı okuyup anlamadan yakın tarihimiz hakkında düşünüp konuşmak neredeyse imkânsızdır.

7-Büyük mütefekkir Taha Abdurrahman bir çıkış yolu olarak eserlerinde “gelenek içinde yenilenmeyi önerir.’’ Üstad’ın yaptığı tam da budur.

8-Üstad bütün varlığıyla gelenekten beslendiği için bütün gücüyle de geleceğe seslenmiştir.

9-Büyük Doğu mimarının poetikası asıldan neşet eden bir usulden hareketle özgün bir üslûba sahip olmaktır.

10-Üstad kültür, sanat, siyaset ve edebiyatı en yüce hakikatlerin en yüksek perdeden dillendirildiği mecralar olarak telâkki etmiştir.

11-Üstad’ın yazdıklarıyla yaşadıkları, içi ile dışı, söylemleri ile eylemleri arasında mesafe yok denecek kadar azdır.

12- O, her zaman ve zeminde işine geldiği gibi değil, içinden geldiği gibi yazmış ve konuşmuştur.

13-O, konjonktüre aldanmamış, tribünlere oynamamış, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya götürmeye çalışmamıştır.

14-Üstad milletimiz için bir buhrana ve bunalıma dönüşen modernitenin taklitçilik ve zillet kuşatmasını yarmış, batının büyütüldüğü o dev aynayı kırmış, inadına “Büyük Doğu’’ diye haykırmıştır.

15-Üstad, şanlı geçmişimizin hürmetkâr ve gayretkeş bir öğrencisi olduğu için aydınlık geleceğimizin de bilge bir öğretmenidir.

16-Üstad’ın kalemi çorak toprakları sulayan bir ilim, irfan ve hikmet pınarıdır.

17-Şahitliğimiz odur ki Üstad hakkı ve hakikati hayata hâkim kılmak için elinden ve dilinden ne geldiyse hepsini yapmıştır.

18-Anadolu’yu âdetâ karış karış dolaşan Üstad konferanslarıyla bu toprakları “Büyük Doğu’’ hamuruyla yoğurmuştur.

19-Üstad zor zamanda yaşamış, zor zamanda konuşmuş her ahval ve şeraitte “Zalim sultana karşı hakkı haykırmıştır.’’

20-Üstad konuşmalarında ve eserlerinde içi aşk ve heyecanla dolu cümleler kurmuş, hayatıyla da kurduğu bu cümlelerin arkasında durmuştur.

21-Üstad, yaşadığı zamanın öznesi olma yolunda hiçbir bedeli ödemekten imtina etmemiştir.

22-Evet, Üstad büyük bir şair, ufuk sahibi bir mütefekkir, aynı zamanda Üstad bir ermişe gönül vermiş sadık bir derviştir.

23-Üstad, hakkın ve haklının yanında olmak için herkesi ve herşeyi karşısına almış sıkı bir muhaliftir.

24-Üstad, isyan ahlâkının da, itaat ahlâkının da hakkını vermiş bir dâvâ eridir.

25-Onun cömertliği dillere destandır. Eline geçen ne varsa infak etmede âdetâ üstüne yoktur.

26-Üstad, kalemi ve kelâmı ile fikriyatını zihinlere ilmek ilmek dokumuş, gönüllere gergef gergef işlemiştir.

27-Üstad, hiçbir zaman çantada keklik olmamıştır. Onun sadakati taassuba bağlığı bağımlılığa dönüşmemiştir.

28-“Üstad’a göre sanat ALLAH’ı aramaktır.

Marifet budur, gerisi çelik çomaktır.’’

29-Üstad’ın hayatı ve fikriyatı modern bir haçlı seferi olan kültür istilasına karşı tam bir meydan okumadır.

30-Evet, Üstad elinde kılıç gibi tuttuğu kalemi ile cenk meydanındadır ve hayli öfkelidir. Onun öfkesi “iman öfkesidir.’’

31-Üstad, sadece İslâm ile yetinen bir İslâm mütefekkiridir.

32-Üstad Necip Fazıl Kısakürek, lügatında yılmanın, yıkılmanın, pes etmenin olmadığı bir aksiyon adamıdır.

33-Üstad, iman ettiği değerleri tavizsiz bir şekilde bayraklaştıran müstakim bir dâvâ adamıdır.

34-Üstad, hayatı ve fikriyatıyla din mazlumlarının sadık bir dostu, “sahte kahramanların’’ amansız bir hasmıdır.

35-Bağrından çıktığı aziz milletini düştüğü (düşürüldüğü) yerden kaldırmak için gecesini gündüzüne katan bir hareket adamıdır Üstad.

36-Üstad, kendini bilmez hokkabazlara anında hadlerini bildiren müthiş bir nüktedandır.

37-Üstad, gölgesinde dinlendiği ulu çınarın altında gördüğü rüyayı gerçekleştirmek için gecesini gündüzüne katan, tepeden tırnağa umut, aşk ve azimle dolu bir mücahittir.

38-Üstad, “sana uymayan ölçü hayat olsa teperim’’ diyecek kadar sadık bir peygamber sevdalısıdır.

39-Üstad, millî ve manevî değerlerimize dil uzatmaya kalkan hasımlarını âdetâ dut yemiş bülbüle çeviren bir polemik ustasıdır.

40-Üstad, amel defterini, yazdığı kitapların ecirleriyle doldurmaya niyet etmiş. “Faniyim, fani olanı istemem’’ diyerek sonsuz ufuklara yelken açmak için özel aracına en son binen esaslı bir münevverdir.

Ruhu revanı şad olsun! Mekânı cennet, makamı âli olsun!

Devamı iıin tıklayın
Türkçe çağlayan ırmak Necip Fazıl
Zekeriya Yılmaz

Ses bayrağımız “Türkçe”yi som altından direğin zirvesine çeken, şiir başta olmak üzere birçok edebî türde ölümsüz eserlere imza atan, kalemiyle mazluma umut, zalime korku salan, millî mefkûremizin yürüyen timsali, büyük dâvâ adamı Necip Fazıl’ı anlamak düşünce dünyamıza yepyeni ve ışıklı pencereler açacak, gönlümüzü ulvî hislerle süsleyecektir.

Şiirlerinde genellikle Allah, insan, ölüm, kadın, şehir, tabiat, dâüssıla gibi temaları kullanmış ve bu temaları yüksek sanat değeri ile eserlerine yansıtırken Türkçe’yi nakış nakış işlemiştir.

Elbette ki üstün bir beyin sahibi olan kimsenin ötelerden habersiz yaşaması, gamsız ve pervasız bir hayat sürmesi akıl kârı değildi.

“Ey genç adam, bu düstur sana emanet olsun:

Ötelerden habersiz nizama lânet olsun!..”

Diyerek genç adamlara yolun sırrını işaret ediyordu.

Türkçe’nin bütün güzel unsurlarını eşine ender rastlanır bir âhenkle eserlerine yansıtırken kelimeleri bazen bir gül demeti, bazen de bir mızrak gibi kullanır, muhatabının gönül telini mum alevi gibi titretir.

Elbette ki edebiyatın temel malzemesi dil, dilin temel malzemesi ise kelimedir. Her kelime bir pırlanta elmas kıymetinde olduğundandır ki “kelime hazinesi” tabirini kullanırız.

Üstat Necip Fazıl kelimeyi; “Şiirde her kelime, kendi zatı ve öbür kelimelerle, nispeti yönünden şairin gözünde, içine renk renk, çizgi çizgi ve yankı yankı cihanlar sığdırılmış birer esrarlı billur zerredir.” sözüyle tanımlıyordu. Şair için kelime cihanı rengiyle, sesiyle tasvir eden, ancak sırrını da kolay kolay ele vermeyen bir unsurdur.

“İman, ihlâs, vecd ve aşk, bunlar birer kelime

Kelimeyi boğardım verselerdi elime.”

Mısralarıyla kelimelerin arkasına gizlenen derin mânâyı vurgular.

Halimiz isimli şiirindeki;

“Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...

Ya bunlar Türkçe değil yahut ben Türk  değilim!

Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim

Allah Türk'e acısın, yalnız bunu dilerim.”

Mısralarıyla masa başında uydurulan kelimelerin dilimizi nasıl tatsız tuzsuz bıraktığını ustaca ifade ediyordu.

Sanatçı sancı çeken insandır ve sancısının büyüklüğü ölçüsünde eserler meydana getirir.

“Lâfımın dostusunuz, çilemin yabancısı,

Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?”

Diyerek nasıl bir fikir sancısının içinde bulunduğunu ifade ederken, fikir sancısı çekmeyenlerin onu anlamasının da mümkün olmadığını dile getirir…

“Çile” isimli şiirinde “yepyeni bir dünya” ile tanıştığına vurgu yapan Necip Fazıl, bu şiirde yeni dünyaya ulaşma yolunda yaşadıklarını çarpıcı bir dille anlatır:

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

(…)

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

(…)

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

Üstat bu eserinde hakikati öğrenme mücadelesinde karşılaştığı zorlukları anlatmakta, “kelepçe, kezzap, sülük” gibi negatif kavramlarla, çile çekmesine sebep olan düşüncelerin kendisine ne kadar acı verdiğini vurgulamaktadır.

İman ve fikir hayatında keskin bir dönüm noktasını teşkil eden Abdülhakîm Arvasî için söylediği;

Benim efendim!

Ben sana bendim!

Bir üfledin de

Yıkıldı bend’im.

Mısralarıyla başlayan şiirinde hem mürşidi olarak kabul ettiği Abdülhakîm Arvasî’nin kendisi için neyi ifade ettiğini anlatıyor hem de “bend, bende” kelimeleriyle “tecnis” sanatını icra ederek Türkçe bir lezzet sunuyordu.

1947 yılında yayımlanan “Destan” şiirinde şair, kalabalıklara haykıran, onları şiiriyle uyaran, farkındalık meydana getirmek isteyen yalnız bir fert haline bürünmüştür.

Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak

(…)

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;

Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;

Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

O, “kubur faresi” olarak gördüğü hayatı, “meselesiz” “gerçeksiz” olarak değerlendirir ve herkesi muhasebeye davet eder. Sorguladığı artık “mukaddes emanet”e ne olduğudur:

“Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Üstat Necip Fazıl hakikatleri bütün çıplaklığıyla ve üstün bir dil zevkiyle ifade ederken umudu da hep diri tutmuştur. Zulmün karanlık günlerinde kaleme aldığı “Muhasebe” isimli şiirinde şair kendini, “Ben artık ne şairim ne fıkra muharriri! / Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri.” olarak tarif eder ve şiirini şu mısralarla bitirir.

Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!

Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!

Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!

Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?

Beklemek ve sabretmek... “Solmaz, pörsümez yeni”ye lâyık olmak ve onun hayatın her alanına hâkim olması için çalışmak, sabretmek ve Allah’tan beklemek…

Kısakürek, “Sakarya Türküsü”nde büyük bir ideali dile getirir. Şair burada Türk Milleti ile Sakarya nehrini aynı kaderde birleştirir:

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. 

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; 

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak …

(…)

Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız; 

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; 

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; 

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz! 

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; 

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..” 

Üstat Necip Fazıl, keşfedildikçe zenginliği daha fazla gün yüzüne çıkan bir hazinedir. Gelecek nesiller onu daha çok okuyup anlayacak, anladıkça düşünce ufukları genişleyecek, hayal tablolarına eşsiz manzaralar yansıyacaktır.

Devamı iıin tıklayın
İfade ve hızını düşmanından alan adam
İlyas Subaşı

“Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın;

Gündüz geceye muhtaç bana da sen lâzımsın.”

Necip Fazıl

Necip Fazıl Kısakürek, bir asır önce doğdu. 2024 onun 120. doğum yılı olmakla şereflenmektedir. Onun doğduğu yıllar, 7 asırlık bir imparatorluğun kendi aydını tarafından çöküşe doğru itildiği sancılı günleri yaşıyordu. Çocukluk dönemini ülke bütünlüğünün dağıtıldığı acılar içerisinde geçirdi. Gençlik döneminde düşman işgallerinin korkularını yaşadı. Kurtuluş Savaşı’nda, askerî lisede okuduğu için silahlı mücadeleye giremedi ama ruhunu bu atmosferin ateşiyle pişirmeyi başardı. 22 yaşında, bugün bile hayranlıkla okuyup dinlediğimiz, benzerini yazabilmek için yüzlerce şairimizin kafa patlattığı “Kaldırımlar”ı yazdı.

Ne diyordu bu genç adam Kaldırımlar’da:   

 

“Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi,

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;

Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır.”

 

Şairin kendi içinde, yaşayan bir insan gibi gördüğü kaldırımları, aynı zamanda çilekeşlerin annesine benzeterek onun şefkatle hayatı kucakladığını anlatması oldukça anlamlıdır. Üzerindeki kalabalıkların çekilmesinden sonra, şairin yine kendine dönerek içinde kıvrılan kaldırımların dile gelmesi ve onunla konuşması, o yaşın keşfedeceği bir tablo olarak muhteşem bir şeydir.

 Üç ayrı bölümden oluşan bu şiirin tamamını okuduğunuz zaman, şairin o yaşta ulaştığı ruh hâlini anlamanız mümkündür. Yalnızlığı sevmekte ve sokakların telaşından sıyrılarak gecenin sessizliği içerisinde kaldırımların gündüzden kalan telaşının muhasebesini yapmaktadır. “Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!” deyişi de bundandır; “Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,/ Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!” deyişi de bundandır.

Şairin bunu yazdığı yıl, Cumhuriyet ilân edildi, edilecektir. Felsefe eğitimi görmüş bir gencin, duygularına oturan yalnızlık psikolojisi, geçmişte kaybedilen devâsâ bir hazinenin geri dönemeyeceğine bağlanılabilir mi, bilemiyorum? Onun, “Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,” mısraıyla başlayan Kaldırımlar’ın ikinci şiirinde anlattıkları, böyle bir arayışın ipuçlarını vermektedir. Cemiyetin kirliliğe doğru sürüklendiğini, “Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,/ Erimiş ruhlarımız bir derdin potasında” cümleleriyle anlatışı tesadüfî değildir. Nitekim bu mısralardan hemen sonra gelen, kıtanın ilk iki satırında; “İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var; /Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.” demek suretiyle, bu yönde bir açıklama kapısı bırakmaktadır. Bu ikinci şiirin son kıtası ise şu ifadelerle sembollendirilir:

“Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,

Ne senin anladığın kadar, kaldırımları…”

Araplar, “Şiirin mânası şairin kendi gönlündedir”, derler. Bu şiir, böyle bir tarif anlayışına örnek olarak alınabilir belki.

Cemiyetin sosyal şizofreniye doğru kayışının kaygılarını anlatan bu şiir, aslında şairin kendi içindeki yalnızlığın ifadesi olarak alınmamalıdır.

Bu “Yağız atlı süvari”, önündeki yıllardan üzerine dökülen bütün kirlilikleri gördükçe, direnme gücü kazanacak ve “Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!/ Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!”

 Bu hesaplaşmanın arkasından da tesellisini açık açık ifade edecektir: Üstad, 78 yıllık ömrünü, “Dâvâ Adamı” donanımıyla geçirdi. Yazılarında ve şiirlerinde sadece savaşan bir kahraman ya da kumandan olarak değil, eğiten, yetiştiren, insanın ruh donanımını zenginleştiren bir insan olarak durdu karşımızda… Şiirini bunun için “Telkin” vasıtası olarak görüyor ve “Mutlak Hakikat”a varma vasıtası kabul ediyordu.“Şiiri, düşüncenin duygulaşması, duygunun da düşünceleşmesi” şeklinde gören bir insan için ona verilen misyon bundan başkası olamazdı…

Bizim neslin şansı, onunla yüz yüze gelmiş olması, gözlerinin içine bakarak konuşmalarını dinlemesidir. Onu doya doya yaşayarak, okuyarak çok şeyler aldığımıza inanıyorum. Tek Parti Dönemi’nin ceberrut yönetimine baş kaldıran, inandıkları uğruna, “Çile”ye tâlip olan ve bu talebini de şiirle ölümsüzleştiren Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet Nesli’nin ruh mimarıdır!.. Yirmi yılı aşkın bir süredir, ondan mahrumuz. Onun öldüğü gün doğanlar, bugün onun “Kaldırımlar”ı yazdığı yaşa geldiler. Yeni nesil içerisinde, o şiirlerin bir kıtasını olsun yazabilecek kabiliyet, heyecan ve gayrete sahip gencimiz var mı acaba? Bence, gerçek yokluğun acısını işte bu arayışın sancısı çektirmelidir!..

Onun girişe aldığımız beyitinde irade eğitiminin hareket noktası olması bakımından bu yönden önemlidir.

Devamı iıin tıklayın

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (121):
Türk masal ve destanları...

Son Eklenen Yorumlardan
 sağlık dileklerimizle, hürmetle...... naci eroğlu

 Elinize emeğinize sağlık sevgili Halis hocam.Yazılarınızı takıp ediyorum hislerimize tercüman oluyor... Ahmet

 Elinize emeğinize sağlık sevgili Halis hocam.Yazılarınızı takıp ediyorum hislerimize tercüman oluyor... Ahmet

 bosch professional gop 185-liBeylikler dönemini hatırlayalım, birbirlerine karşı üstünlük mücadelesi... Feyzi

 "Yürü kardeşim,Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin."Sen ve senin gibi şuurlu insanların sayıları bereke... Nilüfer Mihailoğlu


Marksizm’in, her şeyin cevabını veremediği, “ilk insanı ve tabiatı kim yarattı” sorusuna “bunu ortaya atmakla tabiatı ve insanı yok farz etmiş oluyorsun. Bundan vazgeçersen, bu soruyu sormaktan da vazgeçersin” demesinden(diye karşılık vermesinden) anlaşılmaktadır. Ancak her şeyin cevabını verebilecek bir kriteryuma sahip olan “benim düzenimi kabul et, kurtulursun!” deme hakkına sahiptir.
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Ayağa kalk Sakarya
KELİME HARCIYLA SÖZ ABİDELERİ İNŞA ETMEK
Mesut teselli
Birinin yerini doldurmak
İslâm’ı yenilemek


Ali Erdal - Ademe mahkûmiyetten ...
Ali Erdal - Hem şahin, hem güver...
Ali Erdal - Hem şahin, hem güver...
Kadir Bayrak - Hesaplaşma zamanı
Necip Fazıl Kısakürek - İslâm’ı yenilemek
Necip Fazıl Kısakürek - Benim halim
Bedran Yoldaş - Nice sahipsiz yüzler...
Ekrem Yılmaz - RÖPORTAJ - ŞEYMA KIS...
Ekrem Yılmaz - Üstad ile
Ekrem Yılmaz - Sessiz geliş
Ekrem Yılmaz - Dağların ardı
Fatma Pekşen - Pehlivan dayının elm...
Ahmet Mahir Pekşen - Şiirimde Necip Fazıl...
Dergi Editörü - Ektik ektik yetişece...
Site Editörü - Zor zamanların cesur...
Necdet Uçak - Torunuma
Necdet Uçak - Gel temiz tut
Necdet Uçak - Necip Fazıl Kısaküre...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
M. Nihat Malkoç - Gazzeli kelebekler
M. Nihat Malkoç - KELİME HARCIYLA SÖZ ...
Zaimoğlu - Birinin yerini doldu...
Zaimoğlu - Üstad Necip Fazıl et...
Zaimoğlu - Seni bilsinler
Ayhan Aslan - Maya
Ayhan Aslan - Erzak
Mehmet Balcı - Deli Ozan
Mehmet Balcı - Artist Efendi
Av. Mustafa Büyükgüner - Necip Fazıl’ı anlatm...
Muhsin Hamdi Alkış - Ne Fa Ka, bedenini a...
Halis Arlıoğlu - Gabar’da petrol mü ç...
Muzaffer Doğan - Büyük Doğu, Necip Fa...
Murat Yaramaz - Kuzgun
Murat Yaramaz - Cephe
Murat Yaramaz - Öyle mi
Mahmut Topbaşlı - Gerçeğin özü
Melih Aydoğ - İdrak
Muammer Zeki Aygur - -dan
İlkay Coşkun - Ayağa kalk Sakarya
Tuba Kanlıkama - Asr-ı Saadet’in hanı...
Özkan Aydoğan - Bir çiçek
Heybet Akdoğan - Lina
Emine Öztürk - Kuşlar
Mustafa Makas - Üstad
Hüma Sunguroğlu - Mesut teselli
Abdullah Doğulu - İcazetsizler ve cemi...
Bekir Oğuzbaşaran - Abdülhakîm Arvâsî (k...
Kâzım Albayrak - Necip Fazıl’ın hadis...
Murat Ertaş - Bir artist karakter,...
Ahmet Sezgin - Kaldırımlar, Çile, S...
Bülent Acun - 40 maddede bendeki Ü...
Zekeriya Yılmaz - Türkçe çağlayan ırma...
İlyas Subaşı - İfade ve hızını düşm...
Orhan Oyanık - Yüreğime sor
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 13644240
 Bugün : 5562
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 612672
 Bugün : 31
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 77
 120. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 7
Son Güncelleme: 29 Mayıs 2024

Künye | Abonelik | İletişim