Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
Sağlık sisteminin şifresi
Ali Erdal

Eğer bütün insanlığa İKİ CİHAN SAADETİ kazandıracak bir fikir ve iman manzumesi varsa… Onun her rüknü ile bir hayat nizamı kurulabilmeli. Bu, bütün rükünlerinin birbirine uyumlu ve irtibatlı olduğunu gösterir. Birbirini kıran değil, birbirinin işleyişini sağlayan dişliler… Ve bu, onun doğru fikir ve iman manzumesi olduğunun matematik işlemindeki gibi sağlamasıdır.

Meselâ bir grup insanla ıssız bir adaya düştünüz, elinizde sadece “kendin için istediğini, başkaları için de iste ve kendin için istemediğini, başkaları için de isteme” hadisi var. Onunla orada bir hayat nizamı, hattâ devlet nizamı kurabilirsiniz. Zira elinizde her adımınızı isabetle atmayı sağlayacak bir “yol gösterici” var. İslâm’ın her rüknünde, –evet her rüknünde– suya atılan taşın dışarıya doğru halkalar yayması gibi sonsuz tefekkür ve uygulama imkânı var. Tohum içinde tohumlar... Sadece bu hadis bile bunu ispata yeter. Okulunuzu, mahkemenizi, evinizi, sokağınızı, insanınızı, muaşeretinizi, kısaca her şeyinizi ve her sahayı her biri ile ihya edebilirsiniz.

İslâm’ın dışında hiçbir imanda, fikirde, sistemde bu imkânı bulamazsınız. Bilâkis düsturları birbirini nakzeder. Meselâ kapitalizmanın “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” düsturu ile nizam kurmak bir yana, kargaşa olur. Baş düsturu bile kaos kaynağı… Bir ölçü getirmiyor, sadece nefsleri pohpohluyor. Bu asırda… Dünyada hayata, hem de hayatın her sahasına, kapitalizma hâkim. İnsanlığın hali de ortada,… Dünya buhranının birinci sebebidir kapitalizma.

İslâm’ın her rüknü ile bir nizam kurulabilir demiştik… Meselâ sağlıkla ilgili İslâm’ın birkaç prensibini ele alalım…

 

“Acıkmadan yeme, doymadan kalk” hadisine itaat ederek, obezite problemini çözebilirsiniz. Kendinizde, ocağınızda, vatanınızda, dünyada… Bütün insanlığın buna itaat ettiğini düşünün... Bunun başka sahalara yayılacak faydalarını da göz ardı etmeyelim. O zaman ona riayet etmemenin zararı daha iyi fark edilir. Terazinin yaylarını fırlatacak kadar göbekli bir diyetisyen, ne kadar inandırıcıdır? Veya ne bulursa tıkınan, sofradan kalkmak bilmeyen bir öğretmen?...

İnsanlık; “Âdemoğlu, midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır. Âdemoğluna belini doğrultacağı kadar birkaç lokma yemesi yeterlidir. Şayet yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır” hadisine uygun yese içse… Nefsinin esiri olmasa… Sanki Gazze’de açlıktan ölen çocuklara inat yapılan… İştah azdıran programlar, diziler, reklâmlar, söylemler rağbet görmez… Onları, halkın “kalbindeki buğz” çöp sepetine atar. Kalorim eksik şunu yiyeyim, moralim bozuk takviye gıda alayım, falan vitamine şiddetle ihtiyacım var şu şu gıdaları çok yemeliyim, sağlığım için sık sık yemeliyim bahanelerine, yemek yeme hırsını tatmin için sığınılmaz… Şifa ümidini istismar ederek, hastalıkları “stabil” tutturtarak ceplerini şişiren ilâç firmaları ortaya çıkamaz. Zayıflatma furyaları, zayıflatma iddiacısı soyguncular ortaya çıkamaz. Mide küçültme gibi ameliyatlar bilinmez. Yaşamak için yiyen insanın zarâfeti karşısında, yemek için yaşayan ne kadar tiksindiricidir. Midesini ateşle doldurmayan insanların cemiyetinde sağlık ocakları, “hastahane” değil, “şifahane”dir.

İnsan, İslâm’ın emrettiği gibi temiz ve helâl gıdalarla beslense… Dünyada buhranlar, cinayetler, kazalar, hırsızlıklar azalır… Hele bir de Allah’ın adı ile yerse… Sadece İslâm dünyası bu seviyeye erse, kazanacağı heybet; cinayet şebekesi devleti, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırtıp oturtur.

Peygamber Efendimiz buyuruyorlar: “İnsanın en büyük düşmanı nefsine (heva ve hevesine) uymasıdır.” Anlaşılıyor ki, bütün mesele NEFSE HÂKİM OLMAKTA ve bunun rejimini cemiyete hâkim kılmakta.

“Nefs” kelimesi Arapçadan başka hiçbir dilde yok... Bu demektir ki; “nefs” idraki, dolayısıyle kelimesi, dolayısıyle onunla mücadelenin rejimi, sadece İslâm’da var.

“Bir cihaddan dönüşte, atlarının üstünde Allah'ın Resulü yürürlerken yanlarındaki ashaba şöyle buyururlar:

‘–Şimdi cihad-ı asgardan geliyoruz ve cihad-ı ekbere gidiyoruz.’

Sorar biri:

‘–Ey Allah'ın Resulü, cihad-ı ekber nedir?’

‘–Tek insanın kendi nefsiyle boğuşması...’

Yani milyonluk orduların, milyonluk ordularla, milletlerin milletlerle boğuşması cihad-ı asgar (küçük cihad)... Bir adamın kendisiyle boğuşması ise cihad-ı ekber (büyük cihad)... Bu da bütünüyle tasavvuftur. Bilenler ve nefsini tanıyanlar için nefse karşı cihad...” (Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Necip Fazıl; s. 111)

Hülâsa… Atasözümüzün dediği gibi, “HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK”; –her şeyin olduğu gibi– SAĞLIĞIN DA SAĞLIK SİSTEMİNİN DE “ŞİFÂSI” İSLÂM’DA!

Devamı iıin tıklayın
Çare
Kadir Bayrak

İnsan bedeninin yakıtı, gıda. Su içmeyen, içemeyenin veya yemek yemeyen, yiyemeyenin bedeni belli bir zaman sonra iflas ediyor, hayatta kalamıyor ve ölüyor. Gıda, bu kadar önemli. Sadece bu tespit üzerine tefekkür bile dünyalara bedel. İnsanı yaratan, onun için anne sütünü, suyu ve etinden balığına, sebzesinden meyvesine envaı çeşit besinleri de yaratmış. Her gün doğan güneş, ciğerlerimizi dolduran nefes gibi artık bizi şaşırtmayan bu nimetlerin hangi biri inkâr edilebilir…

Yediklerimiz, içtiklerimiz hem bedene hem ruha tesir ediyor. Haramlardan uzak durmak kulun birinci vazifesi. Kul, Allah’ın helal kıldığı nimetleri de yine O’nun koyduğu ölçüler dairesinde yiyip içmekle mükellef.

Ölçüler… Ölçülere riayet… Helalde bile haddi aşanın hali bedenine yansırken haramların etkisi daha fazla göze görünüyor. Gıdaların tesiri yönünden insan vücudu turnusol kâğıdı gibi… Kişinin gözleri, teni, yanakları, dişleri, elleri, tırnakları, karın bölgesi, bacakları ve daha nice uzvu eksik mi fazla mı beslendiğini, çok veya az tükettiği besinlerin sebep olduğu hastalıkları, arazları, gıda dışında tükettiği faydalı veya zararlı maddeleri ele veriyor… Dış görünüşten tespit edilemeyenler de saç telinden, nefesle yapılan testlerle veya basit birkaç kan tahliliyle ortaya çıkıyor… Anlaşılıyor ki tüketilen gıda ile beden, beden ile de ruh arasında kuvvetli bir bağ var.

Ruh ve beden haricinde bir de gözü doymayan nefsi var insanın. Ruh, beden, nefs ilişkisinde lokomotifi nefs olan insanın vay haline… Vay halimize… Nefsi tanıyan, haddini aşarsa zıddına döneceğini bilen ve tüketme hırsını körükleyen algıyı icat edenler, “modern” insanı bu zayıf noktasından yakaladı. Aslını değiştirdikleri, türlü laboratuvar hileleriyle lezzetlendirdikleri sun’î gıdalarla bütün bir insanlığı zehirlediler. Eski Roma’nın daha fazla lezzet alma hazzı için önce yiyip sonra gaseyan eden önde gelenleri bile günümüz insanına kıyasla masum kaldı. Onlardan beter bir hal olarak sadece yiyen ve yedikçe karnı ve bedeni genişleyen, bu sebeple sağlığını kaybeden, hasta haliyle de yine kötülüğün eline düşen bir nesil peydahlandı.

Ne yapmak lâzım? Saadet Asrını her yönüyle olduğu gibi yemek alışkanlıklarımız yönünden de mercek altına alabilsek. Aradığımız her sorunun cevabının, bütün dertlerimizin dermanının orada olduğunu kavrayabilsek. Her biri gökteki yıldız mesabesindeki sahabeden, kendimize en yakın bulduğumuz birinin hayatını derinlemesine inceleyebilsek… Sadece gıda mevzuunu ele aldığımızda, onlar ne yerlerdi, içerlerdi, nasıl ve ne kadar yerlerdi, öğrenebilsek.

Allah’ın Arslanı Hz. Ali, meselâ… Hayber’in fethinde, Allah Resulü’nün duasıyla, düşmanın şöhreti dört bir yana yayılmış cengâverini, “Zülfikâr”ının tek hamlesiyle yere seren, savaşın kızıştığı hengâmede, kalkanını yere düşürüp geri alamayınca kale duvarının çelik levhalarını söküp kendine kalkan yapan Hz. Ali’yi örnek alsak… Kale duvarından söktüğü o çelik levha ki savaştan sonra sekiz sahabî, o levhayı yerinden oynatamamıştı. Ne yerdi ne içerdi… Nur nesline kaynaklık edecek ailenin, düğünlerinde verilen yemek için, o güne kadar verilen ziyafetlerde daha üstününün görülmediği emin kaynaklarda geçiyor. Ziyafette ikram edilenler; arpa yemeği, hurma ve ayrıca yağ, yoğurt ve hurmadan yapılan bir yemek… Yine bütün emin kaynaklarda, oruçlu oldukları pek çok günün iftarını hurma ve suyla yaptıkları yazılı.

Çare… “İnsanoğlu, kendi karnından daha şerli bir kap doldurmamıştır.” buyuruyor Allah’ın Resulü. Bedenimizin ve ruhumuzun hakkı için, gıda mevzuunda, temiz ve helâlinden, ihtiyaç miktarınca yemek ölçüsüne sarılmaktan ve bu ölçünün hayat nizamını kurmaktan başka çare gözükmüyor.

Devamı iıin tıklayın
Gıda
Necip Fazıl Kısakürek

Gıda bahsi aslında şâmil bir hakikati çerçeveler. Zira gıda din ve dünya maslahatlarını toplayıcı ve hem kalbe, hem de kalıba tesir edicidir. İbadetin maddî cephesi için gereken vücut kuvveti onunla kaîm olduğu gibi; ruhun bedene taallûku noktasından kalb selâmeti de gıda sayesindedir. Gıda ile dünya kazanıldığı gibi, melâike tabiatı üzerinde olan kalb de muhafaza edilmiş olur ve ahiret elde edilir.

İmam-ı Gazali buyuruyor:

-Allahın lütfuna, ilim ve amelle erilir. Bunlardan başka yol yoktur. Bunlar da vücudun selametiyle meydana gelir. Vücudun selameti ise yemek içmektir. Yenilecek ve içilecek şeylerden ihtiyaç miktarınca alınmayacak olunursa beden sıhhatte kalmaz. Bu yüzdendir ki, Allah “İyi şeyler yiyiniz ve iyi şeyler işleyiniz!” diye ferman etmiştir.

Hâsılı, yemek ve içmekten murad, iyi işlere kuvvet edinmektir; yoksa sadece zevk kastiyle hayvanlar gibi atıştırmak değil… Bu bakımdan kâmil insana münasip olan, yemede ve içmede ihtiyaç miktarını aşmamaktır. Bilinmesi gereken bir hakikattir ki, tam doyuncaya kadar ve tıkanasıya yemek bid’attir ve Birinci Hicret Asrından sonra zuhur etmiş bir âdettir.

Hadîs alimlerinden İmam-ı Nisaî ve İbn-i Mâce’nin rivayet ettikleri bir Hadîs, tıkanasıya yiyip içmenin felâketini pek güzel çerçeveler:

“İnsanoğlu kendi karnında daha şerli bir kap doldurmamıştır. İnsana gıdanın, kendisini ayakta tutacak kadarı yeter. Eğer nefs galip gelecek olursa üç kısımdan biri yemek için, biri içmek için, biri de nefs için olmalıdır.”

Bu Hadîsten anlaşılan, nefs için yiyip içme payının üçte birini geçmemesi ve midenin tamamiyle dolmamasıdır.

İmam-ı Kurtabî demiştir ki:

“Eğer Lokman Hekim bu taksimi işitmiş olsaydı, hikmetinden hayrete düşerdi.”

Hadîs meâli:

“Mümin bir barsağı dolduruncaya kadar yer ve onunla yetinir. Kâfir ise yedi barsağı dolmayınca doymaz.”

Hadisteki sayılar herhangi bir tatbik şeklini murad etmiş değildir. Murad olan, mü’minlerin az yiyip içmekle yetinmesi, kâfirler ise hiçbir had tanımaksızın tıkınmasıdır.

Böyleyken, mümkündür ki âdet veya hastalık sebebiyle çok yiyen mü’min bulunsun… Yine mümkündür ki, az yiyen, ya bünyesini sakındığı, yahut papaz üslûbunca nefsine işkence ettiği için yiyip içmekten kesilen kâfirler de mevcut olsun… Bu imkânlar Hadîsin umumi kıymet hükmünü değiştirmez. Esas olan, mü’minin kanaat sahibi olduğu, kâfirin ise doymaz bir hırsa müptela bulunduğudur.

Bazıları da bu Hadîsi kâmil mü’min hakkında kabul etmişlerdir.  Zir imanı kâmil olan daima ölümü ve ahiretini düşüneceği için korkusunun şiddetinden ve devamlı düşünce halinde bulunmasından tam iştaha ile yemek yiyemez.

Ebu İmâme’den Hadîs meâli:

“Tefekkürü çok olan kimsenin yemesi az olur. Tefekkürü az olanın hem yemesi hem de kalbi kasavetle doludur.”

Din ulularının ölçülerince, kursağına fazla yemek girenin kalbinden hikmet uzaklaşır. Yemesi az olanın, içmesi de az olur. Ve böylelerinin uykusu fazla olmaz. Uykusu az olan da ömür bereketi çoğalır. Bu takdirde, çok yiyip içmek çok uyumayı gerektirir ve çok uyuyan kimsede ömür bereketi kaybolur. Yeteri derecede doymakla yetinen insanın bedeni gıdayı kolay kabul eder ve böyle olanın bedeniyle kalbi daima iyi halini muhafaza eyler.

İbn-i Abbas’tan Hadîs meâli:

“Dünyada tokluk ehli olanlar, kıyamette açlık ehli olacaklardır!”

Hazret-i Âyişe:

“Allah Resûlü'nün tokluk bakımından asla mideleri dolmamıştır. Yakınları arasında âdetleri şuydu ki, onlardan hiçbir zaman yemek istemezlerdi. Önlerine ne getirilirse yerler ve içerlerdi ve bu mevzuda bir dilek belirtmezlerdi.”

Belirtilen tokluk, bu mevzuda daha evvel gösterdiğimiz ölçülere eş olarak, mideye ağırlık verici olanıdır. Hattâ bunun keraheti, vaziyete göre haram derecesine kadar varabilir. Meselâ namazı bıraktıracak dereceye varırsa haramlığı da ona göre olur. Yoksa umumî ölçüyle doymanın mekruh olduğu zannedilmemeli, hattâ ölçüye riayet şartıyle vacip olduğu bilinmelidir. Peygamberler Peygamberi hakkında, “doyuncaya kadar yemezdi” demek kâfi miktardan fazla yemezdi, mânâsına geldiği gibi, “doyuncaya kadar yerdi” demek de yeter derecede yerdi, demektir.

Nitekim İmam-ı Müslim yolundan gelen bir Hadîste, Allah'ın Resûlü'nün, Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer ile aç olarak yola çıktıkları, bir Ensârî'nin evine vardıkları, önlerine bir koyun kızartılıp getirildiğinde de doyuncaya kadar yedikleri bildirilmiştir. Murad, daima yeter derecede yemek… İmam-ı Nevevî’ye göre bazı hallerde fazla yenebilir; bu işi âdet edinmek fiilidir ki, kerahete varır.

Ebu Hüreyre Hazretleri'nin rivayetine göre, Allah'ın Resûlü bekâ âlemine göçünceye kadar, ev halkı, çocukları ve torunları, birbiri peşinden üç gün doyasıya yemek yememişlerdir.

İbn-i Abbas:

“Allah'ın Resûlü'nün ev halkı, yiyecek bir şey bulamayıp aç yattıkları üstüste üç gece geçirmişlerdir.”

İbn-i Saad:

“Bir gün babam Zeyd ile Hazret-i Âyişe’nin evine vardık. Hazret-i Âyişe Allah'ın Resûlü hakkında şöyle dedi:

“Dünyadan şu hâlde çıkıp gitti ki, hiçbir gün iki türlü yemek ile karnını doyurduğu olmadı. Hurmadan doyduğu zaman arpa ekmeğinden doymaz, ondan doyunca da öbüründen aç kalırdı.”

Yine Hazret-i Âyişe’den Dimyatî nakli:

“Allah'ın Resûlü, dünya metalarından üç şey severlerdi. Güzel koku, kadın ve yemek… İlk ikisine erdiler, üçüncüsüne ermediler.”

Murad, ilk ikisine ermekte mahzur görmedikleri, sonuncusundaysa nefslerini dizginledikleridir. Bu bahiste Muhammedî mizaç son derece nazik bir sır ihtiva eder. Kadın, İslâmda, ilâhi marifet yolunun yardımcısıdır ve bu bakımdan Peygamberler Peygamberinin mizacından derin bir sevgi hedefidir. Şeyh-i Ekber Hazretlerinin “Füsus” isimli eserinde gayet derin olarak belirtilen bu sır, hayvanî iştaha mevzuu olmaktan uzaktır. Bu bakımdan Hazret-i Âyişe’nin ifadelerinde Allah Resûlü tarafından erişildiğinden bahsedilen kadın, fazla yemekteki nefs hırsına bağlanamaz.

Numan Bin Beşir:

“Vallahi, ben Peygamberi o halde gördüm ki, mübarek karınlarını doyurmaya, en aşağı cinsten hurma bile bulamazdı.”

Hazret-i Âyişe:

“Biz, M……… ailesi, ateş yakmayıp sadece su ve hurmayla geçindiğimiz bütün bir ayı hatırlarız.”

İmam-ı Buharî nakline göre Hazret-i Âyişe iki ay boyunca evlerinde ateş yanmadığını ve yemek pişirmediğini bir akrabasına söylüyor ve onun “nasıl geçirdiniz?” sualine, hurma ve su ile, bir de Medine’li komşuların gönderdikleri sütle geçindikleri cevabını veriyor.

Utbe Bin Gavzân rivayetince, Allah Resûlü'nün maiyetlerinde 7 kişi bulundukları ve bir nevi ağacın yaprağından başka yiyecekleri olmadığı, hattâ ağızlarının iki yanı kabarıp yara olduğu ileri sürülmüştür.

İmam-ı Müslim ve Beyhakî rivayetlerince de, Allah'ın Resûlü, ömürleri boyunca bir günde iki kere yemek ve zeytinyağı ile doymamışlardır.

Enes Bin Mâlik:

“Ben Allah Resûlü'nün elenmiş undan yemek, yahut haşlanmış kuzu yediklerini bilmem.”

Haşlanmış kuzu Araplarca muteber bir yemek olduğu gibi, Allah Resûlü'nün evinde de un elemeye mahsus elek yoktu.

Sehl “Siz Peygamber zamanında elenmiş un gördünüz mü?” sualine şu cevabı veriyor:

“Vallahi görmedik! Arpa ununu da elemez, sadece üstündeki kepekleri üflerdik.”

Yine Sehl:

“Allah'ın Resûlü, Nebîliklerinden irtihallerine kadar elek diye bir şey görmediler.”

Hazret-i Âyişe:

“Allah'ın Resûlü vefat ettikleri zaman yiyecek olarak bir miktar arpadan başka bir şey bırakmadılar. Ben o arpadan çok zaman yedim; ve bir müddet sonra arpayı ölçtüm. Ölçtükten sonra arpa çabucak tükendi.”

Yine Hazret-i Âyişe:

“Allah'ın Resûlü vefat ettikleri zaman, zırhı, otuz şinik arpa karşılığı, bir yahudide rehindi.”

Ebu Hüreyre:

“Bir gün Allah Resûlü dışarıya çıktılar ve Ebu Bekr ile Ömer’e rastladılar. Sordular: “Bu vakitte, evlerinizden çıkmaya sebep olan nedir?” Cevap verdiler: “Açlık sebep oldu, Ey Allah'ın Resûlü!” Kâinatın Efendisi de yemin edip “beni de sokağa çıkartan aynı sebeptir” buyurdular. Hep beraber Medineli bir sahabinin evine vardılar. Ensârî evinde değildi. Zevcesi, Allah'ın Resûlünü görünce hürmetle karşıladı. Allah'ın Resûlü, kadına erinin nerede olduğunu sorunca tatlı su getirmeye gitmiş olduğunu öğrendiler. O sırada Ensarî de çıkageldi. Allah'ın Resûlüne ve O’nun arkadaşlarına nazar edip Allaha hamd etti. O anda kendisinden daha keremli konuklara sahip cihanda kimse olmadığını söyledi ve gidip bir salkım hurma getirdi. Bu hurmanın üzerinde çeşitlerin hepsi vardı. Hurmaları misafirlerine takdim edip kendisi koyun kesmek için eline bir bıçak aldı ve çıkmaya hazırlandı. Allah'ın Resûlü, sağılır koyun kesmemesi için Ensârîye şiddetle ihtar ettiler. Medineli sahabî, koyunlardan birini kesip hazırlattı ve Kâinatın Efendisi'ne sundu. Allah'ın Resûlü ve yanındakiler hurmadan ve koyundan doyuncaya kadar yediler. Yemekten sonra buyurdular: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, siz Kıyamet gününde evlerinizden aç çıkıp evlerinize dönmediğiniz halde erdiğiniz bu nimetten sorumlu tutulacaksınız!”

Bu sözlerden murad, zahmetsiz eriştikleri nimet sebebiyle sahabileri hamd ve şükretmeye teşvik etmekti. Yoksa ayrıca bir ceza sorumluluğunu kastetmiyorlardı.

(Birazcık hurma ile bir parça et için Peygamber hassasiyeti bu mertebeye vardığına göre, nefis yemekler içinde yüzen insanlara ne nispette şükür borcu düştüğünü hayal etmeliyiz!)

Sahabî:

“Bir gün Allah'ın Resûlü, elime yapışıp beni evlerine götürdüler. Evden kendilerine, bir parça ekmek sunuldu. Allah'ın Resûlü sordular: “Katıklık hiçbir şeyimiz yok mu?” Sirkeden başka hiçbir şey olmadığı cevabı verildi. Buyurdular: “Ne güzel katıktır sirke!”

Talha Bin Nâfi:

“Câbir’den, Allah'ın Resûlüne ait bu sözü işittim işiteli sirkeyi sevmekten hiç ayrılmadım.”

Kâinatın Efendisi, aç oldukları bir an, bir taş alıp mübarek karınlarına koyuyorlar ve sahabilerine şöyle buyuruyorlar:

“Biliniz ki, yiyip içmekten pay alan nice nefs vardır ki, kıyamet gününde aç ve çıplaktır. Yine biliniz ki, nefsine ikram edici çok kimse vardır ki, nefsi ona ihanet edicidir. Nefsine ihanet edici çok kimse vardır ki, nefsi ona ikram edicidir…”

Hasılı nice insanlar vardır ki, dünya nimetlerine düşkünlüklerinden ahireti unutmuş durumdadırlar. Böyleleri ahiret nimetlerinden yoksun kalacaklardır.

Yukarıdaki hadisenin asli şudur ki, Allah'ın Resûlü sık sık oruçlu bulunurlardı. Bazen de oruçlarını bozmayıp ertesi güne intikal ettirirler ve üstüste devam ederlerdi. Buna “visal orucu” tabir edilir.

Sahabilerden bazıları da aynı şekilde “visal orucu” na başlayınca Allah'ın Resûlü bu hareketi önlediler ve buyurdular:

“Ben sizin gibi değilim. Allah beni yedirir ve içirir. Onun için oruç tutacağınız zaman, akşama iftar edin ve yemeden oruca devam etmeyin!”

Bu Hadîsten kuvvet alan bazı din büyükleri Allah Resûlü'nün mübarek karınlarına taş bağladıkları rivayetini bâtıl kabul etmişler ve Allah tarafından nimetlendirilen Resûlün böyle bir harekette bulunmalarına sebep olmadığını ileriye sürmüşlerdir. Bazıları da, bu görüşe itiraz ve taş bağlamanın sevap ve hikmeti icabı olduğunu beyan etmişlerdir.

Bazı âlimler de Peygamberler Peygamber’inin açlık çekmiş olduklarında şüphe etmişlerdir. Bunların düşünceleri öz olarak şudur:

“Bu nasıl olur ki, sahih Hadîsle sabit olduğuna göre, Allah'ın Resûlü, evlerine bir yıllık zahirelerini alırlardı. Bir defa da ganimet malından 1000 deveyi sahabilerden 4 kişiye vermişlerdi. Bir bedeviye 1000 koyunu bir defada bağışladıkları da vaki olmuştur. Kaldı ki, sahabilerden Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Talha, zengin kişilerdi. Peygamberlerinin yolunda mallarını değil, başlarını bile fedaya hazır bulunuyorlardı. Hiç Allah'ın Resûlünü açlığa terk ederler miydi?”

Bu şüphenin cevabını İmam-ı Taberî Hazretleri vermiştir:

“Bildirilen haller devamlı ve daimî değildi. Kâh zaruret çekerler ve kâh genişliğe nail olurlardı. Zaruretleri de, bulamadıklarından değil, açlığı tercihlerindendi.”

Bazıları da, İmam-ı Taberi izahına şöyle bir ilave yapmışlardır:

-Cevap güzel! Fakat “bulamadıklarından değil” tâbiri yanlış… Genişlik halinde sun’i olarak darlığa düşülemez. Belki Allah Resûlü'nün fiilen bulamayıp darlık çektikleri zaman olmuştur. Zira birçok Hadîs bu hakikati ayan beyan etmiştir ki: “Bizim doyasıya hurma yediğimizi size söyleyen yalan söyler! Ama Kurayza fetholunduktan sonra bir miktar hurma ve yağlı, tuzlu şeyler elimize geçti.” Bu nakilde bellidir ki, Kurayza fethine kadar Allah Resûlü'nün evi darlık çekmiştir.

Gerçek şudur ki, bazı büyük bir genişlik hâsıl olur ve Allah'ın Resûlüne hediye ve ganimet olarak yüklerle mal getirilirdi. Ama, nazarlarında dünya metaının zerrece değeri olmadığı için bunları dağıtırlar ve habbesini bile alıkoymazlardı. Nice günler de, İlâhî hikmetler gereğince hiçbir taraftan hiçbir şey gelmez ve darlık çekerlerdi.

İbn-i Hacer:

“Müslümanların çoğu, Hicretten evvel Mekke’deyken darlık içindeydiler. Hicretten sonra ekseriyeti yine bu hal üzerindeydi. Ensâr topluluğu bunlara yardım edip kendilerini korudular. Kendilerine mesken ve sütü sağılır davarlar verdiler. Yani bunları, mal sahipliği Medinelilerde kalmak üzere muvakkat istifade kaydiyle verdiler. Sonra sonra, bazı fetihlerin arkasından sahabilere genişlik geldi. Ensâr’dan aldıkları emanetleri sahiplerine iade ettiler.”

İmam-ı Tirmizî nakli bir Hadîsten meâl:

“Hiç kimse korku çekmezken, ben, Allah yolunda korku çektim. Hiç kimse eza olunmazken, ben, Allah yolunda eza olundum. Vallahi, benim üzerimden 30 gece geçmiştir ki, ne benim ne de Bilâl’in tek kişiye yetecek yemeğimiz vardı. Ancak Bilâl’in koltuğu altında gizli, azıcık bir şey…”

Bu darlığın, Kureyş kâfirlerine ait azgınlık zamanında olması ihtimal dâhilindedir. Ve bütün bu hallerden Kâinatın Efendisi incinmez, duruma öz iradeleriyle katlanırlardı.

Ebu İmame’den Hadîs meâli:

“Rabbim bana Mekke’nin Bathâ isimli deresini altunla doldurup bahşetmeyi teklif etti. Ben kabul etmedim ve dedim: Hayır Allahım; bir gün tok ve bir gün aç olayım. Açlığımda sana yalvarayım, seni anayım; tokluğumda da şükredeyim!

İbn-i Abbas:

-Bir gün Allah'ın Resûlü, Cebrâil ile Safâ üzerindeydiler. Allah'ın Resûlü Cebrâil’e dediler: “Seni gönderen Allah hakkı için bildiriyorum ki, Muhammed ailesinin evinde bir avuç unla bir avuç şüveyk (unla yapılan bir nevi çörek) hiçbir defa gecelememiştir.” Allah'ın Resûlü bu sözü söyler söylemez gökten müthiş bir ses geldi ve bu sesten Kâinatın Efendisi ürktü ve sordu: “Allah, kıyamet kopmasını mı emrediyor?” Cebrâil cevap verdi: “Hayır! Allah İsrâfil’i sana gönderiyor!” İsrâfil geldi ve Allah'ın Resûlüne dedi: “Allah söylediğin söz üzerine beni dünya hazinelerinin anahtarlariyle sana gönderdi, istersen yanınca yürüteyim! İstersen dünya hâkimi Nebî, dilersen Kul Peygamber ol!.. “Cebrâil, “Kul Peygamberliği seç!” gibilerinden O’na işaret etti. Allah'ın sevgilisi, üç kere haykırarak Kul Peygamberliği seçtiklerini belirttiler.

İmam-ı Halimi “Şuab-ül İman” adlı eserinde der ki: “Kâinatın Efendisinin yüceltme usullerinden biri de, halk için kullanılan bazı sıfatların, haklarında kullanılmamasıdır. Meselâ “Peygamberimiz fakirdi” tarzında bir vasıflandırma, edep ve hürmet ifadesi bakımından çirkin ve yanlıştır. Bazı âlimler zühd ile vasıflandırılmalarını da uygunsuz görmüşlerdir. “Zühd”, rağbetin zıddıdır. Meselâ “filan kimse zahittir.” Demek, dünya ile alâkasız olduğu ve ona rağbeti kestiği mânâsındadır. Rağbetin kesildiği şey öyle bir nesne olmalıdır ki, böyle bir kesilişe değsin… Dünya fani bir harabe olduğuna göre ona rağbetin kesilmesi en büyük Resûlü için medih mevzuu teşkil edebilir mi? Allah Resûlü'nün, muazzam şanını düşünen kimse kestirir ki, dünyaya rağbet etmemek O’na nispetle hüner değildir. O’nun ümmetinden bazı büyükler hakkında bile medih teşkil etmeyen bir vasıf kendileri için asla övme yerine geçemez. Bu bakımdan, Kâinatın Efendisi hakkında vasıf kullanırken aleladeliklerin üstüne çıkmaya bilhassa dikkat etmek lazımdır.”

Şeyh Bedreddin Zerkeşî, bazı fıkıh büyüklerine dayanarak ifade etmiştir ki, Allah Resûlü mal cihetinden fakir değildir. Kendi nefsine ve ev halkına yetecek kadar dünyası verilmişti. Bu bakımdan Allah’a bağlılığı ile halkın en ihtiyaçsız ve zengin olanıydı. Fakre ait dualar da, bulamamaktan değil, tevazu ve kanaatlerindendi.

Şeyhülislâm İbn-i Hâcer, Allah'ın Resûlünden rivayet edilen:

“Fakr, fahrimdir.”

Hadîsinin bâtıl ve uydurma olduğunu iddia etmiştir. Kâinatın Fahri, açlığa rıza üzerindeydiler. Açlıkta gördükleri faziletler sayısızdı. Nübüvvetlerinin başındaysa, darlık çekmiş bulunmaları, bazı nebîlerde olduğu gibi vâki idi. Ama sonraları, İslâm kuvvet ve şevket bulduktan sonra ettikleri riyazet ve perhizkârlık iradeleriyle olurdu… Eğer isteselerdi, bütün dünya nimetleri ayaklarının altındaydı. Fakat bu gibi şeylere asla iltifatları yoktu. Öyle bir âlemde kendilerinden geçmiş bulunuyorlardı ki, gözlerine yemek, içmek gibi bir şey görünmesine imkân mevcut değildi.

Şu veya bu türlü görüşler arası, hakikati şöyle çerçevelemek ve kabul etmek lâzımdır.

Gıda unsurlarından tek çeşide devam etmezlerdi. Böyle yapmanın sıhhate zarar verdiği malûmdur. Halkın verdiği çeşitlere, meselâ ekmeğe, hurmaya ve türlü yemişlere iltifat ederlerdi. Helva ve baldan ikisini de severlerdi. Helvaları, umumîyetle, sütle yoğrulmuş hurmaydı.

Bir defa Hazret-i Osman’a develerle un ve bal gelmişti. Karıştırıp Kâinatın Efendisi’ne gönderdi. Yediler ve beğendiler. Bir defa da kervanla Hazret-i Osman’ın bir devesi geldi. Üzerinde bal, un, yağ vardı. Allah'ın Resûlüne getirdiler. Varlığın nuru bu mallar için bereket duası ettiler ve sonra emir buyurup bir tencere getirdiler. Tencerenin içine, bal un ve yağ konuldu ve bunlar ateşte pişirildi.

Allah'ın Resûlü buyurdular:

“Yeyin! Fars taifesi buna habiz ismini verir.”

Koyun etine de iltifat göstermişlerdir. Bu üç şey, yani et, helva ve bal, gıdaların üstünleridir ve bedene yararlıdır. İnsan hasta olmadıkça bunları yemekten kaçınmaz. Et, cennet yemeklerinin başıdır.

Hazret-i Ali:

“Cennet yemeklerinin başı et ve ondan sonra pirinçtir.”

Yine Hazreti-i Ali:

“Et kuvvet verir ve rengi düzeltir. 40 gün et yemeyenin sağlığı bozulur.”

Birkaç kaynaktan gelen rivayete göre, et, Allah'ın Resûlünce gayet makbul yemektir. İşitme hassasını arttırır, dünya ve ahirette yemeklerin efendisidir. Hattâ Allah'ın Resûlü, eti her gün kendilerine kısmet etmesi için Allaha arzu izhar etmişlerdir.

Allah'ın Resûlü koyunun kol tarafını severdi. Onun içindir ki, Yahudiler koyunun bu tarafını zehirleyip kendilerine sundular. Bu işi bir Yahudi karısı yapmıştı. Hâsılı, kol eti tarafını sevdikleri birçok Hadîsle sabittir. Hazret-i Âyişe:

“Allah Resûlü’ne, kol eti, koyunun diğer taraflarından daha sevgiliydi ve eti gün aşırı yerlerdi.”

Bu nakli tesfir edenlerden bazıları, eti haftada bir yedikleri hükmünü de çıkarmışlardı. Bu hükme sebep, nakilde bir kelimenin ayrı ayrı mânâlandırılmasıdır. Etin kol kısmına alâkaları şu yüzdendir ki, o kısım çabuk pişer ve çabuk pişen kolay hazmedilir. Lezzeti de lâtiftir.

Koyunun boyun kısmını da severlerdi. Kadın sahabilerden Bint-i Zübeyr Hazretleri bir gün evinde bir koyun kesmişti. Allah'ın Resûlü adam gönderip etten bir parça istediler. Bint-i Zübeyr, boyun kısmından başka bir taraf kalmadığını bildirip: “Allah'ın Resûlüne boyun eti göndermekten hicap ederim.”

Dedi; ve gelen kimse bu cevabı Allah Resûlüne arz etti.

Allah'ın Resûlü buyurdular:

“Versin! Boyun eti iyiliğe yakındır ve ezadan uzaktır.”

“Eza” kelimesinde murad, koyun etindeki kötü kısımlardır. Gerçekten kötü kısımlara, boyun en uzak yerdedir. Bilinmektedir ki, koyun etinin en hafif tarafları, boyun, kol ve pazı kısımlarıdır.

Eti, mübarek dişleriyle çekerek ve kemikten ayırarak yerlerdi. Buharî naklince bıçak kullandıkları da vaki olmuştur.

Pastırma yedikleri de görülmüştür. Ciğer ve tavuk etini de yemişlerdir.

Sefer ve hazarda deve etini yedikleri olmuştur. Tavşan etini de yemişlerdir.

İbn-i Abbas rivayetine göre, et suyuna batırılmış ekmekten ibaret tirit denilen yemeği severlerdi. Tiridi yağla yemişlerdir. Ekmekle zeytinyağını yedikleri de vâkidir. Kabağı sık yerler ve yemeği severlerdi. Yedikleri zaman da tabağın etrafını ekmekle sıyırırlardı. Enes Bin Mâlik; “Allah Resûlünün bu türlü yeyişinden beri kabağı severim” demiştir.

İmam-ı Nevevî: Enes bin Mâlik hazretlerinin rivayetine göre kabağı sevmek “müstehap”tır.

Sade kabağı değil, Allah Resûlünün sevdikleri her şeyi sevmek “müstehap”tır.

Arpa unuyla pişmiş pazıyı da yerlerdi.

Bir gün Hazret-i Hasan, İbn-i Abbas ve İbn-i Cafer, Selma Hatun’a geldiler:

“Bize” dediler; “Allah'ın Resûlü'nün sevdiği yemeklerden birini pişir!”

Selam Hatun cevap verdi:

“Yavrularım; bu zamanda siz o yemekten hoşlanmazsınız!”

“Hoşlanırız, sen pişir!”

Selma Hatun biraz arpa alıp değirmene koydu ve un haline getirdi. Sonra bir kap içine koyup üstüne zeytinyağı dökerek pişirdi. Üzerine biber ve baharat nevinden birtakım otlar saçıp önlerine koydu.

“İşte Allah Resûlü'nün beğendiği ve seve seve yediği yemek!”

Huzeyre dedikleri yemekten de yemişlerdir. Bu yemek, eti, ufak ufak doğrayıp suyuna un katarak yapılır. İçine et olmayınca bu yemeğe aside derler.

Yağı alınmış sütün peynirini yerlerdi.

Allah'ın Resûlü, yemeklerini tababet ve sıhhat kaidelerine göre yerlerdi; yemekleri birbirine denkleştirerek… Tababet ve sıhhat kaidelerine göre yemek yeyişleri şöyle olurdu ki, bir yemeğin tesiri aşırı dereceye geline, onu zıt tesirli bir yemekle giderirlerdi. Meselâ, hurmanın hararetini karpuzla defederlerdi.

Ebu Davut rivayeti:

Kâinatın Efendisi taze hurmayı karpuzla yerlerdi ve buyururlardı ki: “hurmanın hararetini karpuzla giderir ve karpuzun soğukluğunu hurmayla kırarız”

Hazret-i Âyişe:

“Beni Allah'ın Resûlü’ne verdikleri zaman biraz semirmemi arzu ettiler. Alınan tedbirler fayda vermedi. Nihayet taze hurma ve salatalık yedim ve semirdim.”

Hurma ile kaymak yemeyi de severlerdi. Bişr oğullarından Abdullah ve Atiye bir gün Allah Resûlü'nün evlerine şeref verdiğini, önlerine hurma ve kaymak getirildiğini ve bunları severek yediklerini bildiriyorlar.

Sütle hurmanın adını “güzel” koymuşlardı.

Ekmeği katık ile yerler, katık olmaya müsait ne bulursa kabul ederlerdi. Kâh et ile yeyip “işte dünya ahiret yemeklerin efendisi!” derler ve kâh karpuz ve hurma ile yerlerdi.

Bir gün arpa ekmeğinin üstüne bir hurma tanesi koydular ve:

“Bu, bunun katığı…”

Buyurdular. Ekmeği sirkeyle yedikleri de olurdu. Sirkeyi methetmişlerdi.

Meyvalara karşı perhizleri yoktu. Mevsiminde hangi meyve gelse yerlerdi. Bu türlü hareket ise ilmen de sabittir ki, sağlık şartlarının en mükemmellerindendir. Zira Allah her meyveyi, insana yarayacak mevsimlerde, zaman ve mekânlarda yaratmıştır. Her yerin insanları memleketlerinin meyvalarını itidalle yiyecek olursa, nice devalardan müstağni olacak bir sıhhat kazanırlar.

Soğan hususunda Hazret-i Âyişe’den sorulmuş ve Allah Resulü’nün son yediği yemeklerde soğan bulunduğu cevabı alınmıştır. Buharî ve Müslîm rivayetlerince sabit olan husus da, Allah Resûlü'nün, soğan yiyenleri mescide girmekten alıkoyduklarıdır. Bunlardan murad, çiğ soğan olsa gerektir. Çünkü kokusundan müminler incinebilir, kerahat duyarlar.

Sarımsak yemekten ise daima uzak kalmışlardır. Her an melek gelmesini gözleyen ve Allahtan vahiy inmesini bekleyen Resûller Resûlü sarımsak kokusunu giran görmüşlerdir.

İmam-ı Nevevî, sarımsak, soğan ve pırasaya karşı Allah Resûlü'nün tavırları mevzuunda Şafiî âlimleri arasında ayrılık bulunduğunu kaydeder. Bunlara karşı tenzihi kerahet göziyle bakmak, ölçülerin en uygunudur. Kişi, sevdiğinin sevdiğini sevmek sevmediğini de sevmemekle mükellef olduğuna göre, mü’minlere düşen vazife açıktır.

Yemeği üç parmakla yerlerdi. Yemek yerken de bir yere yaslanmazlardı. Buharî Hadîsinden misal:

“Ben, dayanarak yemek yemem!”

Hadîs meâli:

“Ben kulum, kul gibi oturur ve kulların yemek yediği gibi yerim!”

Bir gün Allah Resûlüne bir koyun getirdiler. Mübarek dizlerinin üzerinde oturdular ve yemeğe başladılar.

Biri sordu:

“Ey Allah'ın Resûlü; bu oturuş şekli ne demektir?”

Buyurdular:

“Allah beni keremli nebisi olarak yaratmıştır; sert bir cabbar olarak değil… Bu oturuş tevazudandır.”

Allah'ın Resûlü, yeryüzüne sahip Sultan Nebî olmakla, Kul Peygamber olmak arasında serbest bırakılıp kulluğu seçtiklerinden beri bir yere dayanarak yemek yememişlerdir.

Bütün rivayetlerin birleştiği nokta şudur:

“Allah'ın Resûlü, asla dayanıp yemek yerken görülmemiştir.WW

Dayanarak yemek yediklerini yalnız bir defaya inhisar ettirenler de vardır. Dayanarak yemek üslûbunun kaçınılacak tarafı, eski Fars kisrâları ve Roma sefihleri gibi bir gurur ve nefsaniyet tavrıdır.

Yemekte başlıca âdetleri, ellerini uzatırken, Allah'ın ismiyle başlamalarıydı. Yemeğin sonunda da hamd etmeleri… Allah Resûlü’nün yanında sekiz yıl hizmet eden bir kimse, her defasında Besmele ile başlayıp hamd kelimeleriyle yemeğe son vermeleri dışında bir şey görmediğini bildirir.

Yemekte daima sağ elleriyle hareket ederdi.

Hadîs meâli:

“Yemekte Bismillâh de ve sağ elinle ye! Yiyeceğin nokta da sana yakın yer olsun; kimsenin önünden yeme!”

“Yemekten evvel ve sonra ellerini yıkamak da mübarek usullerinden biriydi.

Hadîs meâli:

“Yemekten evvel ve sonra el yıkamak bereket sebebidir.!”

Fazla sıcak yemeği de sevmezlerdi. Bir gün önlerine gayet sıcak bir yemek getirdikleri vakit buyurdular:

“Allah bize ateş yemeği emretmedi.”

Allah'ın Resûlü'nün ağaçtan bir kadehleri vardı. Enes Bin Mâlik rivayetine göre içilecek şeyleri bu kadehten alırlardı. İmam-ı Buharî, bu kadehin Enes Hazretlerinde kaldığını, çatlamış hale geldiğini ve Enes tarafından kenetlenmiş olduğunu rivayet eder. Öd ağacından güzel ve yassı bir kadeh… Kadehte demirden bir halka… Enes, bu halkayı çıkarıp yerine altından veya gümüşten bir halka geçirmek istemiş, fakat Ebu Talha:

“Peygamberimizin yaptığı işi değiştirme!”

Diyerek onu vazgeçirmiştir.

Ebu Abdullah Buharî o kadehi Basra’da gördüğünü ve içinden su içtiğini, sonraları Enes’in mirasından sekizyüzbine alındığını kaydeder.

Allah'ın Resûlü yemek üzerine uyku uyumayı yasak etmişlerdi. Tababetçe de sabittir ki, insanın yemek yedikten sonra biraz hareket etmesi ve dolaşması faydalıdır. Yemekten sonra namaz kılmak da hazmı kolaylaştırır.

Allah'ın Resûlü'nün, içtikleri şeylerin başında tatlı su vardı. Hazret-i Âyişe, Kâinatın Efendisine “sakya evleri” denilen yerden tatlı su getirildiğini söyler. Bu yer Medine’ye 2 günlük yolda bir çeşmedir ve bu nakle göre Allah Resûlü'nün Medine sularından hazzetmedikleri anlaşılır.

Soğuk suya bal karıştırarak şerbet yapar ve içerlerdi. Bal şerbetinin vücuda birçok faydası varır.

Hazret-i Âyişe:

“Allah'ın Resûlünce sevilen şerbet, soğuk ve tatlı olandı.”

Bu ifadeden bal şerbeti anlaşılacağı gibi, hurma veya kara üzüm suyu da hatıra gelebilir. İmam-ı Müslim rivayetine göre hurmayı akşamdan suya koyup ertesi gün ikindi vaktine kadar içerler ve hizmetçilerine içirirlerdi. Daha fazla bekletilmiş olan hurma suyunu, tahammür edip sekir verici olmak ihtimaline karşı içmez ve döktürürlerdi.

Sütü, sâf olarak yahut soğuk suya karıştırarak içerlerdi. Yemek üstüne su içmezlerdi. Suyu oturarak içerlerdi. Ayakta içtikleri de vâki olmuştur.

İbn-i Abbas:

“Allah'ın Resûlüne Zemzem’den bir kap su getirdim. Ayakta içtiler.”

İmam-ı Buharî’nin Hazret-i Ali’den nakli:

Hazret-i Ali, ayakta su içiyor ve buyuruyor:

“Halk, ayakta su içmeyi kerih görür. Kâinatın Fahri benim ettiğim gibi etmişlerdir.”

Müellef Hazretlerine göre bütün bu Hadîsler doğrudur; aralarında ayrılık yoktur ve Allah Resûlü'nün hem oturarak hem de ayakta içtikleri birer vâkıadır.

İmam-ı Nevevî:

“Oturarak ve ayakta içmenin ikisi de caizdir. Tercihe şayan olan oturarak içmektir.”

İçerken, üç defada bitirirler ve her defasında nefes alırlardı. Yani su kabını dudaklarından ayırıp, bir anlık nefes payından sonra devam ederlerdi.

Ebu Hüreyre:

“Allah'ın Resûlü üç nefeste içerler ve Besmeleyle başlayıp hamdle bitirirlerdi.”

Hadîs meâli:

“Sizden biri, içerken, ağızdan süze süze içsin; yutarak içmesin!”

Kendilerini bir ziyafete davet ettikleri vakit yanlarında birini götürecek olurlarsa, bunu, davet sahibine bildirirler ve müsaade alırlardı. Kendilerine misafir olanlara da birkaç kere yemek çıkarırlar ve ısrarla yemelerini isterlerdi. Ebu Hüreyre’ye defalarca süt verip içmesini istemişler ve Ebu Hüreyre:

“Daha fazla içemem; ey, Allah'ın Resûlü!”

Diyecek hale gelmiştir.

Allah'ın Resûlü, bir topluluk içinde yemek yeseler, sofralardan en sonra ellerini çekerlerdi. Herkes iştihası yettiği kadar yesin ve Allah Resûlü'nün el çektiğini görerek yemekten vaz geçmesin diye…

Sofraya oturdukları zaman:

“Kimse yerinden kalkmasın, doysa da kalkmasın! Yabancılar kalkıncaya kadar yerini muhafaza etsin!”

Buyururlardı.

Yemek yedikleri topluluktan dua etmedikçe ayrılmazlardı.

Saad Hazretleri’nin davetinde şöyle buyurmuşlardı:

“Sofranızda oruçlar iftar etti. Cennetlik yemeğinizi yedi ve melekler size dua ettiler!”

Amr isimli biri, Kâinatın Efendisine süt içirdi ve duasını aldı:

“Allahım; ona devamlı gençlik ve canlılık ver!”

Amr seksenine vardı ve sakalında tek tel beyaz kıl görülmedi.

(İman ve İslâm Atlası, 505)

Devamı iıin tıklayın
Ağız
Necip Fazıl Kısakürek

Bence canlı mahlûkatların en korkunç uzuvları ağızlarıdır. Sade insanda ve hayvanda değil, cematta, nebatta, herşeyde… Tozun, toprağın bile ağızları var… Kitapları ve ölüleri yiyen nedir ki? Güneşe açılmış bir yaprağın keyifli keyifli ağız şıpırtısını duyar gibiyim… İş, hayvan ve insana gelince de yalnız ağız çıkıyor karşıma… Balık ağzı, yılan ağzı, köpek ağzı ve en müthişi insan ağzı… Gövdesinin yarı boyunca, timsah ağzını düşünün! Vücudunun öte tarafı, bu imparator uzvun hizmet ve emrinde vezir, vüzera takımından…

Ya insandaki?

Ağız, insanda, din büyüklerinin “nefs” ismini verdikleri o zalim benlik ejderhasına ait tuğra âlet… Dünya’da her belâ onun yuttuğu lokmalarla, kustuğu kelimelerden gelir. Bu yüzdendir ki, İlâhi kemâl ve marifet yolunda katlanılacak rejimin başı, ağzı kenetlemektir.

“- Az ye ve az konuş!”

İkisi de ağızı kelepçeleme işi…

Ağız öyle bir çukur ki, insan suratında, biraz evvel adını verdiğimiz canavarın kafes arkasından baktığı ve her ân fırlayıp ortalığı talan etmekten başka bir şey düşünmediği karanlık delik… Ne yemekle doyar, ne söylemekle bitirir. Başka nefslerin delikteki nümayişlerini gördükçe de kızar, köpürür, kudurur; bir türlü “O da benim yaptığımı yapıyor!” diyemez. Yerken, nebat ve hayvan, kıyamayacağı can olmadığı gibi, söylerken de kanına girmeyeceği hakikat yoktur.

Politikacı ağzı, avukat ağzı, Yahudi ağzı, işportacı ağzı, komünist ağzı, devrimbaz ağzı, vesaire, vesaire…

Bir ecdad sözü: “Dilin kemiği yoktur!”… Yani kıvrılamayacağı, bükülemeyeceği yön yoktur. Ne mutlu, dilini kemikleştirmiş, tek yönde ibreleştirmiş ve kılıf içinde hapsedip, süresiz mahkûmlar gibi ancak belirli ve gerekli yerlerde ve zamanlarda meydana çıkmasına izin vermiş bahtiyarlara!..

Zamanın ağzı Ehramları bile yalaya yalaya törpüler ve bitirirken yamyamvârî hakikati yiyip midelerine indirenlerde ne müthiş bir hikmet tecelli ediyor!

Allahın, Kur’ânında “ hayvandan aşağı” diye vasıflardırdığı insan çeşidi… (19 Eylül 1978, Çerçeve 6, 200. Sayfa)

Devamı iıin tıklayın
Derdimize bak! Ne yiyelim ne yemeyelim, diyetisyenlere mi uyalım?..
Ekrem Yılmaz

Sağlıklı yaşamak gaye edilmeden bile haram ve helâle dikkat ederek Sünnete uygun beslenmek sağlıklı olmaya götürür insanı…

 

Onun için:

Allah’ın haram ettiği hiçbir şeyi yemeyelim. Ne mi yiyelim? Buna verilecek cevap çoktur. Çok şey söylenmiş, bildirilmiştir değişik kaynaklardan. Fakat burada da cevabın en başına şu konulmalıdır ki, yediğimiz her şey öncelikle helâl olsun. Helâl ile beslenen bir bünyeye sahip olmak maddî manevî her şeyin başıdır. Açılımı çok geniş ve ehlinin tavsiyelerinden öğreniyoruz. İmkân dahilinde birkaç madde sıralayalım yazımız içinde... Bunun yanında ne yiyip ne yememeliyizin cevabından sonra yeme içme usulü geliyor. Nasıl yemeliyiz ki sağlıklı olalım. Bu konuya da değinelim birkaç madde halinde…

Evvela, haramlardan haram olduğu için kaçınılacak. Elbette onların insan sağlığına ve ahlâkına olumsuz tesirleri vardır. Bunlardan haram olduğu için kaçınan, zararlarından da beri olur. Amma onlardan sadece zararlarından beri olmak için kaçınılmaz. İçki, alkol veya türevleri haramdır. Bunlardan beri olmak isteyen ve zararlarını bilip korunmak isteyen de bunlara uzak durur. Lâkin burada bir inceliği belirtmek yerinde olur. Bir Müslüman nasıl namazı bir eksersiz olarak değil de ibadet olduğu ve Allaha kulluk için emir olduğundan kılar ve yine de dolayısı ile hareketlerinden vücut faydalar sağlar ise, haram olan bir şeyi de emir olduğu için yemez ve böylece akabinde zararlarından uzaklaşılır. Yani ben içmiyorum ama, haram olduğu için değil, zararlı olduğu için içmiyorum derse, bu bir Müslüman için çok tehlikeli ve imânî bir mesele olur. Müslümanda ölçü her daim emir ve ibadet olduğu için yapılmak ve haram olduğu için kaçınılmak esastır. Emir ve yasakların faydası onu işleyene zaten ulaşacaktır.

 

Şimdi gelelim yenecek şeylere ve yeme içmedeki usullere:

Evvelâ yemeye Besmele ile başlanmalı… Helâlinden yerken usûl bu, yoksa haram edilmiş bir şeyi yerken çekilen Besmele Allah muhafaza dinden çıkarır. Ve mümkün ise tuzla başlanmalı ve değilse içinde tuz bulunanlar düşünülerek ve o niyet edilerek olmalı. Her bir emrin niçinini araştırmaya gerek yok, fakat şunu söyleyip geçelim ki her yapılması tavsiye edilen şeyin illâ hikmetini araştırmaya gerek olmadığını vurgulamış olalım. Yani yine Sünnet diye yapılacak, muhakkak faydası vardır ama işleyen hikmetini bilmek zorunda olmayacak. Tuzla başlamanın ve bitirmenin vücuda ve sindirime o kadar faydası var ki, tuzun salgılanmasına vesile olduğu enzimlerin faydalarını teknik olarak diyetisyenlere ve tıp ehline bırakıyoruz. Normalde hep sağ elle yenecek, ancak karpuz ve kavun ile ekmek yendiği zaman karpuz sağ elle, ekmek sol elle yenecek. Yine şimdilik sebebi ve hikmetini bilmiyoruz, ama Sünnet bu… Süt, hurma, et, mevsiminde yetişen meyve ve sebzeler tavsiye edilmiş. Sirkenin sofrada bulunması, ne güzel bir katık olduğu bildirilmiş. Helâl olan her şeyin genel olarak kararınca tüketilmesinde bir mahsurun olmadığı apaçık ortada… Ve doyunca hamdedilecek.

Haram olan, bozulmuş, kokmuş, kurtlanmış yiyeceklerden de uzak durulacak. Yiyecek ve içecek hususunda ilmihal kitaplarımızda şu belirtiliyor: Haramlar belli, haram olarak sayılmayanlar da usûl olarak helâldir. Yani şu helâl, şu helâl diye sayılmamış; haramlar sayılınca dışında kalanlar helâl olan çerçevedir, denmiştir.

 

Yeme ve içmede usule gelecek olursak: Acıkmadan yemeye oturulmayacak, doymadan kalkılacak. Hele doyduktan sonra yemeye devam etmek helâl rızkı da şüpheliye çevirir. Tabağın önünden yenilecek, ortasından yenmeyecek. Yemek sağ elle yenilecek. Ayakta yiyip içilmeyecek. Suyun bazen de ayakta içilebilecek durumların olduğu bildirilmiştir Sünnette… Su üç yudumda, emilerek içilecek ve suya üflenmeyecek. Çeşme kurnesine ağız dayanıp abanılmayacak. Yani bir tas veya avuç kullanılarak içilecek. Lokmalar iyice çiğnenecek. Sıcak yemekler ağız yakacak haldeyken yenmeyecek. Allah Resulü böyle bir durumda: “Ateş yemekle emrolunmadım” buyurmuştur. Midenin üçte biri yemeğe, üçte biri suya ve kalan üçte biri nefes için boş bırakılacak. İki öğün yenilecek. Oruçta zaten öğün iki oluyor. Oruç tutmazken de uygun olan iki öğündür. Bunu bugün diyetisyenler ilim ve tecrübe ile vardıkları netice olarak tavsiye ediyorlar. Sünnete uygun olarak beslenen birinin ayrıca şu veya bu diyete ihtiyacı kalmaz. Oburluk zaten hoş karşılanmaz, neticesinde diyete gerek duyulmaz. İki öğüne uyan, acıkmadan yemeyen ve yediğinde doymadan kalkanda kilo sorunu mu olur, herhangi bir rahatsızlık ve hastalık mı isabet eder?

 

Bir de üç yerde başın örtülmesi tavsiye edilmiştir: 1. Namazda… 2. Hacet görürken, helâda… 3. Yemek yerken. Neden? Bilmiyoruz. Fakat araştıranların bunların da hikmetini bulacağına inanıyoruz.

Sebep arama işine Asrı Saadetten bir misâl getirelim: Biliyorsunuz Roma Kayzeri Peygamberimize hediye olarak hizmet etmesi için bir tabip gönderiyor. Medine’de çok güzel ağırlanıyor. Misafir ediliyor. Günler haftalar aylar geçiyor ne gelen var ne giden. Yıl geçiyor. Tabip ben hastayım bana bir çare diyen kimse ile karşılaşmayınca Allah Resûlüne durumu arz ediyor:

−Ey Allah’ın Resulü ümmetin hasta mı olmuyor, yoksa bana mı güvenmiyorlar da o yüzden mi gelmiyorlar?

Allah’ın Resulü:

−Size güvensizlikten değil ey tabip. Benim ümmetim hasta olmaz, zira acıkmadan yemez, yediğinde de doymadan kalkar.

İşte sır bu: Emir ve tavsiyelere riayet etmek. Bu kural, ağyarını mâni, efradını camidir. Yani zararlıya set çektirir, faydalıyı cemeder, toplar. Ruh ile ilgili bir kitap okumuştum. Ruh sağlığı ile ilgili… Psikiyatri ile ilgili birçok sunum vardı kitapta… Ruhla ilgili birçok konu tahlil ediliyor. Hastalıklardan bahsediliyor vs. Bir yerinde diyor ki, mutluluk gaye edildiğinde ulaşılamaz. Bir ufuk gibi hep öteye kaçar. Gölge gibi yakalanmaz. Fakat hayatın gerilimine dayanan, sabreden, gerektiği yerde gereğine uygun davranışı sergileyen mutlu olur. Demek isteniyor ki, başa gelene rıza gösteren bu dünyada mutlu olur. Başa gelene sabreden, haline rıza gösterebilir. Burada da ille de sağlıklı olacağım, fit kalacağım, hasta olmayacağım diye uğraş vermek yerine, Yaratılmışların En Hayırlısı Gaye İnsan-Ufuk Peygamber nasıl yaşamış, neler tavsiye etmiş deyip ona göre beslenir ve yaşarsak biz de hiç gaye bile edinmeden sağlıklı bir bünyeye; beden ve ruha sahip olur dünyada rahat ederiz, dolayısı ile de hem dünya ve hem ahiret işlerimizi kolay ve rahatlıkla işleriz.

Allah dostlarından çoğu “yokluk ekmeğini” yemeği tercih etmişler. Mevlâna gibi, İbrahim Ethem gibi, Yunus gibi… Ve bu ekmeğin hiç tükenmediğini de eklemişler. Mevlâna hazretleri mutfağından kokular geldiği zaman, evimiz firavun evine döndü derken, yiyeceğimiz bir şey kalmadı, diye ihtar işittiğinde de şükür Peygamber evine benzedik, dermiş.

 

Velhasıl temiz “rızıkların helâlinden yiyip içmek ve israf etmemek”le emrolunduk.

İnsan olarak gayemiz ne ki, af ve afiyet dilenmekten başka: “Bizim hayatımız ve ölümümüzle bütün ibadetlerimiz âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

Sünnet yaşanmaya değer hayatın şifresidir. Murada ermek için: Şifreler de önümüze serilmiş, insanlığı mutluluğa çağırmakta:“Anneler, babalar çocuklar gelin!”

Davet bütün insanlığa:

“Yığınlar gelin!”

Devamı iıin tıklayın
Su gibi aziz ol
Dergi Editörü

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

 

“Sır” kavramına aşina cins kafaların, en az "zaman" mefhumu kadar meselesidir, su. Nereden gelir, nereye gider, neler anlatır bizlere, bilinmez. Maddesini iki gazın bir araya gelmesiyle açıklayanlara inat, sırrını sadece emin olanlara açar, berraklığın ve temizliğin remzi su. 70 piyade hac sevabını, susuzluktan ölmek üzere olan bir hayvana su verene bağışlayan velî, her bağrı yanana verilmesi emredilen suyun sırrını çözenlerdendi muhakkak...

İkram edene "su gibi aziz ol" duasının edildiği bir kültürün mensubu ve milletinin tefekkür kalesi Kardelen, elinizdeki 127. sayısında sünnete uygun beslenmeyi konu edindi. Üç dört nesildir süre gelen beslenme yönündeki hatalarımız, artan obezite oranları, gıdalar üzerinde oynanan türlü oyunlar konu tercihinde etkili oldu.

Gelen eserlerden ortaya çıkan netice ise şu; evet bir problem var, ama geriye dönülmez bir yerde değiliz, her derdin bir dermanı var, bugünkü halimizin çaresi de dilimize yeni yerleşen kavramla, fabrika ayarlarımıza geri dönmek… Temiz ve helâlinden, bozulmamış gıdalar ile ihtiyacı karşılayacak kadar beslenmek. Yeme içme alışkanlıklarımızı, öğün sayısını, tedavi yöntemlerini Anadolu’ya hâkim kültürün içinden süzüp almak…

Anadolu’yu yeniden imar ve ihya edecek ve bütün insanlığa örneklik teşkil edecek bir seviyeye yükseltecek, beden ve ruh sağlığı yerinde, değerleriyle barışık nesiller en büyük gücümüz. Dost düşman herkes bu gerçeğin farkında.

Milletinin tefekkür mesuliyetine omuzlarına alan Kardelen ve emsalleri, tarihin kırılma noktalarından birinin yaşandığı ve geleceğin dünyasının şekillendirildiği şu anda vazifesini ifa etme şuuruyla doğru bildiklerini söylemeye ve milletine ışık olmaya gayret ediyor.

Vahye dayanmayan, kaynağı vahiy olmayan bütün ideolojiler, fikirler, dünya görüşleri -doğrulukları veya yanlışlıkları bir tarafa- sadece aklı hedef aldılar. Aklı ikna edince, kuru akıl tatmin olunca dünya hâkimiyetleri de sürecek zannettiler… Akıbetleri ortada… Yok olup gittiler… İçlerinden bir tek kapitalizm nefsi muhatap aldı. Doymayacak, tatmin olmayacak nefsin hep mevcuttan daha fazlasını isteyeceğini doğru olarak tespit eden, teorisini ve pratiğini bunun üzerine kuran kapitalizm, bugün dünyaya hükmediyor.

Kapitalist sistem insan vücudunda nefse açılan kapıyı da doğru tespit etti. Sistemini kurarken de devam ettirirken de hep “göz”e hitap etti. Hilkati gereği gözü neyle meşgulse kalbi de oraya meyleden, “gönül gözü” gibi harika bir deyimi icat etmiş ve “oku, eline beline diline hâkim ol, sabret” emirlerine muhatap kültürün mensupları bile sistemin esiri olup çıkıverdi, böylece.

Bugün adına “kapitalizm” dediğimiz; gazetesi, televizyonu, interneti, sosyal medyası, yapay zekâsıyla tamamen göz merkezli; mide, tenasül uzvu ile ayaklara hitap eden vakıanın kaba izahı bizce budur. Hastalığı teşhis, tedavinin ilk ve en önemli adımı…

Gözü ve gönlü hayırda, su gibi aziz, berrak ve temiz bir neslin inşa edeceği gelecekte, zamanında vazifesini icra etmiş olmanın gönül huzuruyla hamd makamında olacak Kardelen’den bütün gönüldaşlara selâmlar…

Üç aylarınızı, Ramazanınızı ve Bayramınızı tebrik ederiz…

Devamı iıin tıklayın
Yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Site Editörü

“Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca

Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi

Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile

Öğretmek için cephe nedir

Kıyam etti

Torunu kucağında

Dönünce bütün gövdesiyle döndü

Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda

Bir bilinebilseydi

Nedir veche..”

Efendimiz’in hayatından kesitler okurken, yaşanan olaylardan daha çok O’nun davranışlarındaki inceliği ve örnekliğini gösteren yerlere dikkat etmeye çalıştığımda, ilk gözüme çarpan davranışı, İsmet Özel’in benim gibi bu işlerin uzağında olan birini bile her okuyuşta hislendiren Naat şiirinde anlattığı gibi konuşurken muhatabına tüm vücudu ile dönerek konuşmasıydı.

“... yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile” Bu harika mısra ile anlatılan Efendimiz’in ümmeti olmanın getirdiği bahtiyarlıklardan başlı başına bir tanesi değil de nedir? Bir çocuğun kuşunun ölmesi üzerine çocukla teselli vermek için şakalaşması, çocuklarını hiç öpmediğini söyleyen bir adama “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” demesi Efendimiz’in sevgisini, muhabbetini, inceliğini gösteren diğer örnekler.

Niyetim Efendimiz’in merhametini öne çıkarmak, bir zamanların suistimal edilen kavramı hoşgörüsünü vurgulamak değil, bilakis Efendimiz’in elinin kılıç tuttuğunu da bilerek, ümmeti olarak bizlerin her ne kadar O’na layık olamasak da haylaz çocuğun en sonunda annesinin eteğine sığınması gibi O’nun şefaatine sığınmaktan başka çaremiz olmadığını ve bu sığınmanın Allah’ın izni ile bizi kurtaracağına inancımın tam olduğunu söylemektir.

Günlük hayat akışı bazen bir şeyin gerçek anlamını atlamamıza neden oluyor, alışkanlıklar gözümüze perde oluyor, tefekkürümüz az olunca olaylar sıradanlaşıyor. Gelin Efendimiz kim, neye iman ediyoruz bu gözle tekrar bakalım.

Allah Tealâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Efendimiz için “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyor. Düşünelim, âlemlere derken bizim gözle veya ilimle erişebildiğimiz, erişemediğimiz, düşünebildiğimiz, düşünemediğimiz âlemlerden bahsediliyor ve ümmeti olduğumuz Efendimiz sadece sana, bana değil tüm bu âlemlere rahmet olarak gönderilmiş. Burada gönderilenin Efendimiz olması yanında gönderenin Âlemlerin Rabbi Allah olduğunu durup düşünmek lâzım. Bunun ne demek olduğunu kelimelere dökmek kolay değil, belki Efendimiz’in Nur dağındaki tefekkürüne mülhem olarak, ışıkların olmadığı bir dağ başında gökyüzüne bakılsa bir şeyler oturur.

Efendimizle ilgili durup düşünmemiz gereken diğer bir konu Kur’ân’ın kendisidir. Efendimiz’e sadece elçi olarak bakmaya çalışan nasipsizlere sorulacak çok basit bir soru var: Kur’ân nedir, âyet nedir, sen onun âyet olduğunu nereden biliyorsun? Ağızdan çıkma yönüyle bakıldığında, Efendimiz’in mübarek fem-i muhsinlerinden sâdır olan bir söz vardır; Efendimiz “bu âyettir” buyurur, o cümle Kur’ân’a dâhil olur; buyurmazsa dâhil olmaz. Kur’ân âyetlerinin “âyet” olduğunu Efendimiz söylüyor. Buna başka bir delil yok, buna iman ediyoruz.

Hadis-i şeriflere gelince, dünyada hadis ilmi kadar ince elenip sık dokunan başka bir ilim yok diyor işin ehilleri. Bugün tarih kitaplarında, ilmî eserlerde geçmişte yaşamış birçok kişiden alıntılar, sözler yer alıyor. Ama sadece Efendimiz’in sözleri için hadis ilmi gibi bir ilim oluşmuş, hangi hadis ne zaman, neye istinaden söylenmiş, aktarım zincirinde kimler var, güvenilirliği nasıl, rivayet farklılıkları var mı, tek tek incelenmiş. Bugün yüz sene önce söylenmiş bir sözün gerçekten söylenip söylenmediğinden tereddüt edilebilir ama bu ilim sayesinde hadislerde tereddüt edilmiyor. Tereddüt olanlar da ilmî olarak açıklanıyor.

Türk milleti Efendimiz’e muhabbeti çok olan bir millet. Bunu yazılan naatlardan görebildiğimiz gibi Efendimiz’in bazı sünnetlerinin hayata tatbik edilmesinde de görüyoruz. Mesela ülke dışında namaz için camilere gidenler çoğu yerde tesbihat olmadığını görüyorlar, ülkemizde ise artık bu bir sistem haline gelmiş. Neden böyle olduğunu iki farklı hadis-i şeriften anlıyoruz. İrfanımız namazlardan sonra Âyetel Kürsü âyetini okumanın fazileti ile ilgili hadis-i şerifi ve “Kim her farz namazın ardından 33 defa Sübhanallah 33 defa Elhamdülillah, 33 defa Allahu Ekber derse ve yüzü tamamlamak için: ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ kulli şey’in kadîr’ derse günahları, deniz köpüğü kadar bile olsa bağışlanır” hadis-i şeriflerini almış namaz sonlarında camilerde bunu okuyoruz. Bu da Efendimiz’e olan muhabbetin bir göstergesidir.

Efendimiz bize her konuda örnek bir insan. Yemek ve sağlık da bu konulardan… Zaman değiştikçe yemek  ve sağlık konusunda birçok farklı akım çıkıyor, biri şeker yemeyin diyor, biri undan uzak durun diyor, diğeri sadece protein diyor ama asırlar öncesinden Efendimiz’in önerisi tüm zamanlar için geçerli oluyor: “İnsanoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır, ona belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Mutlaka yiyecekse üçte biri yemek, üçte biri su, üçte biri nefes için olsun.”

Böyle bir rehberimizin olması Allah’ın bizlere bir lütfu. Allah Habibine lâyık olmayı bizlere kolaylaştırıversin, bizleri ve göçmüşlerimizi, bundan sonra gelecek nesillerimizi Efendimiz’in şefaatine erdirsin.

Devamı iıin tıklayın

Acıyorum

Tatlısından tuzlusuna, yiyeceğinden içeceğine türlü türlü şeylere özendirilen ve market dışı-ambalajsız beslenmenin neredeyse imkânsız hale geldiği bir dünyada, “SÜNNETE UYGUN BESLENME” konusunu ele almakla çok mu hayâlperest oluyoruz?

Peki hayâli bile cihana değmez mi?

 

Devamı iıin tıklayın
Kardelenden Haberler
Kardelen Dergisi

 

-FİKRET AMCAMIZ VEFAT ETTİ

-REKTÖR KAPLANCIKLI’YA ZİYARET

-48. TOPLANTI

-10. KİTAP

-Dergimizin editörü Kadir BAYRAK, ameliyat geçirdi.

-Kardelen Dergisi NSosyal hesabı açıldı. 

-48. TOPLANTI BAŞKANI KADİR BAYRAK’IN KONUŞMASI

-Kardelen’in 48. Toplantısında Ali ERDAL’ın konuşması

 

Devamı iıin tıklayın
Gelecek sayı konusu
Kardelen Dergisi

Gelecek sayı konusu, 23.02.2026 tarihinde sitemizden (kardelendergisi.com) ilân edilecek.

Eser gönderecekler; sitemizden gelecek sayı konusunu, kalem erbabına mesajı ve düşünen adama hitabı okumalı.

● Eserler, 16-31.03.2026 tarihleri arasında “KARDELEN’DE YAYINLANMASI TALEBİYLE”, Word dosyası olarak, (kardelen@kardelendergisi.com)  adresine gönderilmeli.

●Bu tarihler dışında ve başka adreslere gönderilenler dikkate alınmayacak.

●Başta inceltme işaretleri olmak üzere imlâ kaidelerine dikkat edilmeli.

●Şiir, uzunsa (1), kısa ise en fazla (3) eser; nesir (1) eser gönderilebilir.

●İlk eseri yayınlananların, daha sonraki eserini göndermeden önce abone olarak, KARDELEN'E DESTEK OLMALARI BEKLENİR. Kardelen, ilk sayıdan beri sadece “FİKRİN DEĞERİNİ BİLENLERE” istinat etmektedir.

Lütfen Word programının imkânlarına göre metinlerinizi hazırlayın. Düzenleme işini elle yapmayın. Elle düzenlenenler, dergiye aktarılırken vakit alıyor.

Gönüldaşlar...

Bildiğiniz gibi imza, bir kişinin adını ve soyadını el yazısı ile yazması ile ortaya çıkan şahsiyetinizi taşıyan şekildir. Şahsiyetinizin damgasıdır. Eğer eserinize bu şekilde imzanızı atmayı düşünüyorsanız, adınızı ve soyadınızı (mahlâs da olabilir) yazıp gönderiniz. Yani eserinize imzanızı atınız. Kesik uçla yazmanız, daha estetik olması bakımından tercih edilir.

Devamı iıin tıklayın
Sünnete uygun yeme içme ve beslenme adabı
M. Nihat Malkoç

Bu ahir zaman çağının sakinleri olarak çok zor bir zamanda ve zeminde yaşıyoruz. Neredeyse hiçbir şey, olması gerektiği gibi değil. Tabiattan ve doğal olandan alabildiğine uzaklaştık. Ne yediklerimiz doğal ne de davranışlarımız. Her şey sunî, her şey yapmacık.

Günümüzün en büyük meselelerinden biri de yanlış beslenmedir. Bu zamanda sağlıklı beslenme ne mümkün, hak getire. Doğru beslenme bir yana, öğün savuşturuyoruz. Ne bulursak onu yiyoruz. Yeme içme konusunda ilkelerimiz (ölçütlerimiz) yok gibi. Oysa insanın sağlıklı yaşaması için doğru zamanda, doğru miktarlarda ve doğru besinlerle beslenmesi şarttır. Yemek içmek, lezzet peşinde koşarak nefsimizi semirtmek için yapılan bir eylem değildir.

Müslümanlar olarak her konuda olduğu gibi beslenme hususunda da Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e uymak durumundayız. Bir başka söyleyişle sünnete uygun beslenmeliyiz. Peki sünnete uygun beslenme nedir? Resulullah Efendimiz nasıl beslenirdi?

Peygamber Efendimiz her şeyden evvel helâl kazanır, helâlle beslenirdi. Şüpheli şeylerden daima sakınırdı. Allah'ın helâl kıldıklarını yer, haramlardan uzak dururdu.

Hz. Muhammed (sav) az yer, az konuşur ve az uyurdu. Bu hususlarda ifrat ve tefritten sakınırdı. Onun şu hadis-i şerifi bunun özeti hükmündedir: "Ümmetim hakkında korktuğum şeylerin en korkuncu (tehlikelisi) şunlardır: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, (maddi ve manevî) tembellik ve yakîn (iman) zayıflığıdır." (Suyuti, Fethu'l-Kebir, 1/58)

Yeme içme konusunda daima orta yolu tutmak gerekir. Zira Peygamber Efendimizin sofrası her zaman sadeydi ve israftan uzaktı. Evinde ne varsa onu yerdi. O, “Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktadır.” der, yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. Yine oturarak yemek yer ve yaslanmaksızın yemeyi tavsiye ederdi. O daima sağ elle ve de önünden yerdi. Yemeğin sıcak yenilmemesini ve yemeğe üflenmemesini isterdi. Sofradakilerin önünden yemesini isterdi. O, helâl olan her şeyi yer, beğenmezlik etmezdi. Bütün bu ölçütlere baktığımızda en güzel ve en doğru beslenmenin sünnete uygun beslenme olduğunu görürüz. Buna riayet edenler hem sevap kazanır hem de sağlıklı yaşar.

Peygamberimiz iyice acıkmadan yemez, sofradan tam doymadan kalkardı. Yemeği ailece ve toplu olarak yemenin bereketi artıracağını söylerdi. Yine o, yemeği yavaş yer; suyu üç nefeste içerdi. O, yemek için yaşamaz; yaşamak için gerektiği kadar yerdi.

İnsanoğlu ne yazık ki yemeye içmeye pek meyillidir. Her şeyin en iyisini yer, bir türlü doymak bilmez. İsrafa düşmekten sakınmaz. Peygamber Efendimiz bununla ilgili bizleri şöyle uyarmıştır: "Kişinin her iştahını çekeni yemesi israf olarak yeter." (İbn Mace, Et'ime, 51)

Sünnete uygun hareket etmek için yemek adabına mutlaka uymalıyız. Yemeğe başlarken besmele çekmek yemeğin bereketi için gereklidir. Yemek bittikten sonra kabı iyice temizlemek de İslâmî ve insanî bir edeptir. Yemek işi bittikten sonra da o rızkı bize bahşeden Rabbimize şükretmeliyiz. Ondan evveli ve önemlisi de helâl rızıklarla beslenmeliyiz. Allah'ın haram kıldığı gıdaları yememeliyiz. Kazancımız her zaman helâl olmalıdır.

Bizler dünyaya yeme içme, gününü gün etme maksadıyla gönderilmedik. Allah'a iyi bir kul, Peygamberimize iyi bir ümmet olmak için geldik dünyaya. Hayatımızı sünnet üzere yaşarsak oburluktan sakınır, yemeyi bir amaç değil, yaşamak için bir araç olarak görürüz. Peygamberimizin sadık dostları sahabelere baktığımızda onların sünnete uygun yiyip içtiklerini, çok yemekten sakındıklarını görürüz. Dört halifenin ikincisi olan Hz. Ömer "Çok yeme içmeden sakının! Zira o, bünyenizi hastalandırır, korkaklığı artırır ve ibadetlerinizde tembelleştirir." (Aclunî, Keşfü'l-Hafa, 1/279) diyerek Müslümanları uyarmıştır.

Bu çağın şuursuz insanları her konuda olduğu gibi beslenme konusunda da dinden ve onun müşahhas örneği olan Peygamberimizden uzak bir hayat yaşamaktadırlar. Biz Müslümanlar yeme içmelerimizde “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez." (A’raf 7/31) âyetinin koyduğu ölçüye riayet etmeliyiz. En önemlisi de yedirenin ve içirenin Allah olduğunu unutmamalıyız. Allah'a şükretmeliyiz.

Devamı iıin tıklayın
Telaş yok
Zaimoğlu

Allahtan razı olanda telaştan eser olmaz. Ondan gelen her şey baş tacıdır. Kuldur, emredileni yapar, gerisini sahibine bırakır. O sefer eder, onunla emredilmiştir; zafer Allah’ın ve Allahtan... Azmeder, gayret eder amma didinmez, telaş etmez. Tevekkül... Nedir tevekkül? Ona havale etmek ve Ona güvenmek. O lütfeder. Hak edene hak ettiğini verir. Çalışanın emeğini zayi etmez; kula göre o an arzu edilen olmamış olsa bile... Zira biz hayr zannederiz şerdir, şer zannederiz hayırdır. Ve emredileni yapma yolunda istikrarla devam edilmelidir: "İstikamet kerametten üstündür." buyuruluyor. İstikamet nedir? O da emredileni yapmaktır. Gerisi Ona ait... Ve tevekkül de bu...

Peygamberlerin hiçbirinde hiçbir telaş emaresi görüyor muyuz? Hayır. Çünkü onlarda tevekkül tamdır. Allaha itimat, güven sonsuz. Lut Aleyhisselâmın kavminden ayrılırken arkasına bakmadanki telaşsız hallerini hayal edebiliyor muyuz: Arkaya bakmamakla emredilmişlerdi. Ve sükunetle ayrıldılar, arkalarına dönüp bakmadılar ve kavimleri helâk oldu. Şu hale bak, nasıl bir durumdalar ve hiç telaş eseri yok. Emre itaat bu: "İşittik ve itaat ettik."

Sabır ile de emredildik. Neden? Çünkü burada imtihandayız. Başa gelen imtihanımızdır. Sabredememek itaatsizliğe ve isyana götürür. Bu da rızasızlık olur. Allaha sığınırız.

Ondan razıyız ve her halimizde Ona hamd üzereyiz. Elhamdülillah alâ külli hâl...

Biz Rabb olarak Allahtan, din olarak İslâmdan, Nebi ve Resul olarak da Sevgilisi M..... Aleyhisselâmdan razıyız. Ebeden...

Devamı iıin tıklayın
Müslüman; fâcir, fâsık ve bozgunculara yardım ve yataklık yapar mı?
Halis Arlıoğlu

Günümüzde ideolojiler maalesef dinin önüne geçmiş durumdadır. Bunun örnekleri ve tarihi belgeleri o kadar çok ki insan nereden başlayacağını, bu elim olayı nasıl anlatacağını bilmekte zorlanıyor. Yaklaşık yüzyıldan beri bu milletin tarihine, kültürüne, inançlarına, millî ve manevî değerlerine özellikle Müslümanların özel yaşantılarına mücadele ve savaş açan bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir. İşte insanın beynini zonklatan, yüreğini yakan olayların başında gelen hadise yazının başlığıdır. Konuyu uzatmadan en acı, en taze ve yakıcı örneklerden birkaç tanesini buraya almak istiyorum. 

1. 1942’de Matbuat Umum Müdürlüğünce İstanbul gazetelerine gönderilen tebliğde şöyle denilmektedir; “Gazetelerinizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahisle yazı, mütalaa, ima ve temsillere rastlanmıştır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî gerek temsilî gerek mütalaa kabilinden yazılacak yazılardan tevakki edilmesi (sakınılması) ve başlanmış bu tefrikaların en çok on gün zarfında nihayetlendirilmesi gerekmektedir. Aksi halde ilgili basınlar sürekli kapatılıp, yazanlar için cezaî müeyyideler uygulanacaktır. Çünkü biz ülke çapında ima ile olsa bile bir fideliğin (dinî gençliğin) yetiştirilmesine taraftar değiliz.” (Türkiye Cumhuriyeti Başvekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü İç Matbuat Dairesi, 17 Mayıs 1942, sayı:658, imza vekil adına: Vedat Nedim TÖR) Ayrıntılar Burhan Bozdağ’ın “İşte Zulmün Belgesi” isimli kitabında mevcuttur.) 

Buna benzer onbinlerce yazılı belgelere, kavlî ve fiilî hakaretlere, tahkir ve aşağılanmalara rağmen sözde bir Müslüman veya Müslüman geçinenler böyle bir siyasî yapıya, ideoloji sahiplerine nasıl destek verme gaflet ve dalaletinde bulunabilir?.. Bir fâsık ve fâcire, bozguncuya yardım ve yataklı yapmak küfre ve zulme destek vermek, ortak olmak değil midir? Teknolojinin geliştiği dönemde herkesin evinde televizyonu, cebinde akıllı telefonu olduğu halde inançlarına ve kutsal değerlerine yapılan bu aşağılık hakaretleri görmedim, duymadım, bilmiyorum diyenler Nasreddin Hoca’nın karakaçanından dûn ve daha aşağı durumdadır. Bilerek destekleyenler için onlara Türk lügâtinde isim bulmak zordur. 

2. Ayasofya camii açıldığında onu boykot edenler “biz iktidara gelirsek sade Ayasofya’yı değil Sultan Ahmet camisini de kilise ve müze yapacağız… 

Müslümanın bir özelliği de olayları takip edip kimin dost kimin düşman olduğunu bilmek, feraset ve basiret sahibi olmaktır. Bu özellikten yoksun olan insanlar İslâm’ı anlamamış veya onu bir nostalji, aksesuar olarak görenlerdir. Ülkemizde gün geçmiyor ki Allah’a, Peygambere, dinimize hakaret edilmesin. Yaklaşık bir ay kadar evvel Leman dergisi adında bir paçavra Peygamberimize (sav) en ağır, en rezil, en aşağılık hakaretlerde bulundu. Peki, bunu yapanlara sahip çıkan kimlerdir? İşte şahsî kin ve siyasî ihtirasları sebebiyle mensup olduğu partiyi, liderlerini bırakıp karşı siyasî yapının kapılarında yal bekleyenler gibi... Yine yakın geçmişte İzmir’in minarelerinde komünist “çav bella” marşını alkışlayanlara ve onlara sahip çıkanlara destek verenler de sözde muhafazakâr olan şuursuz kitlelerdir. 

Örnekler o kadar çok ki bunları sıralamak bir yazının hacmini aşabilir. Ayrıca acısı hâlâ taze olan onbinlerce evladımızın eğitim haklarını engelleyen, onların panzerler ve polis coplarından geçirildiği, katsayı, kamusal alan ve ikna odaları vahşetinden, barbarlığından söz etmeyi gereksiz görüyorum. Bir toplum maruz kaldığı zulüm ve haksızlıkları unutur, buna rağmen zalime, fâsığa, facire ve bozguncuya destek verme hıyanetinde bulunursa o toplumun başına felâketler yağmur gibi yağmaya devam eder. Bu konuda merhum M. Akif’in çarpıcı ve hikmet dolu ifadelerinden şu satırları hatırlatmak istiyorum: 

“Ne çâre! İbrete hâlâ heveslidir çoğumuz;

Yetişmemiş gibi dünyaya ibret olduğumuz!” 

Kutsallarına tepki göstermeyen, bunu bir zul ve hakaret olarak görmeyen, İslâmî onuruna, haysiyetine yapılanları saldırı ve tecavüz olarak düşünmeyenler o kutsalların üstünde paçavra gibi tepinme zilletinde bulunanlardır. 

Anlatılan özelliklerden yoksun olan sözde Müslümanları yine merhum M. Akif şöyle niteliyor: 

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde...

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefâ yok ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;

Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr.

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:

Ne din kalmış, ne îman, din harâb, îman türâb olmuş!

Mefahir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl...

Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!

Devamı iıin tıklayın
Bozkırın mütevazı ağacı: İğde
Remzi Kokargül

İğde çiçek açmış dallar götürmez

Dağlar diken olmuş kervan oturmaz

Benim bağrım yufka sitem götürmez

Ahmet Gazi Ayhan

 

Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesine gidenler bilir… Hastaneye giden yolun bir tarafında iğde ağaçları, binaların önünde öylece sıralanmışlar. Pencereden bakıp saydım; on üç, on dört tane… Dizi dizi iğde ağaçları. Gerçi hastane bahçeleri ne kadar çiçek ve ağaçlarla süslense de hastanelerin her hâli hüzünlüdür. Bu yüzden hastanelere gelenler; kimi hastalığından, kimi ziyaret maksadıyla, kimi de burada mesleği icabı bulunmak zorundadır. Ancak yine de hastanelerde hareketlilik her zaman bütün hızıyla devam eder. 

Mesleğim gereği iğde konusunda bir hayli çalıştım. İğde ile ilgili araştırmalar yaptım, bilimsel makaleler yazdım. “Sultanî İğde” ismiyle bir iğde çeşidini millî çeşit listesine kazandırmak nasip oldu. Bu yüzden iğdelere ayrıca bir ilgim var ve hastaneye her yolum düştüğünde, mevsimine göre iğdeleri izlerim. 

Kışın kar yağdığı zamanlar, bembeyaz bir kürk gibi karın sardığı iğde ağaçlarının seyrine doyum olmaz. Mayıs ve Haziran aylarında ise iğdeler çiçek açar. Yol boyunca her yeri iğde kokusu sarar. Öyle sanıyorum ki hiçbir meyvenin çiçeği böylesine mucizevî kokmamıştır. İğdenin yaprakları yeşil zümrüdü andırır; üzerinde şafak güneşi varmışçasına pırıl pırıl parlar. İğde yapraklarındaki yeşil renk ise gözleri ve bedeni dinlendiren, insanı sakinleştirici bir tesire sahiptir.

Misafirleri çoktur iğdelerin… Kuşlar, arılar, böcekler, yağmur, kar; hepsi iğdenin misafirleridir. Ağaçların dallarında yaz kış serçelerin şakımaları sürer. Gölgelerinden gelip geçen yolcular ve çocuklar dallardan sarkan meyvelerinden yerken kuşlar da ağacın dibine düşen meyveleri yerler. Böylece bu ağaçlardan birçok canlı faydalanır. Kentlerde yaşayan insanlar ne yazık ki ağaçları pek tanımıyor. Ardıç, gürgen, kayın, sakız ağacını geçin; meyvelerini yedikleri elmayı, vişneyi, cevizi, kiraz ağacını bile tanımıyor, ayırt edemiyorlar. Ağaçları ancak parklarda, piknik alanlarına gittiklerinde görebiliyorlar. Bu yüzden çocuklarımızı doğaya götürmek; bir ormana, bir kiraz bahçesine, bir çiftliğe götürmek önemlidir. 

İğde, ülkemizin her bölgesinde yetişse de daha çok bir bozkır ağacıdır. İç Anadolu Bölgesi’nin uçsuz bucaksız sarı manzarası içinde, bir dere boyu yahut tarla kıyısı veya uzayıp giden yol boyunca kimi zaman gölgesini, kimi zaman meyvesini sunar insanlara. Baharda sarı renkte salkımlar hâlinde açan çiçekleri doğaldır, çok güzel kokarlar. Şair Sadık Dağdeviren, iğde şiirinde iğdenin güzel kokusundan dem vurmaktadır: 

Cemrelerin ardından, uyanırken tabiat

Rengârenk çiçeklenir, her tarafta nebatat

Mevsimin güzelini, sunuyorken kâinat

Mehtaplı bir gecede, balkonuma çıkınca

Ne güzel kokar her yer, iğde çiçek açınca… 

İğde ağacı; geniş kök yapısı ve toprağı onarmasından dolayı erozyon ile mücadelede de kullanılır. Bu sebepten iğde bozkırlıdır; bozkır ile var olan bir ağaçtır. Bozkırda seyahat edenler bilir; bozkırda her daim bir serap havası vardır. Uçsuz bucaksız sarı bozkır manzarası içinde iğde ağaçları uzaktan bir serap gibi görünürler. Bu görünüm bazen bir ışık oyunu, bazen de bir rüya gibi gelir. 

Sonbahar ile birlikte havalar soğur. Soğuk algınlığına bağlı olarak nezle ve grip gibi hastalıklarla mücadele edebilmek için vücudun direncinin artırılması, sağlıklı beslenmenin en önemli temelidir. Bu sebeple sağlıklı yiyeceklerin yenilmesi çok önemlidir. 

Sonsuz şefkat sahibi Rabbimiz bizler için her mevsime uygun meyve ve sebzeleri insanların yararlanması için yaratmıştır. Ne kadar Rabbimize şükretsek azdır.

Devamı iıin tıklayın
Hadiseler bakış
Gözlemci

-ASGARÎ ÜCRET TARTIŞMALARINA SON

-GELECEĞİ GÖRMEK BASİRETİ

-MADURO, MADARA…

-CİNAYETTEN BETER

-İTHAMLARA CEVAP VERMELİ

-HABERİMİZ YOK

 

 

Devamı iıin tıklayın
Gözyaşının düşündürdükleri
Cahit Ay

Gözyaşının düşündürdüklerine başlamadan, Allah lafzındaki sırlardan birini hatırlayalım.

Allah lafzı, O’nun bütün güzel isimlerinin manâ ve özelliklerini kendisinde toplayan, sadece O’na mahsus bir özel isim… Sırlarından birinin şu olduğunu büyükler bildirmiş:

Allah isminin başındaki “elif” harfi kaldırılsa, “lillah” kalır, “Allah için” demektir ve aynı anlam korunur. Birinci “lâm” harfi kaldırılsa, “lehû” kalır, “O’nun için/Allah için” demektir ve anlam yine korunur. İkinci “lâm” harfi kaldırılsa, “hû” kalır, aslı “hüve”dir, “O” demektir ve Allah’a işaret eder.

Nefes alıp verirken bilmeden çıkardığımız “h” sesi ile Allah, meğer bilen bilmeyen, inanan inanmayan herkese adını zikrettiriyormuş!...

Gözyaşı hakkında basit bir internet aramasıyla elde edilebilecek bilgiler:

“Gözyaşı, gözlerin yüzeyini koruyan, nemli kalmasını sağlayan ve sürekli üretilen bir sıvıdır. Üç tür gözyaşı vardır.

Hüzün, sevinç gibi duygusal durumlar gözyaşı üretimini arttırır; buna Duygusal Gözyaşı denir. Tahriş edici maddeler (soğan doğramak), yabancı cisimler (toz, rüzgâr) gözyaşı üretimini arttırır; buna Refleks Gözyaşı denir. Gözlerin her zaman nemli olması gerektiğinden gözyaşı bezleri sürekli olarak temel bir gözyaşı üretir; buna Basal Gözyaşı denir. (kaynak: venividigoz.com)”

Duygusal gözyaşı döküyoruz. İyileşince, çok istediğimiz bir şeyi alınca, sınavı geçince, kavuşunca, hattâ maç kazanınca… Bu, “Hak etmediğim halde verdin / Hak etmek için elimden geleni yaptım ve verdin; aslında mutlak manâda ben hiçbir şeyi hak edemezdim. ACİZİM.” hissinin bilerek yahut bilmeyerek İKRARI mı?

Duygusal gözyaşı döküyoruz. Hastalanınca, alamayınca, sınavı geçemeyince, hattâ maç kaybedince… Bu, “benim başıma geleni düzeltmeye, değiştirmeye kudretim yok, ancak Sen lütfedebilirsin. ACİZİM.” hissinin İKRARI mı?

Kahkahalarla çok gülünce gözümüzden yaş geliyor… Bu, Peygamber’in bildirmesiyle gariplik ve yolculuk yeri olan dünya için “ne diye geldiğini unutma, bu gafletin sonu hüsran olur, hiçbir şey senin elinde değil. ACİZSİN”in İHTARI mı?

Refleks gözyaşı, “gözünü uçuşan bir kimyasaldan, tozdan, dumandan bile koruyamayacak haldesin, hiçbir şey senin elinde değil. ACİZSİN”in İHTARI mı?

Ve nihayet Basal gözyaşı, yani her an gözlerimizde üretilen yaş, Allah’ın her nefeste adını zikrettirmesi gibi, her an için bize acziyetimizi mi zikrettiriyor?..

Devamı iıin tıklayın
Beslenmede sünnet ölçüsü
Yaşar Akyay

İnsanları kulluk için yaratan, imtihan için dünyaya gönderen yüce Rabbimiz, vermiş olduğu akıl nimetiyle onu diğer varlıklardan üstün kılmış ve gönderdiği hayat modeli olan kutsal kitaplar ve rol-model olarak görevlendirilen peygamberler vasıtasıyla onlara varlıkların en şereflisi olabilme yolunu göstermiştir.

Hayat modelimiz olan Kur’ân-ı Kerimde: “Allah'ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır,” (Ahzab, 33/21) buyrulduğu gibi, Peygamber Efendimiz yeme-içme de dâhil hayatımızın her alanı için en güzel bir rol-modeldir. Eğer bir kimse hayatını Resulullahın örnek hayatı ile anlamlandırabilirse bütün hayatı ibadet niteliği kazanabilir.

Bu nedenle müslüman, meşru olan yemeyi-içmeyi bir türlü ibadet gibi görüp, nimetleri veren Allah’a şükretmeli, yiyip-içtiklerinin yapacağı ibadetlere, çalışmalarına ve düşündüklerine etki edeceğini bilerek yiyip-içmelidir. Sadece midesini ve şehvetini düşünüp, başka gaye gütmemek, iştah ve arzularının kölesi olmak olgun bir müslümana yaraşmaz.

Atalarımızın dediği gibi, yemek için yaşamayıp, yaşamak için yemeliyiz. Ayrıca canımızın her çektiğini yiyip-içmenin israf olduğunu (İbn-i Mace, Et’ıme, 51) bilip, temel beslenme dışındaki canının istediği şeyleri yiyip-içmeyerek, İstanbul’da halen ibadete açık olan “sanki yedim camiini” yaptıran zatın bu konudaki hassasiyetini ve hayırseverliğini unutmamalıyız.

Sağlıklı yaşam insanın yedikleri, içtikleri ve giydikleri ile doğrudan alakalıdır. Beslenmede yenilen gıdaların helâl ve temiz olması kadar (Bakara, 2/168; Maide, 5/88), niçin ve nasıl yenildiği de önemlidir. Bu nedenle Peygamber Efendimizin sünnetine uygun olan beslenme tarzının neler olduğunu bir parça anlamaya çalışalım.

Yemeğe başlamadan önce ellerimizi yıkayıp (Tırmizî, Et’ıme, 39) yemeğe besmeleyle başlayıp, sağ elimizle ve önümüzden yemeli, (Buhari, Et’ıme, 2,3) yemeğe önce büyükler başlamalı (Müslim, Eşribe, 102), acıkmadan sofraya oturmayıp, doymadan kalkmalıdır. (Halebi, III, 299)

Midemizi üçe ayırıp, üçte birini yemekle, üçte birini su ile, üçte birini hava ile doldurmalı, yani üçte birini boş bırakmalı, (Tırmizî, Zühd, 47) lokmalarımızı çiğnemeden yutmayıp, ağzımız dolu iken konuşmamalı, yemeği sıcakken yemeyip, yemeğe üflememeli, yemeğin bereketinin nerede olduğu bilinemeyeceğinden tabakta yemek bırakmamalıdır. (Müslim, Eşribe, 36)

Bir kişi, arzu etmediği yemeği yemeyip, arzu ettiği yemeği yemeli, ama yemekte kusur aramamalı, (Buhari, Menakıp, 23) yemeğin sonunda “Bizi yedirip, içiren ve müslüman kılan Allah’a hamdolsun” (Ebu Davud, Et’ıme, 52) diyerek Allaha şükretmeli, yemek ikram edene meleklerin dua ettiği gibi, (Ebu Davud, Et’ıme, 54) aynı şekilde biz de dua ederek yemek ikram eden o kişiyi manen mükafatlandırmalıyız. (Ebu Davud, 30)

Yemeğin suyunu fazla koyup, komşulara da ikram etmeli, (Tırmizî, Et’ıme, 30) yemeğin en kötüsünün fakirlerin çağrılmadığı yemek olduğunu, (Buhari, Nikah, 73) dualarımızın ve ibadetlerimizin makbul olması için yediğimiz, içtiğimiz ve giydiğimiz helâl olması gerektiğini, haram yiyeceklerin ve içeceklerin bulunduğu sofraya oturmayıp, (Tırmizî, Edeb, 43) altın ve gümüş kaptan yememeli, (Buhari, Et’ıme, 29) toplum içerisine çıkacak isek, soğan, sarımsak ve pırasa gibi kokusu başkalarını rahatsız edecek yiyeceklerden uzak durmalıyız. (Müslim, Mesacid, 72)

Su içtiğimiz zaman ise, içi görülmeyen kaplardan su içilmemeli, (Buhari, Eşribe, 23) besmele ile ve üç nefeste içilmeli, sonunda elhamdülillah denilmeli, (Buhari, Eşribe, 26) su içilen kaba üflenmemeli, (Tırmizî, Eşribe, 15) mümkün mertebe oturarak içilmeli (Müslim, Eşribe, 113) ve yapılan ikrama sağdan başlamalıdır. (Buhari, Eşribe, 19)

Mukavkıs, Peygamberimizin İslâmı tebliğ amacıyla kendisine gönderdiği mektubuna karşılık olarak ona hediyeler ve bir de doktor gönderir. Bir buçuk sene Medine’de kalan doktora hiç kimse gelmez. Bir gün doktor Resullahın (asm) huzuruna çıkıp: “Ya Muhammed, ben bir buçuk yıldır buradayım. Efendim beni sizin hastalarınızı tedavi etmem için gönderdi. Ama bugüne kadar hiç kimse ‘ben hastayım diyerek bana gelmedi…’ doğrusu ben de sizin aranızda hasta göremiyorum. Eğer müsaade ederseniz ben memleketime döneyim, çünkü benim orada çok hastalarım var” deyince,

Peygamberimiz (asm) doktora: “Burada istediğin kadar kalabilirsin. Varlığın bize ağır gelmez. Hasta olmaya gelince ben ve arkadaşlarım hasta olmayız, çünkü biz acıkmadan yemek yemeyiz. Yemek yediğimizde de sofradan doymadan kalkarız ve hacamat yaptırırız,” diyerek cevap verir. (Can Boğazdan Çıkar M. Ali Bulut, Hayat Yayınları, İstanbul, 2012) Yaşanmış olan bu olay, yeme-içme ile ilgili Peygamberimizin sünnetinin insan sağlığı açısından ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir.

Unutmayalım ki, yüce Rabbimizin bizlere rol-model olarak görevlendirdiği kutlu elçinin bu ve benzeri uygulamalarında beden ve ruh sağlığımız ile toplumsal huzur ve güven açısından pek çok faydalar ve hikmetler vardır. Rabbim bizlere her alanda olduğu gibi, beslenme hususunda da Peygamberimizin sünnetine tabi olup, iki cihan saadetine erebilme bahtiyarlığını nasip eylesin.

Devamı iıin tıklayın
Hazret-i Ömer Fârûk
Uğur Utkan

Âlem-i İslâm'ın ikinci halifesi olan Hazret-i Ömer Fârûk (ra), hiçbir şeyden korkmayan gözüpek biriydi. Baba tarafından soyu Câhiliye döneminde Kureyş kabilesinin sefâret işlerine bakan Adî b. Kâ'b kabilesine dayanır ve Kâ'b b. Lüey'de Allah Resulünün nesebiyle birleşir. Annesi Mahzûm kabilesinden Hanteme bint Hâşim'dir.

Hz. Ömer, Fil Vak’ası’ndan 13 yıl kadar sonra, diğer bir rivayete göre ise Büyük (Dördüncü) Ficâr savaşından 4 yıl kadar sonra Mekke’de doğdu. Bu durumda, Resûl-i Ekrem Efendimizden (sav) 10 küsur yaş küçük olmaktadır.

Kureyş’in bazı ileri gelenleri gibi putperestliğe bağlı kalarak önceleri Hz. Peygamber’e ve İslâmiyet’e karşı düşmanlık gösteren, bilhassa kabilesinden Müslüman olanlara işkence yapan Hz. Ömer bi’setin 6. yılında (616) Müslüman oldu. Onun İslâm'a girmesinin ardından Müslümanlar ibadetlerini açıktan yapmaya başladı.

Hz. Ömer, İslâm’ı kabul eden 40. mü’mindi.

Çocukluğunda, babasına ait sürülere çobanlık yapmış, sonra da ticaretle meşgul olmuştur. Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak ettiği bildirilen Hz. Ömer, Cahiliye döneminde, şehrin eşrafı arasında yer alır, Mekke şehir devletinin Sifâre (elçilik) vazifesini deruhte ederdi. Bir savaş hâli zuhur ettiğinde Hz. Ömer, elçi olarak gönderilir, sonra da verdiği bilgilere ve ileri sürdüğü görüşlere göre hareket edilirdi.

Hz. Ömer’in (r.a.) İslâm’a Hizmetleri

İmanla şereflenmeden evvel Müslümanlara pek çok eziyette bulundu. Nüfûzuyla, güç ve kuvvetiyle meşhur olduğundan, onun iman etmesi Müslümanlara büyük bir kuvvet kazandırdı.

Hz. Ömer'in İslâm’a giriş hikâyesi de oldukça anlamlıdır.

Müşrikler, istişâre meclisleri olan Dâru’n-Nedve’de toplanmışlar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’i öldürmeye karar vermişlerdi. Bunun için de aralarından cesur, bahadır ve sert tabiatlı biri olan Ömer bin Hattâb’ı seçip göndermişlerdi. Ömer, Âlemlerin Efendisi’ni öldürmek kastıyla gâfilâne bir şekilde yola çıktı. Yolda Nuaym bin Abdullâh’a rastladı.

Nuaym, Ömer’in hâlinden şüphelenerek:

“−Ey Ömer! Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ömer:

“−Atalarının dinini bırakıp yeni bir din getiren M…’i öldürmeye gidiyorum!” dedi.

Basîretli sahâbî Nuaym (r.a.) zaman kazanmak niyetiyle:

“−Ey Ömer! Vallâhi nefsin seni aldatmış! Sen O’nu öldürdüğünde Abdi Menaf Oğulları’nın seni sağ bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen önce kendi âilene baksan daha iyi edersin?” dedi. Ömer hiddetlenerek:

“−Sen kimi kastediyorsun!?” dedi. Nuaym (r.a.):

“−Kimi olacak, enişten Saîd bin Zeyd ile kardeşin Fâtıma’yı kastediyorum! Vallâhi ikisi de Müslüman oldular!” cevâbını verdi.

Nuaym (r.a.), Ömer’in bu çirkin emelini öğrenince, onu kız kardeşi ve eniştesinin evine yönlendirerek, durumu Allâh Resûlü’ne bildirmek için zaman kazanmıştı.

Nuaym’dan (r.a.) bu sözlerini duyan Ömer’in öfkesi iyice kabardı ve çok sinirli bir vaziyette, doğruca kız kardeşinin evine yöneldi.

O esnâda, kız kardeşi ve eniştesinin yanlarında Habbâb (r.a.) vardı ve Kur’ân-ı Kerîm tâlîmiyle meşgul idi. Ömer’in hışımla kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördükleri an, Habbâb’ı evde bir odaya gizlediler. Fâtıma Hâtun da hemen Kur’ân-ı Kerîm sahîfesini sakladı. Ömer eve girince:

“−Neydi o işitmiş olduğum sözler?!” diye gürledi. Eniştesi ve kız kardeşi:

“−Sen yanlış duydun herhâlde, burada öyle bir şey yok!” dediler. Ömer:

“−Hayır! Vallâhi ikinizin de M…’e tâbî olduğunu öğrendim!” dedi ve hışımla eniştesinin üzerine yürüdü. Onu hırpalamaya başladı. Araya giren kardeşi Fâtıma’yı da tokatladı. Bunun üzerine Fâtıma:

“–Yâ Ömer! Ne yaparsan yap! İstersen bizi öldür! Biz Müslümanlıktan aslâ vazgeçmeyiz!..” dedi.

Fâtıma (r.a.), iman cesâretiyle bu sözleri haykırırken mübârek yüzünden ince bir şerit hâlinde kanlar sızıyordu.

Kardeşinden böyle bir cevap beklemeyen Ömer şaşkınlaştı. Kız kardeşinin yüzündeki kanları görünce de içinde bir sızı duydu. Yaptığına pişman olarak:

“–Şu okuduklarınızı bir getirin hele!” dedi. Kız kardeşi:

“−Biz senin sahîfeye bir şey yapmandan korkarız!” dedi. Ömer:

“−Korkma!” dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine dâir ilâhları üzerine yemin etti. Bunun üzerine, Fâtıma Hâtun, onun Müslüman olacağını ümîd ederek:

“−Ey kardeşim! Sen puta taptığın müddetçe temiz değilsin! Hâlbuki Kur’ân yazılı sahîfeye pâk olmayan dokunamaz!” dedi.

Ömer kalkıp gusledince, Fâtıma Hâtun ona sahîfeyi verdi. Ömer sahifeyi okumaya başlayınca yüz hali değişmeye başladı.

Tâhâ Sûresi’nin âyetlerini okuyan Ömer, âdeta donakaldı:

“−Bu sözler ne kadar güzel! Ne kadar değerli!” demekten kendini alamadı.

Kur’ân’ın fesâhat ve belâgati kendisini son derece cezbetmişti. Bu sözler, bir beşerin aslâ söyleyemeyeceği hakîkat ve hikmetlerle doluydu. Bir an derin derin düşüncelere daldı.

Hazret-i Ömer’in sözlerini işiten Habbâb (r.a.), saklandığı yerden çıkıp:

“−Ey Ömer! Vallâhi Resûlullâh’ın duâsı sana nasîb olacak. Allâh Resûlü dün:

«Yâ Rabbi! İslâm’ı Ebu’l-Hakem bin Hişam veya Ömer bin Hattâb ile te’yîd eyle!» diyerek duâ etmişti. Ey Ömer! Artık Allâh’tan kork!” dedi. Hazret-i Ömer, Habbâb’a:

“−Ey Habbâb! Sen beni M…’in bulunduğu yere götür de Müslüman olayım!” dedi.

Hemen yola çıktılar. Bu seferki adımlar, îman aşk ve heyecânı içerisinde Resûlullâh’ın hakîkatini idrâk edebilmenin muhabbet ve iştiyâkı ile doluydu.

Hazret-i Ömer, Erkam’ın evine vardığında kendisini Hazret-i Hamza karşıladı. Belinde kılıcı, hazır vaziyetteydi. Zîrâ Nuaym (r.a.), onlara daha önceki haberi vermiş bulunuyordu. Sonraki gelişmelerden ise kimse haberdar değildi.

Allah Resûlü de kalkıp Ömer’e doğru yürüdü. Onu avluda karşıladı ve niçin geldiğini sordu. Hazret-i Ömer, merâmını şu mesut cümle ile dile getirdi:

“–Müslüman olmaya geldim, yâ Resûlallâh!”

Bunun üzerine Allâh Resûlü, Cenâb-ı Hakk’ın nelere kâdir olduğunu ifâde ve şükür sadedinde; tekbîr getirdi. Bunu duyan bütün ashâb yüksek sesle tekbîr getirmeye başladı. Böylece Allâh Resûlü’nün bir duâsı daha müstecâb olmuştu.

Hazret-i Ömer konuşmaya başladığında kalbi mutmain bir şekilde ilk söylediği söz kelime-i şehâdet oldu. Bu olaydan sonra Allâh Resûlü Hazret-i Ömer’e, hak ile bâtılı ayırdığı için “Fârûk” sıfatını verdi.

İslâm ile şereflendiği gün bütün Müslümanlar Kâ’be’ye giderek ilk defâ açıktan namaz kıldılar. Hz. Ömer (ra) Müslüman olduktan sonra devamlı Allah Resûlü’nün yanında bulundu, O’ndan hiç ayrılmadı ve İslâm için elinden gelen her şeyi yaptı. Kâfirlerle mücâdele etti, pek çok meşakkat ve eziyetlere mâruz kaldı. Medine’ye hicret edince, şehir merkezine 3 km. uzaklıkta bulunan Kuba’ya yerleşti. Hz. Ebûbekir’den (ra) sonra Allah Resûlü’nün en büyük yardımcısı oldu. Efendimizin katıldığı bütün savaşlarda bulundu. Resûlullah Efendimiz, mühim kararlar alacağı zaman Ömer ile de istişâre ederdi. Kızı Hafsa vâlidemizi Resûlullah evlendirerek Peygamber Efendimiz’in kayınpederi olma şerefine erdi. Efendimizi o kadar derin bir muhabbetle severdi ki, O’nun vefat ettiğini duyunca büyük bir şoka girdi, kılıcını çekerek, “Peygamber Efendimiz öldü” diyenlerin kafasını koparacağını söyledi. Peygamber Efendimiz’in vefatı üzerine zuhûr eden karışıklığı, Hz. Ebûbekir’in kısa zamanda halife seçilmesini sağlayarak büyük bir dirayetle önledi. Peygamberimizin gerçekten vefat ettiğini anladığında da üzüntüsünden baygınlık geçirdi. Hilâfeti müddetince Hz. Ebûbekir’in en büyük yardımcısı oldu. Hz. Ebû Bekir'le birlikte şahsını Peygamber Efendimizin cenazesini ortalıkta bırakıp iktidar kavgasına düştüğünü iddia edecek kadar alçalan necis kesimlere de Hz. Ömer'le ilgili bu gerçekleri aktarmak da vicdanî ve insanî bir vazifedir.

İslâm’ın İkinci Halifesi

Hz. Ebûbekir’in vefâtından sonra İslâm’ın ikinci halifesi oldu. İran, Irak, Suriye ve Mısır’ı İslâm toprakları arasına dâhil etti. Kudüs, Azerbaycan, Ermenistan, Horasan, İskenderiye onun zamanında fethedildi. Kudüs kuşatıldıktan sonra şehirdeki Hıristiyanlar bir müddet direndilerse de nihayet barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, kumandanlardan çekindikleri için şehri bizzat Halîfe’ye teslim etmeyi şart koştular. Durum Ebû Ubeyde (ra) tarafından bir mektupla Hz. Ömer’e bildirildi. Ömer, ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine-i Münevvere’den Câbiye’ye doğru yola çıktı. Câbiye’de yapılan bir anlaşmadan sonra Ömer (ra), bizzat Kudüs’e kadar giderek şehri teslim aldı. (16/637)

Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dâhil olmak üzere, Horasan’a kadar bütün İran toprakları İslâm Devleti’nin sınırları içine alındı. İslâm ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, Müslümanlardan gördükleri müsamaha, adâlet ve güzel ahlâktan müteessir olarak kitleler hâlinde İslâm’a girdiler. Dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiçbir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuştular.

Hz. Ömer, kumandanlarından yeni şehirler kurmalarını, yeni fethettikleri İran şehirlerinde fazla kalmamalarını istedi. Muhtemelen o, bölge insanının âdetlerinin ve lüks anlayışının Müslümanlara geçmesinden korkmuştu. Bu sebeple Müslümanlar için Basra, Kûfe, Fustat gibi düzenli şehirler kuruldu. Ömer (ra), Basra ordugâh şehrini kurarken aynı zamanda İran ve Hindistan tarafından gelebilecek deniz akınlarına karşı bir hazırlık yapmış oluyordu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edildi. O, şehrin kurulma vazîfesini sahâbî Utbe bin Gazvân’a (ra) verdi. Utbe (ra), sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip hicrî 14 senesinde Basra şehrinin inşasına başladı.

Sa’d ibn-i Ebî Vakkas (ra), Kadisiye’de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Ordusu Medâin’de bulunmaktaydı. Ancak buranın iklimi Müslüman askerlerin sıhhati için münâsip değildi. Ömer (ra), Hz. Sa’d’dan iklimi güzel ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup orada bir şehir kurmasını istedi. Selmân ve Huzeyfe (ra), Kûfe mevkiini uygun buldular ve hicrî 17’de kırk bin kişilik Kûfe şehri kuruldu. Amr ibn-i Âs (ra), Mısır’ın fethinden sonra İskenderiye’yi karargâh edinmek istedi. Hz. Ömer, haberleşme açısından endişe duyduğu için kendisiyle Mısır’daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını münâsip görmedi. Amr (ra) da Nil’in doğusuna geçerek hicrî 21’de Fustat şehrini kurdu.

Verimli Irak toprakları fethedilince Ömer (ra) oraları askerlere taksim etmedi. Eski ahâlîyi yerinde bırakarak topraklardan haraç aldı. Böylece fâtihler fellâh hâline gelmedi. Öyle olsaydı Müslümanların savaş gücü zayıflar, tecrübeleri olmadığı için ziraat gelirleri de düşerdi. Hâlbuki toprak sâhipleri ziraatı iyi bildikleri için daha iyi mahsul elde ediyor, Müslümanlar da doğuda İranlılarla, batıda Bizanslılarla cihât ediyorlardı. Ayrıca Ömer (ra), haraç arazilerinin satın alınmasını da yasakladı. Çünkü onlar bütün ümmetin vakfı idi, gelirlerinden bütün Müslümanlar istifade ediyordu.

Hz. Ömer Döneminin İlkleri

Hz. Ömer’in (ra) icraat ve kararları hem kendi döneminde hem de sonraki dönemlerde etkili olmuş; bu açıdan İslâm âlimlerinin en çok referans verdiği liderlerden biri haline gelmiştir. İslâm cemaatinde birlik ve beraberlik mefhumunu kuvvetlendiren, idarî kadroda disiplin sağlayan, imar ve iskân politikası tesis eden, vergi usullerini ve güvenlik tedbirlerini standarda bağlayan uygulamalarına göz atmak elzemdir:

Hz. Ömer’den (ra) önce halife olan Hz. Ebubekir (ra), “Halifetü Resulillah (Allah Resulü’nden sonra gelen)” şeklinde çağrılıyordu. Hz. Ömer halife olunca ona da “Halifetü halifeti Resulillah (Allah Resulü’nden (sas) sonra gelenden sonra gelen)” denilmeye başlandı. Hz. Ömer bunun uzun olduğunu düşünerek alternatif bir unvan aradı ve “Emirü’l-Müminin (Müminlerin Emiri)” unvanında karar kılındı.

Hicretin 16. yılının Rebîülevvel ayında Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretini esas alarak tarih kaydını ilk oluşturan kişidir. Daha önce Müslümanlar farklı olayları takvim başlangıcı olarak kullanıyorlardı. Bunun karışıklıklara sebep olduğunu gören Hz. Ömer, yaptığı istişareler sonunda hicreti takvim başlangıcı olarak belirledi. Böylece hicretin yapıldığı yılın ilk ayı, takvimin ilk ayı oldu. O gündür bu gündür Hicri Takvim hayatımızda var olmaya başlamıştır.

Ramazan gecelerini ihya etmeyi gelenek haline getiren, insanları bunun için toplayan ve bunu Medine’nin dışındaki beldelere yazıyla bildiren ilk şahıstır. Hz. Ömer vefat edince Hz. Ali (ra), “Ömer bizim mescitlerimizi aydınlattığı gibi Allah onun kabrini aydınlatsın” demişti. Özellikle Peygamberimizin cenazesine az kişinin katılmasından Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer’i sorumlu tutan ve Peygamberimizin cenazesinin az sayıda kişiyle birlikte Hz. Ali tarafından kaldırıldığını iddia edip Hz. Ali üzerinden Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer’e saldıran necis kesimlere karşı bu gerçeği ortaya koymak da vicdanî ve insanî bir vazifedir.

Bu ihya geleneği hicretin 14. yılının Ramazan ayında başlamıştı. Bunun için Medine’de, biri erkeklere, diğeri kadınlara namaz kıldırmak üzere okuyuşları güzel olan iki imam tayin etti.

Hz. Ömer döneminde süte su katılması yasaklanmıştır. Öyle ki Hz. Ömer bir gece Medine sokaklarında dolaşırken yorulur ve biraz soluklanmak için bir evin dış duvarına yaslanır. O esnada evin içinden gelen sesleri gayr-i ihtiyârî işitir. Konuşulanlar dikkatini çekince kulak kabartır. Evde bir kızın annesiyle yaptığı konuşma duyulur:

-Kızım, kalk da şu sütlere su koyuver.

-Anne, Halife’nin süte su konmasını yasakladığını bilmiyor musun?

-Evet, biliyorum.

-Öyleyse Halife'nin yasakladığı bir şeyi nasıl yapabilirim?

-Kızım kalk da su koy şu sütlere. Ömer seni nereden görecek?

-Ömer görmez ama Rabbim görür. Vallahi ben onun görmediği yerde de yapmam.

Hz. Ömer, bu kızın sözünü ve davranışlarını çok beğendi ve eve girerek kıza talip olup oğlu Asım'a istedi. Daha sonra onu oğlu Asım’la evlendirdi. Bu gelinin bir torunu, en meşhur ve en adaletli halifelerden biri olan Ömer b. Abdülaziz’dir.

Hasan-ı Basri Hz. Ömer hakkında diyor ki:

"Mahşer günü İslâm, insan kılığına girecek ve insanlara gözükecek. Kimilerine bu insan beni yüceltti sen de onu yücelt ya Rab. Kimilerine bu insan beni yarı yolda bıraktı, ihanet etti sen de o insanı yarı yolda bırak. Ben Mekke sokaklarında boynu bükük bir çocuk gibi dolaşıyordum.

Bu insan (Hz. Ömer) İslâm'a girdi beni de aynı şekilde yüceltti, o İslâm'a girdikten sonra benim de Kâbe’ye girmeme vesile oldu. O İslâm'ın yüzünü ak eyledi sen de onun yüzünü ak eyle”

HAKKIN ve ADALETİN TİMSALİ HZ. ÖMER'İN ŞAHADETİ

Müslüman orduları İranlıları büyük yenilgilere uğratmışlardı. Bu yenilgileri bir türlü hazmedemeyen Yezdicerd, tekrar büyük bir ordu hazırlatarak Hürmüzan'ı ordunun başına geçirdi. Müslümanlar ile İranlılar arasında çok büyük bir savaş oldu. Müminler zafere erişti, İran orduları dağıldı. Ordu komutanı Hürmüzan'ı alarak Halife Ömer'in yanına, Medine'ye getirdiler. Müslüman oldu, fakat onun bu Müslümanlığı samimi bir inanma değildi. Ordusunun yenilgisini bir türlü unutamıyordu. Halife'yi öldürmek için fırsat kolluyordu. Bir gece Hürmüzan, Muğire'nin kölesi Ebu Lü'lü ile konuştu. Hz. Ömer'i öldürmeyi planlıyorlardı. Ebu Lülü'nün onu öldürmesine karar vererek ona iki uçlu bir hançer verdi. Hz. Ömer sabah namazı için mescide gitti. Cemaatin arasından geçerken Ebu Lü'lü kalkarak hançeri sapladı. Halifeyi üç yerinden yaralamıştı. Ağır yaralanan Hz. Ömer oğluna şöyle dedi: "Aişe'ye git, selâmımı söyle. Allah Resulü ile babası Ebubekir'in yanına gömülmeme izin vermesini rica et."

Hz. Aişe bunu memnuniyetle kabul ettiğini bildirdi. "Yalnız kendinden sonra birini halife tayin etsin. Yoksa ümmetin içinde büyük bir fitne çıkar" diye haber gönderdi. Hz. Ömer, bir türlü karar veremiyordu. Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Talha ve oğlu Abdurrahman'ı seçerek şöyle dedi: "Benden sonra üç gün istişare edin. Süheyb namazları kıldırsın. Üçüncü günün sonunda mutlaka bir halife seçiniz." Hz. Ömer'in hastalığı iyice arttı, kelime-i şehadet getirdikten sonra Hakkın rahmetine kavuştu.

Enes radıyallahu anh şöyle der: “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem altmış üç yaşında vefat etti. Ebûbekir radıyallahu anh de altmış üç yaşında vefat etti, Ömer radıyallahu anh de altmış üç yaşında vefat etti.” (Müslim, Fedâil, 114)

Hz. Ömer radıyallahu anh’in kabri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Medine’de vefat ettikten sonra ebedi istirahata çekildiği Ravza-i Mutahhara’nın yanında bulunmaktadır.

Devamı iıin tıklayın
Dönüşümün eşiğinde kalan
Ebru Adıgüzel

Güneş artık odama ulaşamıyor. Dünyamın dışına kendimce çektiğim görünmez bir bent ne içerden dışarı ne de dışardan içeri bir yaşam ışığı sızdırıyor. Hesapladığım birkaç gün, hissettiğim ise yüzyıllardır bu odada; terden ve saçlarımın yağından katran tutmuş yastığıma sarılmış, anne karnındaki bir cenin misali gömülmüş yatıyorum. Ne doğabiliyorum ne de düşebiliyorum.

Perdemi pencere pervazının sınırına öyle sıkı çekmişim ki, gündüzü geceden seçemiyor; zamansız günümü kısa ve kesik nefeslerle tüketiyorum. Güç belâ yatağımdan kalkıyorum, sanki karnıma taş bağlanmış gibi doğruluyorum. Perdeye yönelmek isterken omurgamdan katır kutur yerleşme sesleri geliyor. Bir süre perdeye odaklanıyorum. Dümdüz, desensiz, sarıya dönük, biçimsiz kesilmiş; kornişi kırık diye kenarlarından duvara çaktığım bir perde işte. Midemde hissettiğim o sert fırtına savruntusu yine geliyor. Çınlayan kulaklarım, ağzımın içinde atmaya başlayan kalbim… Sığınamıyorum, sığamıyorum, patlayıveriyorum.

Meğer geçmiş düşündüğüm kadar geçmemiş; bir anda gölgeleri perdenin üzerinde beliriveriyor. Seyrine yetişemiyorum bile. Hatıra aldığım kar küresi, kilidi kırılmış günlüğüm, yanlış teşhisle kaybettiğim kedim, katettiğim tüm anılar… Hepsi perdeyle aramda bir geçitte sıralanmış; o geçitten çıkıp bana ulaşmak istiyorlar. Seslerini derin bir boşlukta duyabiliyorum: yalvarış nidalarına karışan işkence çığlıkları.

Sokaktan geçen abart egzoz sesiyle birlikte şakaklarıma kurşun gibi giren bir rap müziği, beni o geçitten koparıyor. Sanki boğulmaktan son nefesimde kurtulmuşum gibi nefes nefeseyim; ‘melancholy’ diye afili yaftalanan gerçekliğimden. Sırat köprüsünün üzerinde tek ayak üstünde araftayım ne geçmişten sıyrılabiliyor ne de gerçekliğimi kabul edebiliyorum.

Son bir doğum ıkınmasının azmiyle doğrulmaya çalışıyorum. İki büklüm kalkıp aynı vaziyette banyoya gidiyorum. Yüzümü görmezden gelerek aynanın karşısında ellerimi ona doğru uzatıyorum; içinden geçmek, âlemlere akmak, belki de bir kara delik içinde sırra kadem basmak istiyorum. Ellerim aynaya çarpınca fark ediyorum: buradan çıkış yok.

Orada dağılıyor kafamın içindeki vazo. İçinde kırılmış nedenler, keşkeler, fakatlar. Hepsini aynanın muhtelif yerlerine yerleştiriyorum. Kendimi sorguluyorum. Eksik parçalar var; bütünü yine göremiyorum. Yaşadığıma dair tek belirtim aynaya vuran soluğumun buharı. Birkaç kelime etmek istiyorum; aynadaki suretime lânet okumak, suratıma tükürmek, tam ortasına okkalı bir tokat patlatmak istiyorum… Lâkin ne zamandır kendime bile sesli bir kelâm etmemişim ki; sesim çıkmıyor. Bir yudum su alıyorum çeşmeden; ses tellerime değince acıyla yutkunuyorum. Konuşabilecek hâle gelsem de yine vazgeçiyorum. Ne yazıktır ki bu son vazgeçişim de olmayacak…

Kelimeler çıkamayınca ağzımdan, kifayetsiz ve vasıfsız kaldılar; gücendiler bana. Kuyuma girmek için koridora, bile isteye yöneldim. Bu iki güzergâh arasında kapının zili çalmış gibi geldi kulağıma. İçim ürperiyor, sinir uçlarımda şimşekler çakıyor. Kapının karşısına dikilip bekliyorum. Ardındaki uzun, geniş ve çelik gibi duruşunu hissedebiliyorum. İkinci kere çalacak mı diye izliyorum. Hoş, çalmış mıydı ondan bile emin değilim ya… Açsam emin olurum aslında; ama korktuğumla karşılaşmamak için açıp açmamak arasında uzun dakikalar bekliyorum. Zihnim de boş durmuyor elbet; iç sesimle cebelleşiyorum. “Açarsan bir daha geri dönemezsin; açmazsan da hiçbir şey değişmez,” deyip beni yeni bir girdaba itiyor. Şu anda tek yaptığım, içimdeki bu görünmez kapının eşiğinde durmak…

Bir anlığına gözlerimi kapatıp kalbimi sakinleştirmek için ona derin bir nefes bağışlıyorum. Geçmişimdeki hesap defterimi ya tahsil edeceğim ya da yırtıp yakacağım. İflasa sürüklenmeden hakkaniyetli bir muhasebe yapmalıyım artık. Çünkü her gecenin sonunda dökülüyor yaşam çiçeklerim; bile bile solmaya devam ediyorum.

İçimdeki fısıltıya eğildim oracıkta. “Çıkarsan değişirsin,” dedi. Hangi değişimdi bu? Kendimi affetmek mi, pişmanlığım mı, benliğim mi? Hangisini kaybedip hangisini kazanacaktım bilmiyorum…

Bulunduğum nokta artık bir geçiş değil, bir duraktı. Ve bu yolun sonuydu. Geçmişimdeki pişmanlıkların beni getirdiği hâletiruhiyeyi düşününce, kapının kilidini açıp kolunu indirmek bundan daha zor görünmüyordu. Yine de elimi kilide vardırmak kolay olmuyordu. Açıp dışarı gölgemi çıkardığımda, bir daha geri dönmemek üzere çıkıp gitmeliydim bu kapının ardına…

Ve elim kilidin üzerinde. Çevirmek, inatçı bir deveyi itmek kadar zor geliyor. Anahtarın soğukluğu beş duyumu birden uyarınca dönmeye başlıyor. Açılıyor örümcek ağlarım, açılıyor barajımın kapakları. İlk adımını atan bir bebek misali, belki de en zor olanını başarıyorum. Adımlarımı atıyorum; iliklerime kadar işlemiş kara bulutlar süzülerek terk ediyor bedenimi. İçim boşalıyor, doğuyorum.

Açılan kapının ardında… Karşımda… Kız kardeşim. Gözleri hâlâ ölümüyle yüklenen o boşluğu taşıyor. Ayakkabılarında çamur, yüzü kireç gibi bembeyaz; gözlerinin altı mosmor. Kaşından sızan kan hâlâ donmamış. Omzunda, o boşluğa düşüşünün ağırlığı var. Sanki ölüm ve yaşam arasında asılı kalmış; bana bir şey anlatmak istiyor ama kelimeler ağzında kırık bir çığlık gibi parçalanıyor. Bakışları aynı, ama içinde bir boşluk; ölümün ağırlığı yaşam ışığını söndürmüş.

Kalbimi bir el sıkıyor sanki. İçimde yıllardır bastırdığım suçluluk aniden patlıyor.

“K… kız kardeşim… sen…” diyebiliyorum ancak; sesim boğuk, taş kesiliyor kaslarım. Onu o hâlde tekrar görmek, ölümünden sonra içimde bıraktığı yarım kalmış hikâyeyi somutlaştırıyor.

Belki gerçek değil, belki zihnimin oyunu; ama orada. Bana bir sır fısıldıyor: ölümünden önceki gece, madde bağımlılığıyla verdiği mücadeleyi, binadan düşüşünü, kurtarılamayan çırpınışını, tek başına kaldığı o karanlığı… Ne kadar yalnız bırakıldığını… Onu görmeyişimi, fark edemeyişimi, tutamayışımı… Sitemli bakışlarıyla hepsini yüzüme bir ok gibi fırlatıyor. İkimizi de bir uçurumdan aşağı bırakıyor. O hak etmediği bir şekilde gitmişti; ben ise yaşıyor sayılmazdım.

Gözlerim doluyor, çenem titriyor. “Neden… neden bunu yapamadım?” diye fısıldıyorum. Kız kardeşim bir şey söylemiyor; bakışlarıyla suçlulukla karışık bir sessizlik bırakıyor. Bilirim, yargılamak dinlemekten hep daha kolay gelmişti bana. Elinden tutmak yerine iğneli sözlerle, hakaretlerle, “ailemize yakışmıyorsun” diye diye varlığıyla ve yokluğuyla sindirerek onu o çukurun içine itmiştim…

Kapının aralığından var gücümle eğilerek bina boşluğuna bakıyorum. Güneşin ışıltısı gözlerimi alıyor. Farkına varıyorum: kapının ardındaki o boşluk, artık geçmişin yükünü taşımaya hazır olduğumun, kendimle hesabımın bitmesi için bir sınırdı. Kardeşimin varlığı yalnızca suçluluk değil, yüzleşmem ve dönüşmem için bir çağrıydı.

İçimdeki fısıltı yükseliyor: “Geçmişin seni buralara kadar sürükleyip kanattı, ama geleceğin bu yaralarına merhem olacak. Zaman sevdiklerini geri getirmemek üzere aldı; alacak da. Ama sen, kaybettiklerinin anısına daha iyi bir insan olacaksın.”

Ve o anda zihnimi topluyorum. Kapı hâlâ aralık, ben ise adım atmaya hazırım. İçimdeki karanlıkla yüzleşmek, onu taşımak ve dönüşümün eşiğine geçmek… Artık tümüyle bana kalmış.

Devamı iıin tıklayın
Âşıkların kavuşması isimli şiirin analizi
Aynur Dağıstan

Samanyolu ve Andromeda galaksilerinin çarpışmasını anlatan bu şiir, evrenin bildiğimiz en büyük aşk hikâyesini anlatıyor. Şiir diliyle sanki iki galaksinin dört milyar yıl sonraki düğünü söz konusu. Şaire göre bu düğün, aynı anda hem bir kıyamet hem bir vuslat bayramıdır. Şair üç farklı dilin/katmanın aynı anda konuştuğu eşsiz bir kozmik sema oluşturmuştur. 

1. Bilimsel Katman - Kozmolojik Gerçeklik

Şair, NASA’nın ve ESA’nın en güncel verilerini (Hubble + Gaia 2025 revizyonları) bile şiir diline ustalıkla aktarmıştır:

“Yirmi beş bin asırlık yol” → (25 000 × 100) = Tamı tamına 2,5 milyon ışık yılıdır. Mesafe, matematiksel olarak kusursuz olarak ele alınmış.

“Dört milyar yıl sonra” → Bu iki galaksinin çarpışmasını bilim 4–8 milyar yıl arası olarak verse de şair “dört” sayısını bilerek seçmiş; çünkü Türkçe’de “dört”, hem kesinlik hem de tamamlanma hissi verir.

“Çarpışmanız kıyamet değil/ Bilakis sonsuz vuslatınız olacak” → Burada şair, çarpışma korkusunu tersine çeviriyor. Çünkü galaksi birleşmelerinde yıldızlar neredeyse hiç çarpışmaz. Bu bilimsel gerçeği şair, tasavvufun en tatlı müjdesine çevirmiştir.

“Milkomeda doğacak” → Bu birleşmeden sonra oluşacak yeni galaksi için astronomların önerdiği isimdir. Şair bu bilimsel gerçekliği “Lâ ilâhe illallah yazılacak evrene” diyerek anı zikre dönüşüyor. 

2. Mitolojik Katman – Yakut/Türk Kozmolojisi

Şair tarafından Yakut (Saha) Türklerinin Olonkho destanlarında yer alan unutulmuş en eski göksel imgeleri diriltmiştir.

 “Ak Cangız At koşuyor/ Yelesini savurarak bak!” → Aar Sangys ya da Ak Cangız; göğün en üst katındaki kanatlı, bembeyaz attır. Yelesini savurdukça Samanyolu oluşur. Şair burada galaksimizi “canlı, âşık ve koşan bir at” olarak resmetmiştir.

“Kıyın kız, kızılkanadını açacak” → Şiirde Yakut kıyamet kuşu/kızı imgesi de kullanılmıştır. Kırmızı devlerin son nefesi, evreni yakar ve yeni bir evren doğar. Şair burada kırmızı devlerin ölümünü “yeniden doğuşun doğum sancısı” olarak tasvir etmektedir.

“Ülgen’in gümüş yayı kiriş gibi gerilecek” → Şiirde, Yüce Allah’ın sonsuz kudreti Türk-İslâm sentezi ile imgesel olarak ifade edilmektedir. Zira yay gerildikçe evrenin enerjisi zirveye çıkar ve ok bırakıldığında vuslat gerçekleşir.

3. Tasavvufi Katman - Aşk-ı İlâhî

Bu katman şiirin asıl kalbi niteliğindedir:

“Bir avuç sisle titrersin/ Kirpiğimde asılı bir damla yaş gibi” → Andromeda artık bir galaksi değil, hasret çekilen maşuktur. Uzaklık o kadar büyüktür ki gözün yetiştiği en uzak nur bile bir damla yaş kadar kırılgandır.

“İkiniz tek yürek olacaksınız” → İki galaksi çarpışırken, aslında âşıkla maşuk kozmik ölçekte birleşmektedir.

“Trilyon gök cisminden bir ‘hû’ yükselecek” → Zikir, evrenin ortak sesi olur.

“Her galaksi bir tesbih tanesi/Her kara delik bir Sübhanallah/Her süpernova bir Elhamdülillah” → Bu dizeler “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder” âyetinin en muhteşem kozmolojik tercümesidir. Ayrıca Yüce Allah’ın her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu belirtilmektedir.

 “Asıl birleşen galaksiler değil kalplerimizdir” → Bu dize şiirin anahtarıdır. Milyarlarca yıllık bu yolculuk, bu iki galaksinin ve galaksiler içindeki her şeyin Allah’a dönüşüdür. Galaksilerin O’nda fani ani oluşunun muhteşem bir alegorisi söz konusudur.

Sonuç olarak bu şiir; astronomi laboratuvarından, Yakut bozkırındaki Olonkho destanından ve tasavvuf ateşinden aynı anda doğmuş gibidir. Anlaşılmak için üç dilin aynı anda konuşulduğu bir ortama ihtiyaç duymaktadır.

Devamı iıin tıklayın

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (127):
Sünnete uygun beslenme...

Son Eklenen Yorumlardan
 Peygamberimizi, bizim O na mesafemizi,içinde bulunduğumuz gafletten çözüme giden yolları anlatan "Gü... Ayşe Eroğlu

 ALLAH SELAMET VERSİN HOCAM BU... Behçet Eroglu

 Elinize gönlünüze sağlık. Bâki selâm ve dua ile...... Naci Eroğlu

 Selâm ile...... N. Eroğlu

 Yazınız durumun tespitini yapmış ve doğru tespittir tarihi gerçeklikler ile de uyumludur. Lakin bizd... Hüseyin yaman


Hislerin hissizleştiği noktada, onlarda kalan aklın varlığını sürdürebilmek için o noktaya varışın yaratıcısını bile inkâr edebilecek kadar “bencil”leşmesine kılıflar uydurarak (bunu) üstünlükmüş gibi gösterenleri iyi tanımak gerekir.
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1992
Beslenmede sünnet ölçüsü
Müslüman; fâcir, fâsık ve bozgunculara y
Gıda
Su gibi aziz ol
Bozkırın mütevazı ağacı: İğde


Ali Erdal - Sağlık sisteminin şi...
Kadir Bayrak - Çare
Necip Fazıl Kısakürek - Gıda
Necip Fazıl Kısakürek - Ağız
Ekrem Yılmaz - Derdimize bak! Ne yi...
Ekrem Yılmaz - Nakış
Dergi Editörü - Su gibi aziz ol
Site Editörü - Yan gözle bakmadı kı...
Acıyorum -
Necdet Uçak - Dünyayı Allah yaratt...
Necdet Uçak - İçim yanıyor
Kardelen Dergisi - Kardelenden Haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu
M. Nihat Malkoç - Sünnete uygun yeme i...
M. Nihat Malkoç - Suyun serencamı
Kadir Karaman - Yana yana
Kadir Karaman - Beklenti
Zaimoğlu - Telaş yok
Ayhan Aslan - Dünyalık
Mehmet Balcı - Filistine ağıt
Mehmet Balcı - Gurbet destanı
Halis Arlıoğlu - Müslüman; fâcir, fâs...
Halis Arlıoğlu - Devran ve endişe
Halis Arlıoğlu - Düşünce sağanağı
Ahmet Değirmenci - Öyle bir vurur ki ka...
Ahmet Değirmenci - Yarım kalan vasiyet ...
Remzi Kokargül - Bozkırın mütevazı ağ...
Murat Yaramaz - Akıl
Murat Yaramaz - Sancı
Murat Yaramaz - Emir
Murat Yaramaz - Hayali
Gözlemci - Hadiseler bakış
Mahmut Topbaşlı - Bülbülü şeyda gibi
Cahit Ay - Gözyaşının düşündürd...
Cahit Ay - Asr-a yemin
Cahit Ay - Sayılı gün-Elâ
Cahit Ay - Ümit
Cemal Karsavan - Kaşım değse kirpiğin...
Osman Akçay - Âşıkların kavuşması ...
Yaşar Akyay - Beslenmede sünnet öl...
İbrahim Durmaz - Sokaklar
Uğur Utkan - Hazret-i Ömer Fârûk
Kemal Çerçibaşı - Vatan
Ebru Adıgüzel - Dönüşümün eşiğinde k...
Eymen Emin Mustafa - Okulum
Ömer Âsaf Namlı - Karanlık
Hatice Doğan - Sofranın şanındandır
Aynur Dağıstan - Âşıkların kavuşması ...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 16692740
 Bugün : 3324
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 724961
 Bugün : 321
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 355
 127. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 9 Mart 2025

Künye | Abonelik | İletişim