|
Bekliyoruz Dergi Editörü Sayı:
129 - Temmuz / Eylül 2026
 Kardelen, 36 yıl önce yayınladığı “Çıkış Beyannamesi”nde, o günkü cemiyete hâkim olan menfî şartları tespit ettikten sonra “BİZ TEHLİKELERİ BİLMEMENİN VERDİĞİ CESARETLE ORTAYA ATILAN MACERACILAR DEĞİLİZ.” diyerek meydan yerine çıkmıştı.
36 yılın sonunda ilk gün dile getirdiklerimizi, kaleme aldıklarımızı bugün de söyleyebilmeyi, yayınlayabilmeyi ve istikâmet üzere olmayı nasip eden Allaha hamd ediyoruz…
Türk asrı, Türkiye yüzyılı iddiasını 129. sayımızın konusu olarak ilân ederken aynı iradeyle bu sayıda yayınlayacağımız eserlerin de 36 yıl sonra okunduğunda doğruyu tespit etmiş, hakka uygun olmasını istedik, bunun için gayret gösterdik. Milletinin tefekkür vazifesini üzerine almanın ağır mesuliyeti altında Orta Asya’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan büyük bir coğrafyanın ve bu coğrafyada hayat süren insanların, hattâ farkında olsalar da olmasalar da bütün insanlığın ortak dileğini, duasını, beklentisini dile getirmeyi arzu ettik.
Evet, Türk asrı, Türk asırları sınırlarını tayin ettiğimiz geniş coğrafyada yaşayan her bir fert için “Kızılelma”dır. Ancak bugünkü cemiyet vücudu sarmaya başlayan maddî ve manevî hastalıklarını teşhis edip tedavi edemez, içindeki kötülüklerden arınamazsa bu hedefin sadece rüyasını görüp hayalini kurabilir. Ötesine geçemez. Âmiyâne tabirle rüyanın, hayalin gerçek olması için bugünkü Türk cemiyetinin daha “birkaç fırın ekmek yemesi” gerekir. Henüz milletin geneline sirayet etmese de gün be gün televizyonların sabah kuşaklarında yayınlanan programlarda ifşa edilen kötülüklerin, dizilerle özendirilen arsız hayatların, sokaklarına hâkim olan çıplaklığın, edepsizliğin, nesilleri ifsat eden ekran bağımlılığı ve kontrol altına alınamayan sosyal medyanın, emek sarfetmeden servet sahibi olma iştahının, tembelliğin, liyakatsizliğin, kumarın, uyuşturucunun ve daha nelerin ele geçirmeye çalıştığı bir cemiyetten bahsediyoruz.
Toplulukların önüne geçip ona ışık olması, istikâmet tayin etmesi gerekenler, kanaat önderleri, hocalar, siyasîler birbirleriyle didişmekten, birbirlerinin kuyusunu kazmaktan başka bir şeye fırsat bulamıyorlar. Onlar yönünden, şeytan taşlamaktan sıra tavafa gelmiyor.
Pek çoğu planlı saldırılar karşısında önce kendini sonra da düşmanını bilen ve öğreten, milletinin içindeki kıymetleri bulup önünü açması gereken eğitim sistemi de işin ruhuna nüfuz etmeyen satıhta tedbirlerle yetersiz kalıyor.
Bütün bu menfî şartlara rağmen mi Türk yüzyılı…
Üstadın dediği gibi “oluklar çift”, birinden nur akar birinden kir… Aysbergin görünen yüzünde cemiyetimizin hali yukarıda arz etmeye çalıştığımız gibi. Cemiyetin yarınki haline ise buzdağının görünmeyen, suyun altındaki büyük ve esas kısmı karar verecek. Ekrandan gördüğümüz diğerlerine nazaran bu kesim her gün temas ettiğimiz, kapı komşumuz, eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, akrabamız, öğrencimiz, öğretmenimiz... Düğünümüzde, cenazemizde, hastalığımızda, doğumumuzda yanı başımızda bitiveren, arayan, soran, ilgilenen, ikram eden, yardım eden, hiçbir şey yapamazsa dua eden fedâkâr, iyiniyetli, hâlâ ve her şeye rağmen yok edilemeyen güzel insanlar… Üstadın “SON VE TEK KIVILCIM” yazısında, “aslına bakarsanız, arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır, yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır. İşte, arsadaki böyle bir odun yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz!” cümleleriyle tasvir ettiği insanlar.
Şimdi yukarıdaki soruyu yeniden sormanın yeri geldi; bütün bu menfî şartlara rağmen mi Türk yüzyılı… Cevabı aynı yazıdan:
“Allahını ve Allahının Sevgilisini seven bu son tek kıvılcım noktasının üzerine titresin, onu Nuh’un gemisindeki son insanın son menî nutfesi gibi muhafaza etsin, onu gayet büyük bir ihtiyat ve itina ile üflesin, genişletsin; ve Allah’tan lûtfedeceği mucizeyi beklesin!
BEKLEYİNİZ!”
|